27 Mayıs'ın Bakanlar Kurulu toplantılarında konuşulanlar...

Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesi 27 Mayıs, yakın tarihteki önemli dönüm noktalarından birini oluşturması kadar günümüz siyasetinin gündeminde de sıcaklığını hala koruyor. Seçim mitinglerinde ve siyaset kürsülerinde sıklıkla göndermede bulunuluyor. Hatta son yıllardaki seçimlerde AK Parti, seçmenin tercihini belirleyici bir fenomen olarak sıklıkla 27 Mayıs'a gönderme yapıyor. Özellikle de CHP'ye 1960'taki askeri darbe sırasındaki tutumu nedeniyle eleştiriler yöneltiyor.

Adnan Menderes ile Demokrat Parti (DP) iktidarının 2 bakanının idamı ve bu kararın alındığı Yassıada yargılaması üzerine döneme ilişkin epeyce çalışma bulunuyor. Bazı çalışmalar da darbe yönetiminin perde arkasına ışık tutan cinsten. Darbenin ardından iktidar cunta üyesi subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi'nde toplandı. Ancak bir de yönetimi fiilen yürüten hükümet vardı. Kurucu Meclis oluşturulup, yeni bir anayasa yapılmasıyla, yeniden sivil yönetime dönülünceye kadar iş başında bulunan bu hükümete de Milli Birlik Komitesi'nin de başkanı olan Cemal Gürsel başkanlık ediyordu. Tarihçi Cemil Koçak'ın, 2010 yılında Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan iki ciltlik "27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları" bu döneme ışık tutuyor. 2 Haziran 1960'taki ilk Bakanlar Kurulu Toplantısından 16 Kasım 1961'deki 123. Toplantıya kadar, Cemal Gürsel başkanlığında kurulan iki hükümetin dönemini kapsayan çalışmada, Nisan 1961'de 70. toplantıdan sonra tutanak tutulmadığı için, Cemil Koçak, son 7 buçuk aya ait hiçbir şey söyleyebilecek durumda olmadığımızı belirtiyor.

Tutanağa geçen toplantılarda da hükümetin o gün önünde bulunan her meseleye ilişkin bakanların görüşmeleri yer alıyor. Askerler, emekli askerler, üniversite, yargı ve dışişleri bürokrasisi ile çeşitli devlet kurumları ile sanayici ve gazetecilerin de bakan olarak yer aldığı kabinenin analizini yapan Koçak, hükümet programını da çalışmanın başında paylaşıyor.

Toplantılarda ekonomi ağırlıklı konu olarak dikkat çekiyor. Hükümetin ilk dönemdeki toplantılarında pek çok endişe göze çarpıyor. Bunların başında da devrik iktidarın üyelerini ve Demokrat Parti mensuplarını yargılama konusundaki isteksizlik geliyor. Cemal Gürsel, bu işin bir an önce seçimler yapılarak sivil yönetime bırakılması görüşünü tekraren ifade ediyor ve bu konuda da CHP'ye de suçlamalar yöneltiyor. Tutuklama ve yargılamalar, soruşturma kurulları, Kürtçülük davasından tutuklananlar, Nurcular, Said-i Nursi'nin cenazesinin taşınması, Necmettin Erbakan'ın Bakanlar Kurulu toplantısına katılarak brifing vermesi, ABD ve SSCB ile ilişkiler, Fransa-Cezayir meselesi, yeni anayasa, laiklik, Türkçe ezan, Alevilik, Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin yeniden yapılandırılması vs... Bugün de güncel olan ve süregiden pek çok toplumsal ve siyasal meselenin o tarihte Bakanlar Kurulu toplantılarında nasıl ele alındığı, darbe hükümeti üyelerinin neler önerdiği ve hangi görüşleri dile getirdiği çok çarpıcı.

İşte o toplantılardan ilginç görüşmeler... 

Kabinede bir sanayici

Cemal Gürsel Başkanlığında  14 Haziran 1960'daki 2. Bakanlar Kurulu Toplantısında Basın-Yayın ve Turizm Bakanı Zühtü Tarhan, "Bendeniz buraya tüccar ve sanayici olarak geldim. Diğer arkadaşlar memuriyetten geldiler. Fabrikam işliyor. Benim Halim ne olacak" der. Bunun üzerine gülüşmeler olur ve sözü alan Gürsel, "Demek aramızda fabrikatör de var. Bunu düşünmemiştik" der ve yine gülüşmeler olur. 

CHP'ye kızgınlar

Toplantıda konuşulan konulardan biri de CHP'nin "ihtilale" yaklaşımı ve siyasi faaliyetleridir. Söz alan Cemal Gürsel, şunları söyler:

"Bu muhakeme işlerinin süratlendirilmesi hakkında umumi bir arzu var. Benim hissiyatıma göre bu tahriki yapan [Cumhuriyet] Halk Partisi'dir. Açıkça konuşayım... Bunun hedefi de şudur: Bütün işler bizim tarafımızdan halledilsin, temizlensin... Kendileri muhakkak kazanacaklarına emin oldukları için, işin başına geldikleri zaman diyecekler ki, 'İşte biz sizi ikaz ettik. Dinlemediniz... Başınıza bu geldi. İhtilal hükümeti de bunları gördü ve sizi cezalandırdı. Bunda bizim hiçbir sui taksirimiz yoktur.' Neticede güzel koltukları onlara takdim edip ayrılacağım.

Şimdi bu, gayri hukuki ve gayri ahlaki bir taktiktir. Hakikat şudur ki, Halk Partisi ve diğer partiler, tam bir adalet hissiyle ve dürüstlükle hareket etmiş olsalar mesele yoktur. Esas, buna ait kararların milli irade tahakkuk ettikten sonra kurulacak hükümet tarafından yapılmasını savunmaktır. Eğer onlarda bir fikri salim olsa, bunu savunurlar. Mesela, ben dışarıda olsam, buna sevinirdim. 'İhtilal hükümeti vazifesini yapmıştır' derdim. Fakat büyük cürümleri olan birçok insanların muhakemesinin ve haklarında verilecek kararların, milli irade ile işbaşına gelecek bir idare tarafından yapılması gerektiğini ifade ederdim. Ben hukukçu değilim fakat [bugünkü] ahval ve şerait göz önüne getirilirse, bunun bir şekilde savunulması lazımdır.


"150 kişiye idam kararı verebilirdik..."

Arkadaşlar, mevcut kanuna göre biz 10-20 kişiye, belki de 150 kişiye idam kararı verebilirdik. Belki de en isabetlisi bu olacaktı. Fakat bu şekilde kararlar veren bir hükümetin ertesi günü tası tarağı toplayıp, memleketin idaresini şu veya bu partiye terk etmesi, dünyada görülmüş şey değildir. Bizim yaptığımız işler tamamıyla memleket düşüncesinden ilham alan ve milletin selameti yönünden feragatle ve  hatta cesaretle yapılmış işlerdir. Tarih belki de ileride bu hareketleri övecektir. Ama politika öyle mendebur bir şeydir ki, bu hareketi müteakip işbaşına geçenler, bu tarihi vazifemizi gölgelendirmeye ve her birimiz için tertipler düşünmeye matlaka teşebbüs edeceklerdir. Ta ki, yalnız kendi mevcudiyetlerinin her şeyi yaptığına milleti ikna etsinler. Nitekim bugünden başlamışlardır. Köylerde vesairede bu hareketleri İsmet İnönü'nün yaptırdığını yayınlayıp duruyorlar. Bundan çıkarılacak manalar vardır.

"İlk kararım bunları temizlemekti"

Burada yapılacak iki iş vardı: İhtilali yaparken bunları temizlemek... İlk kararım bu idi. Bu adamlar o kadar mücrimdi ki, bu memlekete ihanetin ta içinde idiler. Fakat birçok arkadaşlar bu yola gitmek istemediler. Ben  de onların bu noktai nazarını kabul ettim. İkinci şıkkı da madem ki birincisi yapılamadı, bunu milli iradeye terk etmek... Bizim vazifemiz her şeyi hazırlayıp, işi süratle faaliyete geçecek soruşturma cihazı vasıtasıyla ortaya dökmek."Gürsel'in ardından söz alan İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu, "CHP başkanları muhtarların mühürlerini şimdiden toplamaya başlamışlar ve DP'li olup da istifa edenlerin CHP'ye kayıtlarının yapılması yolunda faaliyetleri başlamış" bilgisini aktarır.

"İdam kararı vereceğimizi bile bile geldik"

Gürsel'in daha sonra Demokrat Partililerin yargılanması ve cezalandırılmasına ilişkin endişelerini yineler ve CHP'yi bu sorumluluğu almamakla ve bu kararın yükünü kendilerine bırakmakla suçlar. Dışişleri Bakanı Selim Sarper ise, "Şahsi endişe gibi bir motif bizde de yoktur. Bu hükümete aza olmak ve heyet-i vekile kararını imza etmek, mer'iyette olan Ceza Kanununa göre idam kararını muciptir. Biz bile bile geldik" der.

15 Haziran 1960'taki 3. Bakanlar Kurulu Toplantısında kabinede yer alan kişilerden bazılarının İstanbul'daki evlerinin işaretlenmesi ve Gaziantep'te bir bildiri dağıtılmasıyla ilgili yapılan tutuklamalar gündeme gelir. Demokrat Partililerin bu olayları yaptığından şüphelenildiği dile getirilir ve işin içinde bazı kamu görevlilerinin de bulunduğu aktarılır. Ancak tutuklananların çoğu sıradan insanlardır.  Cemal Gürsel, "Tevkif ettiğimiz bazı adamların suçları yoksa, onları tahliye etmeliyiz. Si şu salahiyeti alın, mevkufları tetkik edin, suçu yoksa salıverin... Tevkif yalnız Adliye Vekaletinin salahiyeti dahilinde olsun"  talimatını verir.


"Kürtçülük davasından tutuklananlar"

Gürsel, daha sonra "Kürtçülük faaliyetinden" dolayı Sivas'ta 180 kişinin tutuklu olduğu bilgisini aktarır ve Şeyh Sait'in oğlunun köylerde propaganda yapmak üzere dolaştığını haber aldığını ve onu Sivas'ta yakalattığını söyler:  "Bu böyle devam edemez. İki karar vereceğim: Birincisi, bunları getir[t]eceğim [ve] en ufak hareketlerinde işlerini bitireceğimi söyleyeceğim. İkincisi de bunları garp bölgesine nakledebiliriz. Çünkü, bunlar halkın başına beladır Köylüleri köle haline getirmişlerdir. Vaktiyle bu karar [Batı bölgelerine nakil kararı] alınmıştı. Politika dalavereleri yüzünden Doğu'ya avdet ettiler."

"Kürt diye bir şey yoktur, Ziya Gökalp milli peygamberdir"

Gürsel ardından Kürt halkıyla ilgili görüşlerini aktarır: "Kürt diye bir şey yoktur. (...) Kürtlüğü kendileri icat etmişlerdir." Gürsel ardından da ekler: "Şahsen Ziya Gökalp'i Türk Milleti'nin milli peygamberi addederim. Türk Milleti'nin var olduğunu Türklere anlatan bir milli peygamber..."

"30 gün gözaltı süresi, Valilere savcı yetkileri"

17 Haziran 1960'taki Bakanlar Kurulu Toplantısında İçişleri Bakanı General İhsan Kızıloğlu, çeşitli illerde olaylar meydana geldiğini, bu olayların kaynağının partilerin faaliyetleri olduğunu söyler. Soruşturmaların işleyişi hakkında bilgi verir ve Emniyetteki siyasi şubenin sorgulamaları yaptığını belirterek, "idareye imkan tanınması için" Polis Vazife ve Salahiyat Kanununda değişiklik yapılarak 30 güne uzatılan gözaltı sürelerinin öyle kalmasını talep eder. Ayrıca Fransa Ceza Usül Kanununu örnek vererek, valilere, soruşturmaların yürütülmesinde savcıların sahip olduğu yetkilerin tanınmasını ister. Başkan Gürsel ise, "Acaba bunu icap ettiren faaliyetler hakkında bize malumat verirler mi? Efkar-ı umumiyede aksettireceğimiz hadiseler var mıdır?" diye sorar. İhsan Kızıloğlu'nun yanıtı ise ilginç: "Partilerin faaliyeti hakkında birtakım ihbarlar geliyor. Tabii bunlar ağız havadisi olarak devam edip gidiyor. 'İktidara Millet Partisi gelecek' diyen birini tutuyorlar. Delil olmadığı için polis nezareti altına alınıyor. 27 Mayıs'tan itibaren tevkif edilenlerin adedi hayli yüksektir. Bunlardan siyasi suçluları Sivas'taki mahkemeye [sevk etmek], diğerlerini de -tabii serbest bırakılması lazım gelenlerini bırakmaya gitmek lazımdır. Zaten elde olanlar 20 gündür nezaret altındadırlar. Bu işi bir an evvel ayarlamak için geçici bir kanunla gelinmesine zaruret hasıl olmuştur. Çünkü, yapacağımız hareketin kanunsuz olması ihtimali vardır. Birçok avukatlar şimdiden itirazda bulunuyorlar."

Kanun taslağına kabineden itirazlar...

Toplantının devamında bu konudaki kaygılar da dile getirilir. Çıkarılacak geçici kanunun geriye işlemeyeceği için tutuklananlarla ilgili, kanunsuzluk  durumunu ortadan kaldırmayacağı, uygulamada askerler ile hakim-savcıların istisna tutulmasının iyi karşılanmayacağı, kuvvetler ayrılığı ilkesi nedeniyle valilere savcı görevinin verilemeyeceği ifade edilir. Bazı üyeler de "ihtilal dönemlerinin kendine has" düzenlemeleri olacağını söyler. Bir üyenin (Şefik İnan), "Evet bu kanun antidemokratiktir. Ama vaziyeti unutuyoruz. Çünkü, burada var olmak veya yok olmak mevzubahistir" deyince, sözü Cemal Gürsel alır: "Biz kan dökmedik. Fakat bu kepazelikler ilerler, herhangi [bir] hareket olursa, kan değil, sel dökerim..." Kanun üzerine tartışmalar sürer ve Gürsel bir oylama yapar, kanun kabul edilmez. Buna tepki gösteren üyeler olur ve kabineyi üzerine sorumluluk almamakla suçlarlar.

Kürtlerin faaliyetleri nedeniyle Fransa'ya Cezayir kozu

Toplantıda Cezayir-Fransa meselesi de gündeme gelir. Dışişleri Bakanı Selim Sarper iki Cezayirli albayın kendisine geldiğini ve Ankara'da bir büro açarak yayın yapmak istediklerini iletir. Buna izin verilemeyeceğini söyler ancak bu durumu Fransa'ya aktararak, onlardan oradaki Kürtlerin faaliyetlerini durdurmalarını isteyebileceklerini belirtir.


Said-i Nursi'nin cenazesi

20 Haziran 1960 tarihli 5. Bakanlar Kurulu toplantısında Nurcular konusu ve Said-i Nursi'nin cenazesi gündeme gelir. Konuyu Başbakan Yardımcısı Fahri Özdilek gündeme getirir. Cemal Gürsel ise Isparta'da ölen Said-i Nursi'nin Urfa'ya gömülmesine tepki gösterir ve şunları söyler: "Niçin oraya gömdünüz' diye sordum. 'Orada öldü, gömdük' dediler. 'Hayır' dedim. 'Isparta'da öldü, Urfa'da gömüldü. Orası yarın Kürtlüğün merkezi haline gelecek. Siz büyük günah yaptınız' dedim. Hatta dedim ki 'Ben sizin yerinizde olsam, bir rüyada bu adam kendisinin Isparta'ya naklini istemiş' der ve oraya naklederim. Bu yapılmış bir hatadır. İşlerimiz rahatladıktan sonra bunu düşüneceğiz."

"Yargılamalar Yassıada'da olacak"

2 Temmuz 1960'taki 8. Bakanlar Kurulu Toplantısında Adalet Bakanı Abdullah Gözübüyük, Yüksek Soruşturma Kurulları'nın Yargıtay Başkanı Celalettin Kurelman'ın başkanlığında çalışmalarına başladığını, öncelikle ağır cezayı gerektiren suçları işleyenlerin Yüksek Adalet Divanı'na sevk edileceğini ve yargılamaların da Yassıada'da yapılacağını açıklar. Gözübüyük daha sonra cezaevlerinin iyileştirilmesi, cezaevi personeli yetiştirilmesi, yeni adliye binaları yapılması ve bir adli tıp kurumu oluşturulması gerekliliklerini aktarır.

"Sovyetler Birliği ile ilişkiler: Kimse 'Evet' demeyecektir"

Bu toplantıda ele alınan konulardan biri de Sovyetler Birliği ve ABD ile ilişkilerdir. Ticaret Bakanı Cihat İren, Rus Büyükelçisi ve Ticaret Ataşesi ile görüşmelerini aktarır ve Rusya'ya bir heyet gitmesinde fayda olacağını aktarır. Rusya'nın uzun vadeli kredilerle traktör ve kamyon vermeye hazır olduğunu, bunun "takdire şayan olduğunu" söyleyen İren, "Bu intikal devresinde, eski [DP] iktidarı kendilerine bu kadar mütebessim davranırken, bizim her taleplerine dirsek çevirmemiz hoş olmayacaktır. Arkadaşlarımız da kabul ederlerse, heyeti göndeririz" ifadelerini kullanır. Devlet Bakanı Amil Artus da Sovyetler'in Karabük Demirçelik Fabrikası'nda üretim artışı sağlayacak uzman gönderme teklifinden söz eder, aynı teklifin Fatin Rüştü Zorlu'ya da yapıldığını ancak DP iktidarının ilgilenmediğini kendisine söylediklerini belirtir. Artus ayrıca Rusların Türkiye'nin kendilerine bakır ve maden satmamasını eleştirdiğini dile getirerek, "Bunlar hakikaten bir takım yeni münasebetler arıyorlar. Ancak Karabük istihsalini yüzde 10 artıracağım diye, Sovyet mütehassıslarını memlekete sokma teklifine kimse 'evet' demeyecektir" der. Dışişleri Bakanı Selim Sarper ise, Sovyetler'in ısrarının süreceğini söyleyerek, Demir Perde ülkelerine stratejik madenlerin satışının yasak olduğunu, bunu araştıracaklarını ifade eder. Bayındırlık Bakanı Sıtkı Ulay ise, Rus siyasetine karşı prensip kararına varmayı teklif eder. 

ABD: "Sizinle de aynı şekilde çalışırız"

Devlet Bakanı Amil Artus daha sonra da ABD Büyükelçisinin kendisiyle görüşmeye geldiğini, kendisinin "pro Menderes" olarak tanındığını, ancak bunun doğru olmadığını, kendisinin "pro Türk" olduğunu söylediğini belirtir. Artus, ABD Büyükelçisinin şu sözlerini aktarır: "O hükümet gitti. Sizinle de aynı şekilde çalışmak vazifem icabıdır. Size hükümetimin yapabileceği en büyük yardımları yapmak gayemizdir."



Said-i Nursi'nin cenazesi Isparta'ya naklediliyor

8 Temmuz 1960 tarihli Bakanlar Kurulu Toplantısında Said-i Nursi'nin cenazesinin nakli tartışılır. İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu, Said-i Nursi'nin Konya'da yaşayan kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un dilekçe ile cenazenin yakınlarında bulunan Emirdağı ya da Isparta'ya naklini istediğini aktarır ve Emirdağı'nı önerir, çünkü Isparta'da Nurcular fazladır. Cemal Gürsel de Konya Valisi'ne bu konuda kendisinin talimat verdiğini belirtir. İçişleri Bakanı Kızıloğlu, cenaze nakil işlemine kardeşinin de katılacağını, daha sonra basına da haber vereceklerini belirtir. Gürsel ise basına nakil işlemi bittikten sonra haber verilmesini söyler. Kızıloğlu 3 gün sonra yapılacak toplantıda Said-i Nursi'nin cenaze nakil işleminin uçakla Diyarbakır'a, oradan da Isparta'ya taşındığı bilgisini verir.

Tutuklu Kürtler için özel mahkeme ve tehcir fikri

Kızıloğlu daha sonra toplantıda "Kürtçülük" meselesini açar ve tutuklu 191 kişinin dilekçelerini okur. Bu konuda yapılan çalışmalar hakkında bilgi veren Kızıloğlu, bu kişilerin tehcire tabi tutulması durumunda sahip oldukları malların istimlakıyla ilgili yaşanacak sıkıntıları belirtir. Ayrıca seçimlerden sonra gelecek hükümetin haklarını iade yoluna gitmesi durumunda yeniden sıkıntılar yaşanacağını ifade eder. Bu nedenle üyeleri özenle seçilen siyasi bir mahkemenin Sivas'a gönderilmesini ve tutuklulukar içindeki 80 kadar idealist aktivistin tespit edilerek, bunların 5-10 sene mecburi ikamete tabi tutularak, birer ikişer Çorum, Yozgat, İzmir, Balıkesir, Bursa, Manisa ve Antalya gibi yerlere gönderilmesini önerir.

Devrik bakanların malvarlığı ve yolsuzluk tartışması

Toplantıda devrik Demokrat  Parti hükümetinin üyelerinden Ahmet Salih Korur, Hasan Polatkan ve Refik Koraltan'ın 1950'den sonra edindikleri mülkler de görüşülür. Cemal Gürsel, "Bu heriflerin mallarını gördünüz mü?" diye sorar; Amil Artus ise listeyi okur. Milli Eğitim Bakanı Fehmi Yavuz söz alır: "Ben şehircilik okuttuğum için bilirim. Bu her iktidarın zaafıdır. Yarın bizim için de böyle neşriyat yapabilirler. Jansen, Ankara şehrinin imar muvaffakiyetini, işi şarta bağlamıştır: 'İmar, kuvvetli ellerde bulunduğu ve bir de arsa spekülasyonu önlendiği takdirde, güzel bir imar yapılabilir...' Bence birinci şart tahakkuk etmiştir. Atatürk'ten ve Nevzat Tandoğan'dan daha kuvvetli şahıslar bulunamaz. Fakat arsa spekülasyonu önlenememiştir. Bu işi, maalesef 1925-1926'dan sonra Halk Partililer yapmıştır. Onlar otuz senede yapmış... Bunlar ise üç senede yapmaya kalkmışlardır. Bu, hırsızlık da sayılmaz. Çünkü mal alıyorsunuz ve nihayet, beş on sene sonra aldığınız mal yüz misli kıymetleniyor." Dışişleri Bakanı Selim Sarper, "Ben otuz senelik devlet memuruyum. On altı sene en yüksek maaşı aldım. Hala ne bir evim var ne de bir arsam" der. Toplantıda ayrıca Demokrat Parti iktidarıyla ilişkili başkaca isimlerle ilgili maddi suistimal ve yolsuzluk konuları da gündeme gelir. Gürsel ayrıca toplantıda bakanlıklarda yürütülen "temizlikte" küçük memurlara dokunulmaması talimatını verir.


Toprak reformu tartışması

11 Temmuz 1960'daki Bakanlar Kurulu Toplantısında tarım ürünlerinin fiyatları uzun uzun ele alındıktan sonra Ticaret Bakanı Cihat İren, toprak reformu meselesini gündeme getirir. Bu konunun Milli Birlik Komitesi sözcüleri tarafından da dile getirildiğini hatırlatarak, feodal yapıdan ve dinin egemenliğinden bahsederek, bu reformun önemine değinir. İren, bu konuyu bir bilim heyetine incelettirmeyi ve ardından da anayasaya koymayı önerir. Cemal Gürsel de söz alır ve "Anayasaya koymak lazımdır. Bir adam on tane köye sahiptir. Adam, o köyde oturur; her şey ağanındır. Ağa kızdığı zaman içindekileri kovabilir. İnsan hakları üzerine titreyen bir idarenin, böyle bir rejimi asla kabul etmemesi lazımdır" der. Ulaştırma Bakanı Sıtkı Ulay, Mısır'daki toprak reformu örneğini aktarır. Devlet Bakanı Şefik İnan, kadastro geçirip toprakların köylüye dağıtılmasını önerir. İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu, büyük toprak sahipliğinin batıda olduğunu, toprak reformu uygulamasının "Mersin-Samsun hattının doğusu" ile sınırlı tutulmasını önerir. Büyük çiftliklerin parçalanması durumunda tarımsal üretimde meydana gelebilecek düşüşleri Macaristan'dan örnek vererek anlatır. Tartışma bir süre daha devam eder ve ertelenir. 

Kabinede sosyal devlet-sosyalizm tartışması

15 Eylül 1960'ta IMF ile ilişkiler, borç durumu, alınacak kredilerle ilgili görüşülen toplantıda ilginç bir tartışma dikkat çekiyor. Ekonomide devletin rolü, sosyal devlet meselesi tartışılıyor. Toplantıya başkanlık eden Cemal Gürsel, kömür, demir sanayi ve Devlet Demir Yolları gibi işletmelerin devlette olması gerektiğini, diğerlerini ise özel girişimcilere terk etmek "zorunda" olduklarını söylüyor. Dışişleri Bakanı Selim Sarper ise, şunu söylüyor: "Biz 'sosyal devletiz' veya 'devletçiyiz' derken, bunun mana ve şumûlünün taayyün etmiş olması lazımdır. Bundan sonra 'sosyalist bir devlet teşekkül edecektir' diye, herkeste bir tereddüt hasıl olmuş... Bunun reperküsyonlarını vergi bakımından görmekteyiz. Bir tenezzül mevcuttur. 'Eğer hususi sektör ve hususi sermaye akümülasyonu artarsa, bunların hepsi hususi sektöre aktarılacaktır' denilirse, yerinde olacaktır." Gürsel ise, özel girişimciliğin geliştiğini, artık herkesin fırsat kolladığını söylüyor ve Karabük Demir Çelik Fabrikası için "bizim belamızdır" ifadesini kullanarak, "Eğer hususi bir teşebbüs çıksa ve bunu işletecek kabiliyet ve ciddiyette olsa, onu dahi devredebiliriz. Müzakereler esnasında bunlar da ileri sürülebilir" diyor.


Kürtler için İnkılap Mahkemeleri kurulması

3 Ekim 1960'ta toplanan Bakanlar Kurulu'nda ele alınan konulardan biri ise İnkılap Mahkemeleri'nin kurulmasına ilişkin kanun tasarısı görüşülür. Cemal Gürsel, "Kürtçülük" davasından Sivas'ta tutuklu bulunanlarla ilgili hala bir şey yapılamamış olmasına kızar. Ancak diğer üyelerden bazıları bu mahkemelerin kurulmasının yaratacağı sıkıntıları aktarır, Gürsel ve İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu, kurulmasının gerekliliğinde ısrar eder. Kanun taslağının Milli Birlik Komitesi üyelerine söz atanların bile bu özel mahkemelerde yargılanmasını içeren maddeleri bulunduğunu söyleyen Fehmi Yavuz itiraz eder. Adalet Bakanı toplantıda bulunmadığı için tartışma sürmez. Ancak bir sonra yapılan 11 Ekim 1960'taki  toplantıda konu yeniden açılır. İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu, Kürtçülük davasından tutuklu bulunanlarla ilgili 401 ailenin Batı'ya sürgüne gönderilmesiyle ilgili kanun taslağı hakkında bilgi verir; taslağın demokratik olmadığını ancak gerekli olduğunu söyler.  Adalet Bakanlığını üstlenen Amil Artus da taslak hakkında konuşur daha sonra Cemal Gürsel, "Kürtçülük" davasının tarihsel gelişimini kendi bakış açısından anlatır, meselenin Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu'nun Türkiye'den ayrılmak istenmesi planlarına uzandığını ileri sürer; Rusya'yı, ABD'yi, Fransa'yı suçlar. Gürsel, DP iktidarının da bu meselenin başını çeken kişilere imtiyazlar tanıdığını ve Rusların amaçlarına uygun çalışmalarına yardım ettiğini iddia eder. DP iktidarında Devlet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Celal Yardımcı ile Ankara Belediye Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan Atıf Benderlioğlu'nun isimlerini anar. Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde bu konuda DP iktidarını uyardığını söyleyen Gürsel, devrik iktidarı oy almak için doğuda şeyhler ve ağalar ile işbirliği yapmakla suçlar. Gürsel, şu ifadeleri kullanır: "Oranın on, on beş sene sonra tamamıyla elimizden gitmesi ihtimaline bu kadar lakayt kalmışlardır. Fakat eğer Türk milleti bu Küçük Asya üzerinde yaşayacaksa, şarkın muhakkak sağlam bir surette elimizde bulunması lazımdır. Bu, cebri bir tasarruf değil, bir haktır. Çünkü, şarkta Kürt diye ayaklandırılmak istenen adamların en az yüzde 80'i Türk asıllıdır. Fakat şimdiye kadarki hükümetlerin alakasızlığı oradakileri Kürt yapmıştır." Bu tasarıyla ilgili görüşmelerde doğulu hakim, savcı ile öğretmen gibi devlet memurlarının doğuda görevlendirilmemesi de konuşulur ve bu konuda ilgili kurumlara talimatlar verildiği belirtilir.

"Hazreti Muhammed, Türk asıllı Kureyş kabilesindendi"

Toplantıda daha sonra söz Şiilik, şafilik ve Alevilik ile tarikatlara gelir, sürgünlerle ilgili kanun taslağına bu konularda faaliyet gösterenlerin eklenmesi de istenir. Milli Savunma Bakanı Fahri Özdilik bu konudaki ayrılıkların yarattığı sıkıntılara değinir. Cemal Gürsel de bu konuyu anayasaya koydurduğunu, artık memleketin mezhep ayrılıkları ve düşmanlıklarından kurtulacağını ifade eder. Konuyla ilgili araştırmalar yaptırttığını, bu çerçevede Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun Alevilik diye bir kitap yazdığını söyler: "Bizde Ali bir kahraman olarak tanınır. Fakat onlarda yalnız bir Türk kahramanıdır. Tarihi tetkikler, Hazreti Muhammed'in Türk asıllı Kureyş kabilesinden olduğunu göstermektedir. Şarkta bir Kureyşan aşireti vardır. Aslı Kureyş aşiretidir. Demek ki, bu aşiretin bir kısmı buraya gelmiş, bir parçası da Arabistan'a gitmiştir. Ayırıcı bütün faktörleri ortadan kaldırmak vazifemizdir."

"Aleviler, Diyanet'te temsil edilmeli"

Devlet Bakanı Hayri Mumcu, "Kürtçülük" meselesinin, Alevilerin ihmal edilmiş olmasına bağlar ve  Diyanet İşleri Başkanlığı'nda temsil edilmeleri  durumunda sorunun çözüleceğini söyler. Cemal Gürsel de Diyanet İşleri Başkanlığına "dini bütün incelikleriyle bilen, tam bugünkü düşünceleri temsil eden, fevkalade kültürlü" genç bir profesörü tayin ettirdiğini söyler. Gürsel, şöyle devam eder: "Kendi seviyesindeki adamlarla orayı donatacaktır ve neticede bir asır evvelki alemi terk edip, din müessesesini tam istediğimiz cihetlerden kurmuş olacağız. Bu iş için din kitapları da hazırlatıyoruz. Bunlar, Türkçe din esasları verecektir ve namazda okunacak sureleri Türkçe yapacaktır. Zamanı geldiğinde bu meseleyi bıçak gibi keseceğim. Hiç bunun şakası olmayacaktır. Hatta buna ait planım da vardır: İmralı adasını boşaltacağım ve bu yobazlardan kıpırdayanı oraya koyacağım. Kitlenin çoğu, İslamiyetin ne olduğunu bilmez. Çoğu namaz kılar ve 'Elhamdülillah Müslümanım' der. Millet olmanın vasıfları arasında din birliği de vardır. Ben mezheplerin hepsini aynı dinden kabul ediyorum. Hiç kimsenin diğerinin mezhebine müdahalesini kabul etmiyorum."

"İnkılap Mahkemeleri kurmaya gerek yok"

8 Ocak 1961'deki toplantıda İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu uzunca bir değerlendirme yapar ve 7-8 aylık bir sürede 30 milyon nüfuslu bir ülkede 250 civarında basit adli olayın meydana gelmiş olmasının önemsiz olduğunu belirtir, "53 kişinin büst tahrip etmesi, ileri geri sözler söylemesi, İnkılap Mahkemelerini kurmak için sebep teşkil etmez" der; TCK hükümlerinin yeterli olduğunu, yetersizse bile bir tadilat yapılabileceğini belirtir.


Laiklik tartışması

8 Şubat 1961'de Milli Savunma Bakanı Muzaffer Alankuş'un başkanlığında yapılan toplantıda irtica ile mücadele ve laiklik konusu ele alınır. Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunun bulunmasının aslında bir çelişki olduğunu söyleyen Devlet Bakanı Hayri Mumcuoğlu, "ezanın Türkçe okunması ve Kuranın namazda Türkçe okutulmasının zorunlu tutulacağı" şeklindeki beyanatlara da cevap verir ve Diyanet İşleri Başkanlığının radyo yayınında Ramazanda Kuranın okunmasından sonra Türkçe izahının yapılacağını söyler. Tarım Bakanı Osman Tosun, "Dinsiz bir toplum tasavvur edemeyiz ama..." der ve radoyda Kuran okutulmasının yanlış olduğuna işaret eder. Bu toplantıdan 9 gün sonra Ramazan ayı olacağı için tartışma sıcaktır. Maliye Bakanı Kemal Kurdaş da devlet laikse, ne radyosunun ne de başka bir mekanizmasının bu işe karışmasının doğru olacağını söyler. Sanayi Bakanı Şahap Topçu, radyoların sadece Hanefi mezhebinin yayınını yapacak olmasına karşı çıkar ve diğer mezhep ve dinlerin de o zaman yer verilmesi gerektiğini ifade eder. Basın Yayın ve Turizm Bakanı Cihat Baban ise , "Laik devlet din düşmanı devlet demek değildir. Fakat vatandaşın vicdanına baskı yaypan bir devlet de değildir" diyerek, konunun anayasaya konulmasını ister. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığına ilişkin tartışmalar sürer.

Hakimlerin tasfiyesi tartışması...

14 Şubat 1961'deki Bakanlar Kurulu Toplantısı'nda hakim ve savcıların durumu ele alınır. Adalet Bakanı Ekrem Tüzemen, hakimlerin emekliye ayrılmasının Adalet Bakanının yetkisinde olmasının doğru olmadığını, bunun suistimallere yol açacağını aktarır. Bir de mevzuatta yer alan, hakimlerin görevli oldukları yer dışında da yetkiyle çalıştırılabileceklerine ilişkin bir hükmü gündeme getirir ve bunun kaldırılmasını ister. Çünkü bu yolla istenmeyen hakimlerin görev yerlerinin değiştirildiğini ifade eder. Temsilciler Meclisi'nde kendisine DP iktidarında siyasete alet olan hakimlerin tasfiyesi ile ilgili soru yöneltildiğini aktaran Tüzemen, 27 Mayıs'ın akabinde tasfiyeler olduğunu ancak tasfiyeye gidilmesini doğru bulmadığını belirtir ve şunu önerir: 

"Mesela Anayasa ile Yüksek Hakimler Şurası' diye bir heyet teşkil ediyoruz. Hakimlerin terfi, tayin ve nakillerini bu şura yapacaktır. Bu şuraya temyizden, askeri temyizden ve üniversiteden elemanlar alınacaktır. On sekiz kişilik bir kuruldur. Binaenaleyh yapılmakta olan anyasaya geçici bir madde konulur ve anayasa ile ve hakimler kanunu da hazırlandıktan sonra, Yüksek Hakimler Şurası, bütün hakimlerin durumlarını, sicillerini tetkik eder ve tasfiyesi icap edenleri tasfiye, kalanları tayin eder. Bunu yaparsanız hislerden azade bir yönde neticeye ulaşmış olursunuz."

Necmettin Erbakan Bakanlar Kurulu'na brifing veriyor

4 Mart 1961'deki Bakanlar Kurulu toplantısına katılan isimlerden biri ise çok dikkat çekici: İTÜ Makina Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necmettin Erbakan. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı emekli Orgeneral Fahri Özdilek'in başkanlık yaptığı toplantıya katılan geleceğin Milli Görüş hareketinin lideri Erbakan İstanbul'daki motor fabrikasının kurucularından olması sıfatıyla ve yeni kurulmakta olan Sanayi Bakanlığı'nın Kurucu Heyet Başkanı olarak toplantıya katılır ve brifing verir. Devlet Planlama Teşkilatı'nın çağrısıyla 2. Cemal Gürsel Hükümetinin 67. Bakanlar Kurulu Toplantısı'na katılan Erbakan, sanayinin teşviki ve korunması kanunu hakkında uzunca bir konuşma yapar. Ardından da Türkiye'de otomobil üretimi üzerine bir sunum gerçekleştirir. Erbakan, Bakanlar Kurulu'na bir de motor, yedek parça ve dişli imalatına ilişkin çeşitli fabrikalarda çekilmiş bir filmi de izletir. Erbakan ardından çeşitli bakanların sorularını da yanıtlar. Erbakan, Türkiye'nin hangi çeşit motorlara ihtiyacı olduğunu tespit etmek için piyasa talepleri konusunda Merkez Bankası'ndan istedikleri bilgiye, "devlet sırrıdır" diye yanıt verilmesinden de şikayet eder. Bu sunumdan memnun kalan Milli Savunma Bakanı Özdilek, Erbakan'dan ayın sunumu bakanlığında da yapmasını ister; Erbakan ise, "Başüstüne, memnuniyetle" diye yanıt verir.



Haber: Süleyman Arıoğlu / Cnnturk.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.