Şanlıurfa’nın Suruç İlçesinde hayatını kaybeden bir vatandaşımızın cenaze töreni İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde yapıldı. Cenaze töreninde dikkat çeken husus, cenaze kortejinin önünde yüzleri maskeli üç kişinin otomatik silahlarla dolaşmaları idi. Bu kişiler, meşru güç olan Devletin polisi veya jandarması değilse, kimlerdi? Hal böyle olunca, son zamanlarda Ülkemizin doğu ve güneydoğusu başta olmak üzere çeşitli yerlerinde kamu otoritesinin eksikliğinden kaynaklanan bu ve benzeri olaylar, aklımıza Devletin nerede olduğu sorusunu getirdi.

Devlet nerede?

a)Hava çok sıcak, soğumasını bekliyor,
b)Uygun vaktin gelmesini beklemekte,
c)Bulutlu havada güneş gibi ara sıra ortaya çıkmayı tercih ediyor,
d)Devlet her yerde.

Bir restoran, okul veya kamu kurumunu düşünelim. Hepsinin kendisine özgü kuralları, kaideleri veya kanunları vardır. Restoranda yemek yiyen insanların ve çalışanların, okuldaki öğrencilerin ve öğretmenlerin, kamu kurumunda işi olan vatandaşın ve kamu personelinin uymaları gereken kaideler, kurallar ve kanunlar mevcuttur. Gittikleri yerde düzeni kendileri belirlemek isteyen bazı insanların bir düzenle faaliyetine devam eden restorana gelip, “ben masada oturarak yemek yemeyeceğim, bağdaş kurarak yer sofrasında yiyeceğim”, “bu menüyü beğenmedim, bana şu yemeklerden getirin”, “restoran şu saate açılsın, şu saate kapansın” veya okuldaki öğrencinin  “bu derse girilmeyecek, şu derse girilecek”, “dersin geçme notu artık 50 değil 25 olacak”, “okulda gömlek giymek yasak” diyecek, sen de o yerlerin sorumlusu olarak bunları dile getirenlere karşı ses çıkarmayıp, tepkisiz kalacaksın. Yapılması gereken, bahsedilen yerlerin kurallarını tatbik etmektir. Ya kurallara herkesin uyması sağlanacak, ya da o yerin kurallarına uymayan kişiler o yerden uzaklaştırılacaktır. Aksi halde, kendi kurallarını o yerlerde uygulamaya koyan kişiler/gruplar ayrıcalık elde etmiş olurlar. Bu kişilere/gruplara kimse bir yaptırım uygulayamadığından, dokunulmazlık elde eden insanlar ortaya çıkar.
Talep etmek ve gayrimeşru yollara müracaat etmek suretiyle Devlete talip olmak, cebir-şiddete başvurmak ve "eşitlik" ile "adalet" ilkelerine aykırı şekilde ayrıcalıklar elde etme çabasına girişmek birbirine karıştırılmamalıdır.

Restoranın veya okulun kurallarına uymayıp düzenini bozanlar; aslında kural ve düzenin değişmesini değil, görünür bu amaçtan hareketle restoranın veya okulun bir kısmına veya tümüne sahip olmak ve yönetimini ele geçirmek istemektedirler.

Tartışma konumuzda, ayrılıkçı ve bölücü hareketinin silahlı yapılanma ile cebir-şiddeti ve tehdidi kullanmak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne göz diktiği muhakkaktır. Büyük ölçekte terör hareketlerinin iç ve dış destekçilerinin amaçları ne olursa olsun, yerel ölçekte temel sorunun kişi hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesi olmayıp, “ırk” esaslı cebir-şiddet ve tehdide dayalı eylemlerle Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü olduğu şüphesizdir. Türkiye 100 yıldır bu sorunla uğraşmaktadır. Daha önce “ırk” esaslı kalkışma ve ayrışma talepleri ile de karşı karşıya kalmıştır. Sorunun çözümünde birçok yol denenmiştir.

Birkaç yıl önce başlatılan “Çözüm Süreci” adlı projenin, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yasal temele dayanmadığı bilinmelidir. 16.07.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunu ile bu Kanunun uygulama esaslarını gösteren Bakanlar Kurulu Kararını, bir terör örgütü yapılanması ile görüşüp sorunu çözmenin hukuki dayanağı olamayacağını ve yetersiz kaldığını ifade etmek isteriz.

Bir hukuk devleti olan, kamu kudreti kullanıcısı olarak bir başkası ile gücünü paylaşması mümkün olmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, önce 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na ekleyeceği bir geçici madde ile terör örgütünün yönetim kadrosunu ve mensuplarını koşulsuz şekilde silah bırakmaya çağırmalı, bu konuda af veya af benzeri bir düzenleme getirmeli, süre vermeli, gösterilen süreye uymayıp teslim olmayanlar ile terör yapılanmasına ve eylemlerine devam edenler hakkında da ilgili yasaları uygulamalıdır. Mevcut durumda siyasi irade buna cesaret edemeyecek ise, bu durumda vatandaşların can ve mal güvenliği ile Ülke sınırlarının korunması, suçların önlenmesi, suç işleyenlerin yakalanıp adalet önüne çıkarılması için gereğini eksiksiz şekilde yerine getirmelidir.

“Çözüm Süreci” adı ile başlatılan projenin kazananı, terör örgütü yapılanması olmuştur. Çünkü bu yasadışı yapılanma toplumun bir kesimde, “Kürt milliyetçiliği” adı altında silah gücü ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni anlaşmaya zorladıklarına dair bir algı oluşturmuştur. Bundan önemlisi; Devletin “Çözüm Süreci” sırasında terör örgütünü muhatap aldığı yönünde oluşan izlenim, “bu yapılanma ve eylemlerine meşruiyet mi kazandırılmaya çalışılıyor” sorusunu ister istemez akla getirmiştir. Bu yapılanma, net bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçasına ve yönetimine talip olmuştur. Buna karşı Devlet, terör örgütünden yalnızca silah bırakmasını istemiştir, ancak bu isteği karşılık bulmamış ve hatta reddedilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin, istisnasız şekilde Anayasası ile kanunları uygulama vakti gelmiştir.

Ancak aradan uzun süre geçtikten sonra meydana gelen otorite boşluğunu gidermek ve hukuk düzenine hakim olan keyfiliği, kural tanımazlığı bertaraf etmek kolay olmayacaktır. Bu durumu düzeltmek için her ne kadar o kişilere kurallar hatırlatılsa da, ayrıcalıklı kişiler “bu kuralları bana uygulamıyordun, uygulamayacaktın” diye tepki göstereceklerdir. Ortada her ne kadar kuralların uygulanmayacağına dair bir düzenleme bulunmasa da, tuhaf bir metrukiyet hali, yani hukuk kurallarının uygulanmaması konusunda oluşan teamül varlığını korumaktadır.

Şu an Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da karşılaştığı sorunun özeti budur. “Çözüm Süreci” adı altında; silah bırakmamış, teslim olmamış, kurallara uygun davranmamış, içeriden-dışarıdan destek alan, ana amaçları Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek olan, fakat bunu demokratik hukuk toplumunun kendisine sağladığı nimetlerden hareketle kötüye kullanıp öyle bir amaçları yokmuş gibi gösterip, ne verilirse verilsin mutlu olmayan, gücünü artıran bir terör örgütü yapılanması ile karşı karşıyayız.

Buradan geriye dönüş nasıl olacak? Türkiye Cumhuriyeti’nin, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak adına; sadece terör örgütü IŞİD’e değil, yıllardır ana sorunu olan bölücü terör örgütüne ve yapılanmalarına kendisinin varlığını Devlet olarak her yerde hissettirmeli ve o yapılanmaların lojistik ve personel ihtiyaçlarını, mali kaynaklarını kesmelidir. Bunun Devlet için bir maliyetinin olacağı nettir. Maalesef o maliyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılamaktan başka yolu da gözükmemektedir. Akan kanın durmasını, güllük gülistanlık yaşam sürdürmeyi herkes ister. Barış sürecinin başlatılmasının amacı da bu idi, ancak 6-7-8 Ekim 2014’de, yakın zamanda Şanlıurfa’nın Suruç İlçesinde, Ceylanpınar’da ve sonrasında zincirleme biçimde gerçekleştirilen terör eylemlerinde birçok insanımızı kaybettik.

Meşru güç olarak kamu kudreti kullanıcısı Devletin, Milletten aldığı iradeyi başkaları ile paylaşmaması, Devlete kafa tutulmaması, Devletten talep edilmesi, ancak Devlete talip olunmaması, her ülkenin her milletin yaptığı gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de iç ve dış güvenliğini, bu kapsamda sınırlarını koruyup, vatandaşlarının can ve mal güvenliklerini sağlaması şarttır.

Türkiye Cumhuriyeti; Ülkesini rahatsız eden iç ve dış destekli PKK terör yapılanmasına karşı savunmada kalarak değil, teslim ol çağrısı yaparak, silah bıraktırarak, gerçek anlamda “eşitlik” ve “adalet” ilkelerine bağlı kalarak, ırk ve din farkı gözetmeden, insanlara önyargılı bakmadan çözmelidir. Geçmiş hatalardan ders alınarak, bu sorun başka yaralar açmadan kalıcı olarak çözülmelidir. Türkiye’ye müttefik olduğunu söyleyen, ABD başta olmak üzere tüm devletlerin yapması gereken de budur. Biz, Büyük Ortadoğu Projesinde asla parçalanan devlet olarak yer alamayız; orada bir süje olarak yer alacaksak, bu süje “lider” süjesi olmalıdır. Bunun dışında, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde kimsenin deyim yerinde ise ameliyat yapmasına izin verilemez.

Devletin varlık sebeplerinden en önemlisi, can ve mal güvenliğini sağlayıp korumaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Polis ve Jandarma Teşkilatları, Ülke iç ve dış güvenliğinin yılmaz bekçileridir. Bu teşkilatlara "silah bırak" demek; Devleti "yok" kabul etmekle aynı anlamı taşıyacağı gibi, ciddiyetle bağdaştırılamaz. Herkes tarafından bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin verilecek bir karış toprağı yoktur. Burada akla Güney Kürdistan meselesi geliyor. Eğer Güney Kürdistan olarak bahsedilen yer Kuzey Irak ise, Kuzey Kürdistan neresidir? Bunu söyleyenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin Güneydoğusunu Kuzey Kürdistan olarak görmektedirler ve iyiniyetli olmadıkları açıktır. Türkiye’nin bölünmesine yönelik çaba sarf edenlerin “hak ve özgürlükler” kavramı adı altında döktükleri timsah gözyaşlarına kimse kanmamalıdır. Belirli güçlerin Türkiye’yi parçalayarak bölmeyi ve bir avuç adalete muhtaç etmek istedikleri net bir şekilde görülmektedir.

“Çözüm Süreci” adlı projede silah bırakmayan terör örgütü, cebir-şiddet ve tehdit içerikli eylemlerine devam etmektedir. Çünkü terör örgütleri; yıldırmak, sindirmek, korkutmak ve toplumda infial oluşmasını sağlamak amacıyla bir vasıta olarak cebir-şiddet ve tehdit yöntemlerini kullanırlar, gücünü ve hakimiyetini göstermek için devletin güvenlik görevlilerine, hizmet binalarına ve araçlarına saldırıp, bir anlamda kamu otoritesine gününü göstermeyi hedeflerler. Çözüm Sürecinin devam edip sonuca ulaşmasının temel şartı, terör örgütünün silah bırakmasıdır. Ülkenin bütününde kalıcı barış ve huzur ortamının sağlanabilmesi için, bu temel şartın mutlaka hayata geçirilmesi gerekir. Şiddetten ve çatışmadan uzaklaşıp güvenli bir yaşam alanı oluşturma konusunda, “hukuk devleti”, “adalet” ve “eşitlik” ilkelerinde karşılaşılan sorunların giderilmesinde çaba harcanmalıdır. Bunun yolu ise, şiddet dilini kullanmaktan ve vatan toprağını bölmeye çalışmaktan geçmez.

Bu tür eylemlere karşı Ülke ve Millet olarak; ortak tavır ve kararlı duruş sergilemek, terör örgütüne silah bıraktırmak, hukuk dışı yol ve yöntemlerle bir yere varılamayacağını, en önemli konunun da Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünü olduğunu herkese göstermek zorundayız.

Devlet; güç gösterisi veya eşkıyalık yapmaz, ancak toplumsal mutabakattan aldığı kamu kudretini kullanma yetkisinin gereğini yerine getirir ki, “can ve mal güvenliği” bu gereğin tepesinde yer alır. Hadise budur ve gerisi laf-ı güzaftır.

Herkes, düzene uygun hareket etmeli ve düzeni koruyan kanunlara uymalıdır. Aksi halde, kanunu ihlal edenin hangi ırk, topluluk ve kesimden olduğuna bakılmaksızın, Anayasa ve kanunların öngördüğü çerçevede hukuka aykırı davranan hakkında gereken yapılmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk, Laz, Kürt, Çerkez kavramları ayrışma unsuru olarak gündeme gelmemeli, Türk Milleti’ni ortak paydada bir arada tutan çatı kimliği altında bir olmamız gerekmektedir. Bu kimlik, kesinlikle bir ırk kimliği değildir. Dolayısıyla, bu kimlik Türkiye’de yaşayan vatandaşların tümü tarafından benimsenmeli ve sahiplenilmelidir.

Kimisine göre Yahudi maksatlı (İsrail’in toprak genişletme isteğine) ve kimisine göre de ırki esaslara dayalı Ülkeyi parçalama saik ve senaryolarına seyirci kalacak değiliz. Kim ne derse desin mevzunun çok ciddi olduğu ve Ülkesini seven, O'na önem veren herkes tarafından da karşılıklı suçlama ve yanlış değerlendirmeleri bir kenara bırakıp birlikte hareket etme zamanının geldiği bir gerçektir.

Son söz; hayat iki biçimde yürür; ilki, önceden öngörüp önlem alırsın ve ikincisi de, acıyı yaşayıp tecrübe edersin. Kanaatimce, Türkiye ikinci yöntemle yüzleşmiştir. Devamını göreceğiz. Ümit ederim ki, birlik ve bütünlüğümüz devam eder, Ülkeye hukuk, adalet ve eşitlik hakim olur.

Türk Milleti her türlü zorluğu yenecek güçtedir. Kural ve kaidelere uymayıp, sözde demokrasi, kardeşlik ve barış türkülerinin arkasına sığınmak suretiyle gerçek maksatlarını gizlemeye çalışarak Ülkenin düzenine ve bütünlüğüne kast edenler ile sürekli nimetlerden yararlanıp hiçbir külfete katlanmadıkları gibi, silahı, zorbalığı, cebir-şiddet ve tehdidi kendilerine meslek edinip çözüm vasıtası kılanlar ve kıldıklarını zannedenler,  düşmanca ve kalleşçe döktükleri vatan evlatlarının kanlarının hesabını adalet önünde er veya geç vereceklerdir. Bu Vatan ve Millet sahipsiz değildir.

En son söz; toplum mühendisliği veya hitap ettiğiniz insanlara verilmesi hedeflenen mesajdan olsa gerek, bir terör örgütü veya kişiyi tanımlamada birçok farklı kısaltma, telaffuz ve ismin kullanıldığı görülmektedir. 40 yıllık “Esad” oldu “Esed”, ilk başta “IŞİD” olarak kamuoyuna yansıtılan terör örgütü yapılanması için “DAEŞ” denildi ve sayısız isim kullanıldı, yine PKK’nın telaffuzunda ortaya çıkan farklılıklar, sonucu değiştirmese de son zamanların moda deyimi “algı operasyonu” kavramını akla getirmekte ve kavram kullanma biçimleri üzerinden kimin neyi desteklediğinin anlaşılmaya çalışıldığı görülmektedir.

(Bu köşe yazısı, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.