'CEMAAT'İN EN BÜYÜK HATASI!..
Gündemdeki birbirinden çarpıcı konular ve çok özel açıklamalar sadece HUKUKİ HABER’de…
- 17 ve 25 Aralık’ın ardından yargıya bir müdahale oldu mu? HSYK seçimlerinde neler yaşandı? Türkiye’de hukuk nasıl bir hal aldı?

- Devletin içinde gerçekten bir ‘Paralel’ yapılanma var mı? 

- Kapanan 17/25 Aralık yolsuzluk dosyaları gelecekte tekrar açılır mı? Bu dosyaların uluslararası mahkemelerde bir karşılığı var mı? 

- Cumhurbaşkanına hakaretin cezası nedir? Fethullah Gülen’in iadesi mümkün mü?

- 1980 yılında ABD ile Türkiye arasında yapılan gizli anlaşma neydi?

- Ekrem Dumanlı’nın mahkemedeki  görüntülerini kim sızdırdı?

-Cemaatin en büyük hatası neydi?

RÖPORTAJ: MEHMET ALİ AY / HUKUKİ HABER

İşte Prof. Dr. Ersan Şen’le yaptığımız çok özel röportajın ilk bölümü... 


17 ve 25 Aralık’ın ardından yargıya bir müdahalenin olduğunu düşünüyor musunuz? 
“17/25 Aralık” adıyla bilinen soruşturmalardan sonra yargıya müdahale edildiği doğrudur. Bu müdahale gördüğümüz kadarıyla siyaseten yapılmak istendi, ancak yeterli olmadığı için HSYK üzerinden veya hükümet kendi imkanlarını kullanarak Hükümet o müdahaleyi yapmak istedi.  O noktada yaşanan bazı hukuki sorunlar vardı ki, bunlardan Hükümetin haklı olduğu hususlar da vardı. Hükümet, 6526 sayılı kanunu Meclis üzerinden çıkarıp yürürlüğe koymak suretiyle 6 Mart 2014 tarihinde en etkili müdahalesini yaptı. Bu meşhur Ceza Muhakemesi Kanunu değişiklikleriyle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasını sağladı. Şimdi de 6572 sayılı Kanunla bu değişiklerden bazılarını geri aldı, yani iş yap-boz tahtasına döndü. Çünkü ayar bozuldu, zamanında Ceza Muhakemesi Kanunu doğru uygulanmadığından ve etkin hukukilik denetimi yapılmadığından, “Panik Kanunu” diyebileceğimiz 6526 sayılı Kanunla sadece özel yetkili ağır ceza mahkemeleri kaldırılmadı, Kanunun özüne de müdahale edildi. Bu olmadı elbette, olmadı da, bu defa soruşturmalar yapılamaz hale geldi, bu Kanun değişikliğinden kısmen dönüldü, bu defa da Anayasaya karşı suçlar ile Devlete karşı suçlarla ilgili kişi hak ve hürriyetlerine müdahale alanı genişletildi. Anlayacağımız, temel bir kanun olan Ceza Muhakemesi Kanunu çok kısa sürede birçok kez değiştirildi, kimisine göre bu Kanunun sert uygulamaları yumuşatıldı, kimisine göre soruşturmalar müdahale edildi, kimisine göre de yargı yetkisini aştı, amaç başka idi, yani nereye çekersen, ancak bir doğru var ki, kanunlar, uygulama, hukuk güvenliği hakkı ve adalet yara aldı, umarım bunlar son olur. Bir ülkede hukukun üstünlüğü, yani yargı ve siyaset birbirine karışmadıkça ve insanlarda da hukuk bilincine sahip oldukça işler yürür, bunlar olmazsa hukuki güvenlik de olmaz.  

   
İĞNE KENDİLERİNE BATMADIĞI İÇİN…
Hükümet mensupları ve Hükümetin başı olarak Başbakan, bu hukuki sorunların ve özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ile savcılarının hukuka aykırı tasarruflarını daha önce bildiği halde, o dönemde iğne kendilerine batmadığı için ses çıkarmadılar, itiraz etmediler ve bunlardan yararlandılar.  Orada gerçekleşen kişi hak ve hürriyetlerine yönelik ihlallere, basit usul veya yargılama aykırılıkları gözüyle bakılarak, “hukuk devleti” ilkesi 2007 yılından itibaren Türkiye’de birçok şüpheli ve sanık bakımından yara aldı, hukuk ve yargı yetkisi kullanılmak suretiyle özellikle “siyasi suç” olarak nitelendirilebilecek iddialarla insanlar mağdur edildiler. Yargıya kanun değişiklikleri ile müdahale edildi. Bu müdahale gereklimiydi? Genel manada gerekliydi. 

'HÜKÜMET BURADA KESMEK İSTİYOR'
Bu değişiklikler özel manada; eğer Hükümet kendi mensuplarını ve yandaşlarını, iş dünyasını ve müteahhitleri korumak için yapıldıysa özel yarara hizmet etmiştir, ancak başkalarına da hizmet etti. Bu hizmetin kapsamı henüz geniş olamadı, etkileri devam ediyor. Ancak Hükümet bunu kesmek istiyor. 6572 sayılı Kanun, yakın zamanda 6 mart 2014 tarihinde çıkarılan 6526 sayılı Kanunun yumuşaklığını sertliğe dönüştürüp bozulan sokağı, düzeni tekrar yerine getirmeyi öngören çabayı gösteriyor. Kanun değişiklikleri ile yargıya müdahale, yargıyı Hükümetin etkisine sokmaya yönelikse bunu kabul etmek mümkün değildir. Bu değişiklikler, yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına hizmet edecekse, evet olağan değişiklikler değil, ama işe yarayabilirler. Yargı erki; siyasetin, Hükümetin, hatta Devletin yargısı olamaz, sadece Milletindir. Kanunlar yap-boz tahtasına dönüştürüldüğü için, toplumsal inanç ve adalet anlamında istenilen sonuçlara ulaşılamamaktadır. Gidişat, bu ulaşma çabasında samimiyeti sorgulamaya neden olmaktadır. İnsanlarımız da böyle bir çaba içerisinde olamıyorlar, böyle bir hukuk kültürümüz yok. Türk Yargısı paralel yapıdan bir an evvel kurtarılmalı, bağımsız ve tarafsız, Millet adına, hukukun evrensel ilke ve esaslarına göre hareket eden yargıya sahip olmak gerektiği söyleniyor. Tamam bu istek doğru, ancak bunu yaparken de kırıp dökemezsiniz, insanları ve yargı mensuplarını temelsiz ve delilsiz yaftalayamazsınız, kendinize de pay çıkaramazsınız. 

Peki normalleşme ne zaman başlar? Sokağın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hükümet şunu gerçekleştirmek istiyor; o tehlike geçtiyse, HSYK’da değiştiğine göre artık normalleşmemiz lazım diyor. 80 milyonluk toplumun yaşadığı ülkenin Doğusu ve Güneydoğusu kaynıyor. Mafya tarzı insanlar sokaklarda cirit atıyor. Eğer can ve mal güvenliğini sağlayamazsak ve bozulma devam ederse, kuralları yumuşatmaya devam edersek ve istikrarlı uygulama getiremezsek bunun etki-tepkisi sert olur, bu defa da kişi hak ve hürriyetlerinin korunması için değiştirilen kanunlar aşırı yumuşatıldıkları için hukuk düzenini bozacak ve ters etki doğacaktır. Hükümet bu endişe içerisinde,  o nedenle yeni değişiklikleri yapmak istediler. Ama bunu anlatmak zor; “bu hatalar yeni değildi, 2007 yılından bu taraf vardı, o zaman niye müdahale etmedin?” diye insanlar da soruyor. Cevabı zor bir soru. Siz çıkıp da “evet hukuk devletiyiz, fakat darbeleri önlemek için yapılması gerekti” diyemezsiniz, çünkü yeni aykırılıkların kapısını açarsınız. Ayrıca; “2007 yılı soruşturma ve davalara rağmen Hükümet hala darbe tehdidinden bahsediyor, o zaman bunlar işe yaramadı mı?” diye de sorarlar. Hakikaten birçok karmaşıklık ve tuhaflık var, o zamanın destekçileri, şimdi mağdur edildiklerini söylüyorlar. Hukuk, siyaseti ve gücü takip etmemeli. Basın dahil herkes, kanun ve uygulamada bizim 25 topladığımız hukukun evrensel ilke ve esaslarını desteklemeli, kim için olursa olsun. İşte çıkış kapısı böyle bulunur ve normalleşme başlar. Mesele yalnızca MİT Müsteşarı ve 17/25 Aralık dosyalarına ilişkin süreçlere sıkıştırmamalı, insanların feryat ve şikayet ettiği tüm siyasi dosyalar, olağan ve olağanüstü kanun yolları işletmek suretiyle incelenmeli, varsa hatalar giderilmeli ve sorumluları da tespit edilmelidir. Bu araştırmalar, “cadı avı” mantığı ile değil, bağımsız ve tarafsız yargı mensupları eliyle yapılmalıdır. Belirmeliyiz ki en önemlisi, hukuka aykırı yol ve yöntemleri kullanmaktan, hukuka aykırı delil toplamaktan, “kanun/polis devleti” mantık ve uygulamalarından, Anayasa m.38/6’nın açık hükmüne rağmen hukuk aykırı delilleri kullanmaktan, keyfi, dayanaksız, somut delilsiz tutuklama ve mahkumiyet kararlarından vazgeçmeliyiz. Maddi hakikate ve adalete ulaşma gerekçesiyle her yöntem doğru görülemez. İnsanların niyetleri değil, somut delillere dayandırılan suça konu eylemleri yargılanabilir, bunun da yolu hukuktan geçer.  Ayrıca biz, günah yargılaması değil, ceza yargılaması yaparız.
Buna ek olarak; yargıya güven duyulduğunda, bağımsız ve tarafsız yargıya sahip olduğumuzda, dokunulmazlık zırhını sadece yasama dokunulmazlığı ile sınırladığımızda, “yargıya güvenmiyorum”, “bun öz denetimimi yaparım, savcıya, hakime ne gerek yok” gibi tuhaf sözlerle hukukilik denetimden kaçmadığımızda normalleşme başlar. “Ben yargıya güvenmiyorum” diye başlarsak, karşınızdaki de “ben de sana güvenmiyorum” der, bunun sonu yok, herkes yargıdan kaçmak için bahane üretir. Bunun adı “hukuk devleti” olmaz, bağımsız ve tarafsız bir yargının olmadığı yerde kimse kimseye güvenmez. Keyfi hareket eden yargı ne kadar yanlışsa, iktidarın istediğini yapıp tarafsızlığını kaybeden yargı da bir o kadar yanlıştır. 
İfade hürriyetini destekliyor görünüp de, her söyleneni ceza yargısına taşımaktan da vazgeçmeliyiz. Ülkenin gerçekten ama gerçekten özgür basına ihtiyacı var, korkan, yazamayan, sırf birisi adına hareket eden, çıkarını orada gören basın olmamalı. “Özgür basın”, sadece kamu otoritesinin baskısı ile yıpratılmaz, tarafsız olmayan, meselelere bir yönü ile bakan, ideolojik hareket etmek zorunda kalan basın da özgür basın olamaz. 
Gerçekten bir Paralel Yapılanma var mı? Ya da bunun varlığına inanan AK Parti iktidarı bunu ne zaman fark etti?
Devam eden bir endişe var görünüyor; o da “paralel yapılanma”. Bu yapılanma, Devletin içinde yer alabilir, ayrı bir yapılanma olarak da güç elde edebilir. Bugün Yargıtay Kanunu’nda, Danıştay Kanunu’nda, muhtelif kanunlarda değişiklik yapılmasına baktığımızda görünür sebebi; Yargıtay ve Danıştay’da iş yoğunluğu, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da “soruşturmalar ve kovuşturmalar iyi gitmiyor, sokak hukuk, adalet istiyor” diyorlar. Genel gerekçeleri doğru, Devlet içinde paralel yapılanma olmaz, onu durdurmak için bu değişikliklere ihtiyaç var. 2014 Mart ayı düzenlemeleri onun içindi. Bu iyi işletilirse, iyi sonuçlar alınılabilir. Ama bunu sübjektif hale getirip, kendin için kullanırsan, o zaman bu senin işine yarayacak, ama sokağın işine yaramayacak.
80 milyon toplumun kodlarıyla oynamak iyi sonuçlar vermez. Eğer bir kanun koyarken bunu vatandaş için yaptığını hissettirmezsen vatandaş bu kanunu kendi işin için koyduğunu anlar ve söyler. 
'ASIL PARALEL YAPILANMA PKK’DIR'
Türkiye paralel yapılanma sadece “cemaat” yapılanması ile sınırlı tutulamaz. Türkiye’nin bence en ciddi sorunu terör tehdidi ve eylemleri, bazı insanların bununla sonuç alınabileceğine olan inancı, etrafında insan toplaması ve bu inançla güç elde etme çabasıdır. Cemaat iddiasıyla ortaya çıkarılan yapılanma dışında bu da bir sorundur, çünkü sivil toplum kuruluşları Devletten talepte bulunurlar, Devlete talip olmazlar. Türkiye’nin son 30-40 yılında Devletin içinde yer alan veya karşısında olan bazı yapılanmalar var. Muhtelif yerlerde bulunmaktadırlar. Ama “paralel yapılanma” dediğinizle birlikte hareket ettiniz. Elbette birlikte hareket ettiniz diye de yanlışa devam etmek doğru değil. Hukukun gösterdiği yol ve yöntemle durduracaksınız. Burada iki tarafın da sorumluluğu var. Ama bizim ayakta tutmamız gereken kamu kudreti kullanıcısı Devlet ve meşru yönetimdir. Ama Devlet de bir noktayı gözardı ediyor, oda PKK yapılanması. Asıl paralel yapılanma PKK’dır. Devlet meydanı boş bırakmaz, bırakamaz. Kime? Her türlü illegal yapılanmaya. Dinini, kültürünü yaşayacaksa tamam, ama ötesi olmaz. Devletin amacı bu ötesini durdurmaksa haklıdır. Değilse onun da karşısındayız. Türkiye’nin neresi olursa olsun sokakları, caddeleri suç ve terör örgütlerine, çetelere teslim edemeyiz. Can ve mal güvenliğini korumak Devletin temel vazifelerindendir. Bunu yaparken de, insanlara dilediği gibi davranamaz. İşte esas olan, bu ince çizgiyi bulmak ve devam ettirmektir.
'ÇÖZÜM SÜRECİ ÜMİT EDELİM ÇÖZÜLME SÜRECİ OLMAZ'
Devletin bende oluşturduğu en önemli tereddüt terör örgütüne karşı gösterdiği hoşgörüdür. Çözüm Süreci ümit edelim çözülme süreciyle sonuçlanmaz. Polisin, askerin, savcın, hakimin görev yapamaz duruma geldiyse, sen o bölgede etkinliğini kaybettiysen o zaman sorgulanırsın. Ciddi sorun var, paralel yapılanmayı sağda solda arıyorlar. Birilerini somut kanıt olmaksızın yaftalamak doğru değil.  “Çözüm sürecini baltalamak isteyenler sokakta olay çıkarıyor” düşüncesini asla kabul etmiyorum.  O olaylar neden hep belirli yerlerde oluyor. Türk vatandaşlığından bahsetmek maalesef bazıları için neredeyse ayıp olarak telakki edilecek kavram olarak kabul ediliyor. Efendim çözüm sürecini istemeyen birileri sokağı körüklüyor. Peki kim bunlar bul, çıkar yargıla, işin ciddiyetini kaybetme.
 
17/25 Aralık dosyaları gelecekte tekrar açılır mı?
Savcılığın dosyaları yeni delillerin ortaya çıkmasıyla açılır. Belki bireysel başvurular sonrasında “etkin soruşturmama” iddiası ile açılabilir. Belki siyasi zemin gereği çok sonra, fakat bu o zaman hukuki olmaz. Takipsizlik kararlarını “yok” sayamazsınız. Anayasa Mahkemesi, bakanlarla ilgili “Yüce Divan” sıfatıyla yetki alsa da kendiliğinden açamaz. Yine de Anayasa Mahkemesi’nin sağı solu belli olmaz. Yüce Divan sıfatıyla o dosyalara müdahale etmeye çalışabilir, ancak soruşturma geçiren insanları yargılayamaz da belki etkileyecek hareketler yapabilir. Anayasa Mahkemesi, “Yüce Divan” sıfatıyla Başbakanı, bakanları, vatana ihanet ettiği iddiasıyla TBMM gönderirse Cumhurbaşkanını, kuvvet komutanlarını, Genelkurmay Başkanını yargılar. Elbette Yüce Divan yargılaması keyfi olamaz. Şekli, Anayasanın 138 ve 148. maddesi ile Anayasa Mahkemesi Kanunu’nun 57, 58. maddelerinde ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda çizilmiştir. 

Kapatılan 17/25 Aralık dosyalarının uluslararası mahkemelerde bir karşılığı var mıdır? 
Hayır olmaz. Sadece AİHM’e gidilebilir. Tabi önce AYM’ye gitmeniz lazım. İç hukukta olan bu tip fiilleri dışarıda kimse yargılayamaz. Öyle bir yetki yok, ancak içeride tekrar açılmasını sağlarsınız. Bunun yolunu da Ceza Muhakemesi Kanunu göstermiştir.

CEMAATİN EN BÜYÜK HATASI…

Cemaatin en büyük hatası şu oldu. Cemaat hukuktan şaştı. Siyasal İslam’a soyundu. Devletten talepte bulunmadı, devlete talip oldu. Kendini devlet gibi gördü. Baskı yapıyorsun, aleyhte olanları yakıyorsun. Senden olup olmadığına bakıyorsun. İşte tüm bunların sonucunda da yaşadıklarımız oluyor. Ondan sonra da orada bağırırsın demokrasi, özgür basın diye, keşke daha önce bağırsalardı, taraf olmasalardı, yapılan haksızlıkların karşısında dursalardı…  Son zamanlarda yapılanlar da yanlış, usul hataları var. Davet edersin gelir. Tutukla, aylarca davasını açma, şimdi bir de yeniden gelen gizlilik yetkisi ile soruşturma dosyalarını savunmadan gizlemeye devam et… Bence esas olan, cemaat veya bir topluluğun değil, vatanın, milletin iyiliğidir. Bence millet olma bilinci kaybedilmemeli, feda edilmemeli, milletin yararları gözetilmeli, o milletin adı da Türk Milleti’dir. Bu bir ırk anlayışı değil, ulus olma bilincidir, ayrışmamaktır.  Aynen Alman, İtalyan, İngiliz, Fransız milletlerinde olduğu gibi. Irkın, dinin, mezhebin farklı olabilir, fakat bir millete ait olmakta bir yanlışlık yoktur. Esasen doğru olan da budur, farklı kimlikleri ayrıştırıcı sebep olarak kullanmakla bir yere varılamaz. Herkes eşit hak ve hürriyetlere sahipse, Ülkenin ismini, vatandaşlık adını, resmi dili sorun yapmamak gerekir. Sorun yapsan da bir yere varılmayacağı ortada. Birlikte yaşamak istiyorsak, mantıklı ve uzlaşmacı hareket etmek zorundayız. Ama bu zorunluluk herkes için geçerlidir. “Ezildim” diyerek sürekli farklı muamele bekleyemezsin. Ona bakılırsa, Türkiye’de birçok insan ezildi, ama kavga çıkarmıyorlar, sorunların çözülmesini bekliyorlar, sabırla.      

(Röportajın devamı yarın ve çarşamba günü yayınlanacaktır...)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.