Avukat Okan Demirkan ile, avukatlık ve hukuk üzerine konuştuk;

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Nerelerde okudunuz ve avukat olmaya nasıl karar verdiniz?

Ankara doğumluyum. 37 yaşındayım. Annem öğretmen, babam ise emekliliği öncesinde havayolu sektöründe yöneticilik yapardı. Babamın işi nedeniyle, çocukluğum hep yurtdışında geçti. 2000 yılında Sussex Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olup, “artık ben evime döneyim” diye düşünerek, İstanbul’a yerleşmeye karar verdim.  2000 yılının Temmuz ayından bu yana, Türkiye’de avukatlık yapıyorum. 

Ailemde hiç avukat yok, ben ilk oldum. Aile ve arkadaş çevremizde de avukat yoktu, yani belirli bir kişiden etkilenip de hukuk eğitimi almaya karar vermedim. Küçüklüğümden beri, hep argüman üretmeyi ve tartışmayı, tartışarak hakikate ulaşmayı sevdim, ama ne yalan söyleyeyim- o tartışmalarda kazanan taraf olmayı daha da çok severdim. Hollanda’da okuduğum lisede bir kariyer danışmanımız vardı. Üç ayda bir, bizi bir teste sokarlardı ve yetenek olarak en yatkın olduğumuz meslekler hakkında bize geribildirim sağlanırdı. Bende ilk üç sıra hep gazetecilik, siyaset ve uluslararası ilişkiler çıkardı. Ben özellikle hukuk istedim, çünkü kendimi hep bir şeyleri savunan, ikna eden, bir hak için mücadele eden bir işte hayal ediyordum. Bu hayalimin peşinde gittim, iyi ki de öyle yapmışım. Dünyaya 10 defa gelsem, 10'unda da avukat olmak isterim. 

Konuşmanızda yurtdışında eğitim aldığınızdan bahsettiniz. Yurt dışında lisans eğitimini almak Türkiye’de ne gibi bir avantaj sağlar? Bugün, hukuk fakültesinde okuyan ve mezun olan jenerasyon arasında adeta bir trend haline gelen yüksek lisans eğitimi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Yurtdışında lisans eğitimi almanın Türkiye’deki en belirgin avantajı nedir diye soracak olursak, İngilizce’yi anadili seviyesinde kullanabilme yeteneği diyebiliriz. Ancak, benim çalışma hayatıma başladığım 2000li yılların başındaki şartlarla, bugünkü şartlar aynı değil. Bugün, Türkiye’de çok sayıda genç arkadaş lisans eğitimini yurtdışında alıyor, yani hukuk fakültesini yurtdışında okuyor. Benim dönemimde her yıl belki beş kişi İngiltere veya Amerika’da hukuk okuyup Türkiye’ye dönüyordu, şimdilerde ise bu sayı herhalde yılda 500 dahi olabilir. Yani, benim 2000 yılındaki “nadir” olma durumum bugün yok. Bu, Türkiye için ve hukuk sektörümüz için elbette çok iyi bir gelişme, ama haliyle rekabet de arttı. Benim 17-18 sene önce kendim için çizdiğim kariyer planı, bugün mezun olacaklar için doğru bir plan olmayabilir. Zaman değişti, sektör değişti, ihtiyaçlar ve yetenek kapasitemiz değişti. 

Bugünkü şartlar için şunu söyleyebilirim: Yurtdışında lisans eğitimi alıp akabinde bizim büromuza başvuran biri olduğunda, biz tabii ki menfi değerlendirmiyoruz ama ekstra müspet bir değerlendirme yapmamız da söz konusu değil. Zira, hukuk eğitiminin yurtdışında alınmasının bazı dezavantajları da var. Bunların başında, başvuran kişinin Türk hukuk bilgisinin eksik olması (en azından başlangıçta) geliyor. Buna ilaveten, bu arkadaşın ruhsatını alması en az 2,5 sene sürüyor. Benim için, neredeyse üç sene sürdü. O dönemde, fark derslerinin ne olduğunu Türkiye’deki hukuk fakültelerine anlatmam dahi altı - yedi ay sürmüştü.

Diğer yandan, Türkiye’de alınan lisans eğitimi üzerine yurtdışında bir yüksek lisans eğitimi, kesinlikle çok faydalı. Bugün birçok arkadaşımızın Türkiye’deki hukuk eğitimini tamamlayıp, henüz stajını dahi tamamlamadan veya stajının hemen sonrasında İngiltere veya Amerika’da LL.M. programlarına gittiklerini görüyorum. Açıkçası, genel anlamda, bu eğitimin dört – beş senelik çalışma tecrübesinden sonra alınmasının çok daha faydalı olacağını düşünüyorum. Tabii, bu bir genelleme; kişinin durumuna ve kariyer hedeflerine göre, özel bir şekilde planlanması gereken bir süreçten bahsediyoruz aslında. 


 
Peki, nasıl doğru planlanır?

Yeni mezun bir öğrencinin durumunu düşünelim. Türkiye’nin en iyi hukuk fakültelerinden birine gittin ve avukatlık ruhsatını aldın. Yarın gitsen yüksek lisansını Oxford’da yapsan, LSE’de yapsan, Harvard’da yapsan, çok net söyleyeyim benim gözümde çok çalışkan ve zeki bir arkadaş olman dışında -ki bunlar tabii ki önemli, ama birçok insan bu meziyetlere sahip- “ekstra” bir artın yok. Halbuki, ruhsatını alsan ve bunun üzerine birkaç sene çalışıp, birçok hukuksal konuda tecrübe edinsen, ve bunun akabinde bilinçli olarak yani LL.M. programında alacağın dersleri anlamakla yetinmeyip orada okuduklarını hocalarla tartışacak, en azından az biraz sorgulayacak seviyeye gelsen ve öyle gitsen LL.M.’e, sonra Türkiye’ye dönsen, işte o zaman sadece iş başvurusu aşamasında muazzam bir avantaja sahip olmakla kalmazsın, kendi meslek hayatında da manevi ve maddi yatırımını daha verimli bir şekilde yapmış olursun. 

Yüksek lisansı, hayatında kaç defa yapacaksın ki? Çok istisnai bir maddi gücün yoksa, yurtdışında LL.M. için tek bir kurşunun var, hem maddi hem de manevi anlamda. Şimdi bu bir kurşunu nasıl kullanacaksın? Örnek olarak söylüyorum- belki rekabet hukukuna müthiş bir yeteneğin olduğunu zannediyorsun ama bunu test etmişliğin yok, çünkü henüz en fazla stajını tamamlayacak kadar yaptın. Bu halinle, bir seneni harcayıp ve on binlerce dolarını yatırıp, rekabet hukuku üzerine “master” yani “usta” mı olacaksın?  Rekabet hukuku dalını burada tamamen jenerik olarak belirttim. Anlatmaya çalıştığım şu: Henüz “sıfır” veya sıfıra yakın çalışma tecrübesiyle, hiçbir dalın ustası olamazsın. Bunu olacağını sanıp, bir de üstüne bir seneni ve on binlerce dolarını bu yönde harcamanı, şu aşamada önermem. Ancak, dediğim gibi, sen birkaç sene çalışıp, hangi daldan keyif aldığını biliyorsundur, o alanda yeteneğin de vardır ve sen bunu test ederek, yaşayarak görmüşsündür, ayrıca o alan senin geleceğin için de iyi bir yatırımdır, işte o zaman harcayacağın zamana ve paraya, fazlasıyla değer. 

Avukat sayısı her geçen gün katlanarak artıyor. Sizce avukatlık sınavı gelmeli mi? Bu bir çözüm yaratır mı? 

Şüphesiz, sınav kesinlikle gerekli. Ancak, sadece sınav yeterli değil. Sınavla tamamlanan bir süreç gerekli. Öncelikle, hukuk fakültesine girmek zorlaştırılmalı. Örneğin, Amerika’daki sistem bence çok daha sağlıklı. Amerika’da hukuk fakültesine girmek için, ilk önce başka bir alanda üniversite eğitimi almanız gerekiyor. Psikoloji, Tarih, Ekonomi gibi bir bölümü okuyorsun, istersen Tıp veya Mühendislik okuyorsun ama biliyorsun ki liseyi bitirir bitirmez hukuk okuyamıyorsun. Bu süzgeç ne işe yarıyor?  İki işe yarıyor: Birincisi, gerçekten avukat olmak isteyen, hukuk mesleğini icra etmek isteyen insanlar hukuk okuyorlar. Salt, “meslek sahibi olayım” diyenler gitmiyor hukuk fakültesine. İkincisi ise, hukuk fakültesine gelindiğinde, biraz olsun hayat tecrübeleri artmış insanlar hukuk okuyorlar. Bunlar olmalı. İnsanlar, “avukatlıkta iyi para var” veya “bir mesleğim olsun” diye hukuk okumamalı. Okuyan da henüz hiç hayat tecrübesi dahi yokken ruhsat alıp, kafasında resmetmesi dahi muhtemel olmayan konularda danışmanlık ya da avukatlık yapmamalı. Unutmayalım ki, avukatlık kamu hizmetidir, bu işin kutsal bir tarafı var. 

Hakimlerimizin durumu daha da düşündürücü. Hukuk fakültesinden 22 yaşında mezun oluyor, teknik olarak 22-23 yaşında hakim olabilen biri, hayatında o gün itibariyle en fazla öğrenci evinin kira sözleşmesini görmüştür, ama ertesi gün mahkemede çok daha komplike sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda karar mercii oluyor. Bu çok sağlıksız bir durum. Kabahat hakimin mi? Tabii ki değil. Sistemde hata var ve bunun sonuçlarını ülke olarak yaşıyoruz. Henüz dosyaya konu meseleye hakim olması beklenemeyecek genç bir insan, mahkemede “hakim” sıfatıyla çalışıp, insanlar veya şirketler için hayati önem taşıyan kararlar vermek zorunda kalıyor.  

Böyle konuşuyorum ama, aslında ben de kötü bir örneğim bu konuda. 17 yaşımda hukuk fakültesine başladım ve 20 yaşımda mezun oldum. Çalışma hayatımın ilk yıllarında, üzerinde çalıştığım sözleşmelerden ne anlayabilirdim ki? Elbette okumuşum ve çalışmışım bir şeyler, ama dört - beş sene daha geç başlasaydım mesleğe, eminim daha verimli olurdum, çünkü hayat tecrübem artmış olurdu. Ben İngiliz ekolünden geldim, ama Amerikan sistemini daha sağlıklı buluyorum. 

Avukatlık Stajı sizce meslektaşların gelişimine katkı sunuyor mu?

Bizim staj sistemimiz maalesef zayıf bir sistem. Stajyer adliyeye altı ay boyunca gidiyor mu? Gitse dahi, orada geçirdiği zaman ona mesleki anlamda ne katıyor? Yoksa, meslekten mi soğutuyor? Staj eğitim merkezine hangi stajyer isteyerek gidiyor ve oradan “Bugün çok şey öğrendim” diye çıkıyor? Bu soruların cevaplarının hepsi, benim tahmin ettiğimin tam tersi yönünde diyelim… Sonuç olarak, stajyerin avukatlık ruhsatını alması zaten garanti bir sonuç değil midir? Hal buyken, stajyer ne kadar motive olabilir ki stajı süresince bir şeyler öğrenmeye? Öğrense de alacak ruhsatını, hiçbir şey yapmasa da alacak, affedersin “laf ola beri gele” adliyeye gidip, SEM’deki derslere katılsa da alacak o ruhsatı. Yanlış mı? Ben kimse için, “laf ola beri gele” yapıyor demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Ben, sistemin buna müsait olduğunu vurguluyorum.  

Pekala, aldın ruhsatını, tebrik ederim. Aradan beş, on, on beş sene geçti. Kanunlar değişti, sistem değişti, HMK değişti, uygulama değişti… Bunca değişime ve gelişime uyum sağladığın ne malum? Belki de ruhsat aldığın dönemdeki bilgin ve uygulamanla devam ediyorsun, ama kendini sürekli güncel tutan arkadaşlarla aynı mesleği yapmaya, hem de kutsal bir mesleği yapmaya ehil sayılıyorsun. Müvekkil gözünde aynısın, hatta aynı da değilsin, fazlasın çünkü sen artık kağıt üzerinde “çok deneyimli” bir avukatsın. Bunu adil bulmuyorum. Çözüm olarak da, avukatlık ruhsatının sınava bağlanmasının ötesine geçilmesini, avukatların birkaç senede bir sınava tabi tutulmasını mantıklı bulurum. Türkiye’de 100 bini aşkın avukat var. Hepimizi sınava soksalar, bakalım kaçımızın bilgisi güncel çıkacak… Güncel olmayan bilgiyle, kaç bin avukat bu kutsal mesleği icra ediyor, bir düşünsene… 

Bu savunma makamında yer alma ilginizin kaynağı neydi size göre?

Sanırım iki sebebi var. Birincisi, lise yıllarında katıldığım münazara yarışmalarıdır. İngilizce hocamız bunu çok sık yapardı. Belirli bir konuyu bize dağıtırdı.  Sınıfın yarısı şunu savunacak, diğer yarısı bunu savunacak diye. O münazaralara katılmayı çok severdim ve başarılı da olurdum. Bu durum bana büyük bir haz verirdi.

İkincisi de şu ki,  hukuk fakültesine girmeden önce, ticaret davalarında yer alan bir avukat olmayı hayal etmiyordum. 1990lı yıllarda Türkiye’nin uluslararası alandaki repütasyonu pek iyi değildi. O yıllarda Türkiye, insan hakları ihlali iddialarıyla ilgili çok sık yargılanırdı. Yurtdışında büyüyünce, insanın vatanseverlik damarı biraz daha kabarık oluyor ya da en azından öyle hissediyorsun, özellikle de genç yaşlarda. O yaşlarda, “Benim ülkeme haksızlık ediliyor, ama belki doğru savunulmuyor olabilir. İleride bu ülkenin hukuksal savunmasını ben yapayım” diye bir motivasyonum vardı. Hatta ben hukuk fakültesine girmeden önce, insan hakları alanında uzmanlaşmayı hayal ederdim. Hukuk fakültesine girdikten sonra, ticaret hukuku ve şirketler hukuku derslerini aldım ve fikrim değişti.

Avukat doğulur mu yoksa avukat olunur mu?

Bizim memlekette şu var: ‘’Bizim kız/oğlan çok konuşuyor, ağzı çok laf yapıyor, demek ki bundan iyi avukat olur!’’ Bu çok vahim bir yorum, kesinlikle katılmıyorum. Çok konuşandan iyi avukat olmaz; çok dinleyenden iyi avukat olur. Karşındaki insan sana bir şey anlatırken, duymayı değil, ondan faydalanmaya yönelik bir aktivite olan ‘’dinlemeyi’’ çok iyi yapıyorsan, çok iyi bir avukat olma ihtimalin var. Ancak, tek taraflı konuşuyorsan, sadece kelimeleri kusarak bir şekilde herkese laf yetiştirdiğini sanıyorsan, iyi avukat olma ihtimalin bence oldukça düşük. 

Soruna pek net bir yanıt veremedim, kusuruma bakma lütfen. En azından, şu “çok konuşandan iyi avukat olur” klişesine değinmek istedim. 

Okan Demirkan, bugün fakültesinden mezun olup stajyer olarak mesleğe başlasaydı neler yapardı?

Dijitalleşen dünyaya uyumlu olmak ve uyumlu kalmak için elinden geleni yapar, ama teknolojinin kolaylıkları sebebiyle kişisel gelişim bakımından rehavete girmezdi.

Nasıl yani?

Hayat çok farklı olurdu. Şöyle bir örnek vereyim: Çalışma hayatıma başladığımda, bir stajyer arkadaşım ile ben Cuma akşamları ofisten çıkmadan önce fiziksel ortamda mevzuat güncellemesi yapardık. Ofise gelen mevzuat güncellemelerine ilişkin fasikül kağıtlarını alır, ilgili mevzuat klasöründeki mevcut diğer kağıtlarla ikame ederdik. O dosyalar, çalıştığımız katta koca bir duvarı kaplardı ve bizim işimiz saatler sürerdi. Şimdi ise, pek çok yazılım var ve bunlar zaten otomatikman mevzuatı güncelliyor. Elimdeki cep telefonundan bile mevzuata saniyeler içinde erişebiliyorum, bunun için geliştirilmiş uygulamalar mevcut. Bu uygulamalar, sürekli olarak mevzuatın güncellemesini yapıyorlar. 17 sene önce saatlerimi alan mesele, artık birkaç saniye sürüyor. Bizler her an, hiçbir insan gücüne bağlı kalmaksızın, güncel mevzuata erişebiliyoruz. 

Bir örnek daha vereyim: Birçok müvekkilimizin e-maili yoktu. Hatta benim çok sık çalıştığım Amerikalı çok meşhur ve varlıklı bir iş adamı müvekkilimiz vardı, onun bile e-mail adresi yoktu. Kendisine taslak sözleşme gönderme, görüş verme ve geribildirim alma süreçlerini faks göndererek ve alarak yürütürdük. Her gün yarım saatim, faks makinesinin başında geçerdi. Bazen faks gitmez, yeniden gönderirsin onlarca sayfayı, müvekkil telefon açar, “56 ve 57. sayfalar gelmedi” der, hadi bakalım gönder dur… Bugünlerde “ne çok şeye gereksiz zaman harcamışız” dediğimiz şey, benim stajyerlik zamanımda gayet olağandı. 

Demek ki, ben stajıma bugün başlasaydım, yüzlerce klasördeki kağıtları güncellemek ve faks çekmekle geçirdiğim zamanı, daha fazla içtihat okuyarak ve bilimsel makale okuyarak, hukuk bilgimi geliştirerek değerlendirebilirdim. Müthiş bir avantaj! Kesinlikle kullanırdım bu zamanı!

Bugünün pek çok stajyeri de aslında mesleğe çok fazla vakit ayıramadıklarını, takip elemanı gibi çalıştıklarından yakınıyor, stajın icra dairelerinde evrak alıp vermekten ibaret olduğunu ya da çeviri yapmaktan ibaret olduğunu düşünüyorlar. İcra dairelerinde koşturmak herhangi bir stajyeri ileri taşır mı? Bu gerekli mi? Ya da, diğer şekilde sürekli masa başı çalışmak insanı köreltir mi?

Biri diğerinden daha iyi ya da daha önemli değil. İkisinin de faydaları var. Ama, ben “takip elemanı mıyım?” düşüncesine katılmıyorum. Sen sahaya inmezsen, ileride de yöneticilik yapamazsın. İyi bir restoranda bir gün şef olmak istiyorsan, bir zahmet bir süreliğine soğan doğrayan insan olmalısın. O rolün gereğini yerine getirmeden, şef olduğunda o rolle ilgili soruları ve sorunları yönetemezsin. Her genç arkadaşımın mutlaka icra dairelerinde, adliyelerde o tozu yutmalarını sadece önermekle kalmam; bunu elzem bulurum. Sunduğun bir dilekçenin adliyede nasıl değerlendirildiğini, hakimin masasında nerede durduğunu ve hakimin onu okurken genelde nasıl bir zamanda ve nasıl bir ruh haliyle okuduğunu bilmezsen, o dilekçeyi sunduğun davanla ilgili olarak, müvekkilini nasıl yönlendireceksin?

Ayrıca, büro dışında geçirilen zaman insan ilişkilerini kuvvetlendiriyor ve ikna kabiliyetini güçlendiriyor. O ikna kabiliyeti, senin mesleğinin zaten en önemli unsurlarından biri. 

Peki ya diğeri nasıl katkı/fayda sağlar?

Biraz daha bilgisayar başında geçirmek mi?  Bilgisayar başında, büyük bir ihtimalle müvekkil ile daha yakınsın ve bir şekilde iletişim halindesin ve müvekkile teslim edilecek ürünün hazırlıyorsun. Bunun çok katkısı olduğu aşikar: hem müvekkil ilişkilerini yönetmeyi daha yakından öğreniyorsun hem de ürünü hazırlayan sensin. 

Türk hukuk fakültelerinde maalesef (bir diğer zayıf tarafımız olan) doküman hazırlama ve sunulacak hale getirme aşamasını tecrübe edemiyorsun. Bunu staj aşamasında ve sonraki birkaç yılda geliştirirsen geliştirirsin, yoksa çok geç kalırsın ve müvekkile bir görüş hazırlayıp sunma yeteneğin sınırlı kalır. 

İdeal bir stajda, hem adliye işlerine hem de masa başında doküman hazırlamaya zaman ayırmak en sağlıklısı. Tabii ki, pratik hayatta ikisinin birden olması çok kolay olmayabiliyor. Bir şekilde, stajyer arkadaşların çalıştıkları bürolarda her ikisini de yaşama yönünde isteklerini dile getirmelerini öneririm. 

Avukatlık piyasası uzmanlaşmaya gidiyor mu? Eğer öyleyse mesleğini daha geniş yelpazede gerçekleştiren meslektaşlar ne yapmalılar? 

Uzmanlaşmaya gidilmesi kaçınılmaz. Bu verimli de bir çözüm. Ancak, uzmanlaşma bilinçsizce yaşanmamalı. Her avukat, hem kendini hem de yeteneklerini tanıma süreci geçirmeli ve o süreçte birçok alanda çalışmalı, sonra da kendini, piyasayı ve mesleği kavradıkça, yetenekli olduğu ve mutlu olacağı alanda uzmanlaşmaya çalışmalı bence.
 
Müvekkil ile olan ilişkide olması gereken temel taşlar ne olmalı? Müvekkil ile ikili ilişki nasıl yönetilmeli? Bazı avukatlar müvekkile iyi davranıldığında isteklerin yerine getirdiklerinde parasını alamamaktan ya da müvekkilin imkansızı istemeye başlamasından şikayetçi. Bu durumda müvekkili tersleyerek mi bir ilişki yürütülmeli?

Hayır, hiçbir zaman hiçbir müvekkilin terslenmemesi lazım. Müvekkilin beklentilerini doğru yönetmek gerekiyor. İlk önce, olası riskler ve bu riskleri nasıl aşabileceği konusunda müvekkilin çok doğru bilgilendirilmesi gerekir. Yani, ‘’hallederiz abi’’, ‘’kazanırız tabii’’ gibi ifadeler son derece yanlış. Onun yerine, “Kazanmak için elimizden geleni yaparız. Şu ve bu zorluklarla karşılaşabiliriz ama ben bu zorlukları şu şekilde aşmayı düşünüyorum. Benim de sana önerim budur.” Sadece riskleri anlatıp bırakmak olmaz. Bir yol haritası konmalı müvekkilin önüne. Bu harita, realist bir harita olmalı. Müvekkil hem risklerden haberdar olacak, hem de sana bir güven duyacak çünkü sen ona o riskleri aşmanın yolunu bildiğini göstereceksin.

Müvekkilin, davayı kazanmak için sana ihtiyacı var; ama aslında senin o davada o müvekkile daha çok ihtiyacın var. Bir avukat, tamamen kendi hatasıyla dava kaybedebilir. Bu gayet mümkün, yaşanıyor da. Ancak, hiçbir dava müvekkilin desteği olmadan kazanılmaz. Dolayısıyla, müvekkilinle takım olmadan, maçı kazanamazsın. Bunu hem avukat hem de müvekkilin kendisi hissetmeli. (hukukihaber.net)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Merve 7 ay önce

keşke raklamı geç butonu eklenseydi

Avatar
F.Ö 7 ay önce

İyi reklam :)

Avatar
Hikmet karaca 7 ay önce

Reklam kokan bir röportaj baroya şikayet edilmesi gerekli böylesi önemli bir sayfada yer alması hiç hoş değil

Avatar
Komutan Logar 7 ay önce

Dünyaya 10 kere gelsem bir kez daha avukat olanı gondiklesinler

Avatar
Sibel sek 7 ay önce

Reklam yasağına giriyor

Avatar
isimsiz 7 ay önce

avukatlar da reklam yasağınının ardına sığınarak hasetliklerini gizliyorlar :)

Avatar
Marazali 7 ay önce

Reklamı geç butonu eklenseydi yorum süper like

Avatar
Misafir1921 7 ay önce

Yazı için teşekkür ederim. Gayet ilham verici..