Birleşmiş Milletler Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler Uluslararası İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin (İkiz Yasalar) ortak birinci maddesinin birinci fıkrasına göre; “Bütün halklar kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca bütün halklar, kendi siyasal statülerini özgürce belirlerler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce gerçekleştirirler”. Türkiye Cumhuriyeti, bu andlaşmaları 15.08.2000 tarihinde imzalamış ve 04.06.2003 tarihinde yürürlüğe koymuştur.

Self determinasyon, yani halkın kendi kaderini tayin hakkını ve bu hakkın bir ülkenin devletlere bölünmesini içerip içermeyeceği hususunu “Halkın Kendi Kaderini Tayin Hakkı” başlıklı yazımızda ayrıntılı bir biçimde incelemiştik. Bu yazı; Irak Temsilciler Konseyi’nin (parlamento), Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin 25 Eylül 2017 tarihinde yapmayı planladığı bağımsızlık referandumunun yapılmasını öngören yasa tasarısını reddetmesi ve İspanya Anayasa Mahkemesi’nin Katalonya’nın bağımsızlığına dair iki yasayı 7 Eylül ve 12 Eylül 2017 tarihlerinde iptal etmesi üzerine, bağımsız devlet ülkelerinin bölünmesi hakkında fikrimizin bir kez daha altını çizmek üzere kaleme alınmıştır.

İkiz Yasalar’ın, hatta Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşması’nın hazırlık çalışmalarından bu tarafa; kendi kaderini tayin etme, yani self determinasyon hakkının ne anlama geldiği, kapsamının ne olduğu, özellikle de bağımsız ve egemen bir devlet ülkesinde yerleşik, yani göçmen olmayan azınlık nüfusların bahsigeçen ülkenin bir kısmında, bu topraklara egemen kendi bağımsız devletlerini kurma haklarının olup olmadığı tartışılmaktaysa da, gerek Uluslararası Hukukun yapıtaşlarından birisi olan ve BM Andlaşmasının 2. maddesinin 4. fıkrası ile güvence altına alınan “toprak bütünlüğüne saygı” ilkesi ve gerekse ülkelerin bölünmesi ile ilgili uluslararası teamül, self determinasyon hakkı kapsamında bir “ayrılma hakkı” tanımamaktadır.

İkiz Yasalar’ın ortak 1. maddesinin hazırlık çalışmalarının incelendiğinde, kendi kaderini tayin hakkının üç tip insan topluluğu için geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar; bağımsız ve egemen bir devletin ülkesinde yaşayan nüfusun tamamı, sömürgede bulunan topraklarda yaşayan nüfusun tamamı ve yabancı bir devletin askeri işgali altında yaşayan nüfuslardır. Görüleceği üzere, kendi kaderini tayin hakkının dış ve iç olmak üzere iki uygulaması vardır. Nüfus tiplerinden ilki, kendi kaderini tayin hakkını içeride uygularken, ikinci ve üçüncü nüfuslar dış, yani yabancı bir devlete karşı, bu hakkı kullanabilmektedirler. Her ne kadar doktrinde “halk” teriminin çeşitli anlamları bulunsa da bu durum; “kendi kaderini tayin etme hakkından faydalanan” halkın, farklı şekillerde yorumlanabileceği anlamına gelmememektedir. Self determinasyon hakkının öznesi halk; etnik bir topluluk değil (ethnos), sınırları belirli bir toprakta yaşayan nüfustur (demos) [1].

Milletler Cemiyeti Uluslararası Hukukçular Komisyonu (UHK) tarafından çözümlenen Aaland Adaları sorununa konu somut olayda; ağırlıklı olarak İsveççe konuşan Aaland Adaları nüfusu, Finlandiya’dan ayrılmak ve İsveç’e katılmak istemiştir. UHK’ya göre; böyle bir ayrılma ancak bütün Finlandiya halkının rızasının alınması durumunda geçerli olacaktır, ayrılmak isteyen bölge nüfusunun bu yönde irade beyanı, tek başına yeterli değildir. UHK’nın kendi kaderini tayin hakkından faydalanan halkı, Finlandiya’nın bütün nüfusu olarak değerlendirdiği görülmektedir.

Bu hususta günümüze daha yakın bir diğer örnek Kanada Yüksek Mahkemesi’nin Quebec Eyaleti’nin ayrılma istemi üzerine verdiği 1998 tarihli görüştür. Quebec’te gerçekleşen referandumda Kanada’dan ayrılarak bağımsız bir Quebec Devleti kurulması yönünde bir sonuç çıkmıştır. Ancak Mahkemeye göre Kanada bir bütün olarak kendi kaderini tayin hakkından faydalanmaktadır ve her ne kadar Quebec Federe Devleti’nin ayrılma yönünde beyanı önemli olsa da, iki meşru çoğunluk sağlanmadığı sürece ayrılma kendi kaderini tayin hakkına aykırı olacaktır. Bu meşru çoğunluklardan biri Quebec nüfusuna, diğeri de bütün Kanada’ya aittir; yani her iki birim de Quebec’in ayrılması yönünde iradesini bildirmiş olsa idi, kendi kaderini tayin hakkının gereği sağlanmış olacaktır[2].

Başarılı olarak nitelendirilebilecek bölünmeler, “ana” ülke devletinin rızası, yani tanıması ile gerçekleşebilmektedir. Bangladeş’in bağımsızlığı, Pakistan’ın rızası üzerine tanınmıştır. Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılışı, Çekoslovakya’nın Çek Cumhuriyeti (Çekya) ve Slovakya olarak ikiye bölünmesi de ana ülke devletinin rızası ve iki meşru çoğunluk aranması şartları ile örtüşmektedir.

Kanaatimizce; self determinasyon hakkının ethnos değil demos tarafından kullanılabilen bir hak olması ve İkiz Yasalar’ın hazırlık çalışmaları da, iki meşru çoğunluk gerekliliğini desteklemektedir, yani bir ülkenin bölünebilmesi için hem ayrılmak isteyen kısım topluluğunun ve hem de tüm ülke nüfusunun bunu desteklemesi gerekmektedir. Çünkü bir ülkede yaşayan her vatandaşın ülkenin her yeri ve tüm coğrafyası üzerinde söz hakkı vardır. Bu söz hakkını bir bölgede yaşayan insanlara özgüleyerek, ülkede yaşayan diğer vatandaşlar gözardı edilemez.

Bahsigeçen uygulamanın güncel örneklerine İspanya ve Irak’ta tanıklık etmekteyiz.

İspanya Anayasa Mahkemesi; Katalonya Bölgesel Meclisi’nin 1 Ekim 2017’de bağımsızlık için halkoylamasına gitmesini öngören yasası ile bağımsız bir devletin hukuki çerçevesini çizen (anayasal nitelikte) yasasını iptal etmiştir. Yüksek Mahkemenin açık kaynaklardan ulaşılan gerekçesi; uyuşmazlık konusu hükümlerin İspanya Anayasası’nda güvence altına alınan İspanya Krallığı ülkesinin bölünmezliği ilkesi ile bağdaşmamasıdır. Irak Temsilciler Konseyi ise, bağımsız bir Kuzey Irak’ın “ana” devlet tarafından onaylanmayacağını belirtmiştir. Bu şartlar altında; her iki bölünmenin de İspanya ve Irak anayasal düzenleri dışında, Uluslararası Hukuk yönünden bir dayanağı olmayacağı açıktır. Kaldı ki devletin onay olsa bile, ülkelerde yaşayan ve oy kullanma hakkına sahip tüm vatandaşların katılacağı bir referandumla bu onayın alınması zorunludur. Bir memleketin bir bölgesinde yaşayanların dilediği zaman ve dilediği şekilde, kendilerine göre şartlar oluştuğundan bahisle referandum yapmak suretiyle ana ülkeden ayrılma hak ve yetkileri olamaz.

Uluslararası Teamül Hukuku; kendi kaderini tayin hakkının sağlanması noktasında devletlere, çoğulcu bir yönetim kurma, ırk, etnik köken, renk, din ayırımı yapmadan toplumun bütün kesimlerinin aynı haklardan yararlanmasını ve farklı toplulukların ülke yönetimine katılımını sağlama ödevini yüklemektedir[3]. Bu nedenle, bireylerin kültürel haklarına saygı duyulmalı ve farklı kesimlerin ulusal düzeyde karar mekanizmalarında yer aldıklarından emin olunmalıdır[4]. Ülke nüfusunun kendi kaderini tayin edebilmesi için; bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, özellikle ifade hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, seçme ve seçilme haklarına saygı gösterilmeli, ayırımcılık yasağına riayet edilmelidir. Bu noktada İkiz Yasalar, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve “Kanun önünde eşitlik” başlıklı Anayasa m.10 ile “Adalet ve kanun önünde eşitlik” başlıklı Türk Ceza Kanunu m.3 esas alınmalıdır.

Son söz; komşumuz Irak’ta yaşanan gelişmelere bugüne kadar seyirci kaldık, bundan sonra kalmayalım. Yalnızca bazı devletlerin uluslararası konumunu güçlendirecek muhtemel bir bölünmenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerek ulusal güvenliğini ve gerekse toprak bütünlüğünü olumsuz etkileyeceği şüphesizdir. Türkiye Cumhuriyeti, bölgesinde ve sınırlarında kendi kontrolü dışında hiçbir oluşuma, oldubittiye ve parçalanmaya göz yummamalıdır.

 
Prof. Dr. Ersan Şen
Stj. Av. Fatma Betül Bodur


(Bu köşe yazısı, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

-------------------------------------------------------

[1] İkiz Yasalar Hazırlık Çalışmaları, BM Genel Kurulu’na BM Genel Sekreteri Tarafından Sunulan Taslak, Resmi Tutanaklar (Belge Numarası: U.N.Doc.A/2929), 10. Oturum, 01.07.1955. Erişim Adresi: . Erişim Tarihi: 02.08.2017.
[2] Quebec’in Ayrılması ile İlgili Başvuru, Tavsiye Görüşü, 2 [1998] Kanada Yüksek Mahkemesi s.217, Özet Bölümü, s.221.
[3] Buchheit, Lee C., Secession: The Legitimacy of Self-Determination (Ayrılma: Kendi Kaderini Tayinin Meşruluğu), Westford: Yale University Press. s.94 (1978).
[4] Cassese, Antonio. Self-determination of Peoples (Halkların Kendi Kaderini Tayini). Cambridge: Cambridge University Press, s.124 (1995).
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mustafa Kavlağan 1 hafta önce

Hocam yazınızın son kısmında ayrılmak isteyen bölgenin sadece kendi içindeki halk oylamasının yeterli olmayacağını, ülkenin tamamının bu yönde oy kullanması kanaatinizi belirtmiştir. Bu düşünce toprak, bütünlüğünü korumak ve milliyetçi duyguların bir ürünüdür. Çünkü siz de pek ala biliyorsunuz ki böyle bir oylamanın barişçıl bir süreçten ve yöntemlerden sonra olabilmesi mümkün değildir. Bunun aksini Hatay'ın topraklarımıza, katılımını gösterebilirsiniz ancak o bambaşka şartlar ve bağımsız bir devletin kararıydı. Zaten barış içerisinde geçinip durueken, ayrılıkçı bir düşünce nasıl gelişir ki. Bu ancak toplumun diğer kesimi için ekonomik ve sosyolojik olarak çekilmez bir hal almalıdır ki o, zaman bile halkşarı ülkeden kovmayı yeğlerler, tüm ülkede oylama olsun. Kaygılarınızı anlıyorum. Güneysoğu için sıranın bize de geleceğinden de endişelisiniz.Bırakalım 30 senedir o toprakların her karışının kanla sulanmasına göz yumanlarla ikiz yasaların altına imza, atanlar endişelensin biraz da.Vakıadır ki bir kara parçası çok fazla insan kanı ile sulanırsa güç hakimiyetini kurup, uluslararası konjektürüde yanına alan orayı kendine vatan eyler.Eğer bir varoluş-yokoluş, mucadelesine doğru sürükleniyorsak, seferberlik düzeyinde kuzey kore kadar yıpratıcı ve korkutucu sertlikte ve gerekirse milyon insanın canına mal olacak şekilde güneyimizde doğubat uzunluğu 900 km kuzey güney en az 10 km derinliğinde vakit geçirmeden sınırlarımızı genişletmektwn başka çaremiz yok bizim. Aksi taktirde 3 vakte doğu ve güneydoğuyu kaybedeceğiz hocam.

Misafir Avatar
Ersan Şen 1 hafta önce @Mustafa Kavlağan

Mustafa Bey,
Ayrılma taleplerinin karmaşık toplumsal süreçler sonucunda ortaya çıktığı ve şiddet olaylarının buna eşlik ettiği bir gerçektir. Bununla birlikte, ayrılma istekleri ile ilgili karışıklıkların çözümünün hukuki yollardan olması gerektiği de gözardı edilemez. Bölünmede iki meşru çoğunluk sağlanması şartı milliyetçi duygulardan ziyade, Uluslararası Hukuk tarafından belirlenmiştir.
Uluslararası düzende hukuktan ziyade güç etkili ise de, bu durum hukuktan kopmayı değil, hukuka sıkıca sarılmayı gerektirir. Yazımızda güç gösterileri arasında unutulan Uluslararası Hukuku hatırlattık. Öneriniz; şiddet kullanma yasağı (meşru müdafaa saklı olmak üzere) ile toprak bütünlüğüne saygı” ilkesine aykırı gözükmenin yanında, İnsancıl Hukuk ve insan hakları ile çelişmektedir. Her milletin ulusal güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için kuvvet kullanması da mümkündür.
İkiz Yasaların imzalanması hakkında, Halkın Kendi Kaderini Tayin Hakkı” başlıklı yazımızı okumanızı tavsiye ederiz.

Beğenmedim! (0)