DÜNDAR VE GÜL'ÜN GEREKÇELİ KARARINDA DİKKAT ÇEKEN DETAY

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 64 sayfalık kararında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlaline ilişkin verdiği karara da değinildi.

Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olmasının gerektiği ifade edilen gerekçeli kararda, " İşin esası itibariyle bireysel başvurunun konusu olmayan ve ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama sonucu ortaya çıkacak olgular ve maddi gerçekler Anayasa Mahkemesi tarafından irdelenecek hususlar değildir.

Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruda üstlendiği yargı görevi ve denetimden dolayı devam eden yargılamalarla ilgili olarak kendisine yapılan başvuruların maksadını aşacak şekilde işin esasına girmeme kuralına bağlı kalması gerekmektedir. Maddi vakıa ve delil değerlendirmesi yapmamalıdır. Anayasa Mahkemesi yerel yargı makamını etkilemeye elverişli kanaat de bildirmemelidir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM ile maddi hakikate ulaşmayı amaçlayarak ceza yargılaması yapan mahkemenin usullerinin birbirine karıştırılmaması gerekir. Anayasa Mahkemesince Anayasada yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece yerel mahkemelerin kararlarındaki kanunun yorumu ya da maddi veya hukuki hatalara dair hususlar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Anayasa Mahkemesi tutukluluk konusunda ancak kanun veya Anayasaya bariz şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açıkça keyfilik bulunması halinde hak ve özgürlük ihlaline sebebiyet veren bu tür kararları başvuruda incelenmesi gerekir. Aksinin kabulü bireysel başvurunun getiriliş amacıyla bağdaşmaz" denildi.

"ANAYASA MAHKEMESİ VE AİHM’Sİ ÖLÇÜLÜLÜĞE VE HER BİR SOMUT OLAYDA BİREYSELLEŞTİRME ZORUNLULUĞUNA UYULUP UYULMADIĞINI İNCELEMELİDİR"

Can Dündar ve Erdem Gül’ün ilk tutuklama kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne başvurdukları ve hak ihlaline karar verildiği ifade edilen gerekçeli kararda, "Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru sisteminin uygulandığı tarihten bu yana ilk tutuklama kararlarına karşı yapılan başvurularda, suçun işlemiş olabileceğine ilişkin ciddi belirtilerin varlığı ve hukukilik denetimi ile sınırlı bir inceleme yapmıştır. 

Kişi hürriyeti ve güvenliği ile ilgili AİHS’in 5/1-c maddesi kapsamında bireyin tutuklanması için şüphe olmadığına dair şikayetlerin incelemesini yapan AİHM ve benzer yetkiye sahip Anayasa Mahkemesinin dosyada yer alan delillerin yeterli şüpheyi oluşturup oluşturmadığını doğal olarak incelemeleri gerekir. Anayasa Mahkemesi suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunup bulunmadığını tutukluluğun ön şartı olarak inceleme yetkisine sahiptir. Bu mahkemenin devam eden yargılamada asıl yargı makamı yerine geçmemeye ve karar vermemeye özen göstermesi gerektiği tartışmasızdır. Somut olayın içeriğine ve gerektiğinde maddi vakıanın ayrıntılarına girme durumunda kalabilir. Ancak bitmemiş yargılamalarda dürüst yargılama hakkının ihlali iddialarını inceleyemez. Somut delillerin varlığını dikkate alarak tutuklama tedbirinin hukukiliği ile ilgili sınırlı inceleme yapabilirler. Birincil mahkemelerin kuvvetli suç şüphesi ile ilgili tutuklamalarda somut gerekçeleri göstermeleri gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM’si ölçülülüğe ve her bir somut olayda bireyselleştirme zorunluluğuna uyulup uyulmadığını incelemelidir" ifadelerine yer verildi

"ANAYASA MAHKEMESİ MAHKEMELERCE TATBİK EDİLEN TEDBİRLERDEN DOLAYI KİŞİ HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİN ZARAR GÖRDÜĞÜ İDDİALARI İLE SINIRLI İNCELEME YAPMALIDIR"

Gerekçeli kararda, "Anayasanın 19.maddesi kapsamında koruma altına alınan "kişi hürriyeti ve güvenliği" hakkının tutuklanmak suretiyle ihlal edildiğine ilişkin bireysel başvurular basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlal iddiaları ile birlikte incelenemez.

Ancak kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı çerçevesinde ele alınabilir. Anayasa Mahkemesi mahkemelerce tatbik edilen tedbirlerden dolayı kişi hak ve özgürlüklerinin zarar gördüğü iddiaları ile sınırlı inceleme yapmalıdır. Bu kapsama uzun süren yargılamalara ilişkin olarak makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi de dahildir.

Bu sebeplerle ceza yargılaması aşamalarında uygulanan koruma tedbirlerinde ve makul sürede bitirilemeyen yargılamalarda hak ihlali iddiası ile Anayasa Mahkemesine taşınan başvurular, henüz yargılama sonuçlanmasa ve olağan kanun yolları tüketilmese de koruma tedbiri bakımından kendine özgü kanun yolları tüketildiğinde ve yargılamanın özelliği itibarıyla makul süre aşıldığı düşünüldüğünde bireysel başvurunun usulen kabul edilebilir olduğuna karar verilerek gerekli inceleme yapılabilmelidir.

Sanıkların basın ve ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine dair başvuruları, yargılaması devam eden davanın sonunda ele alınacak hususlardandır. Dava dosyasının ana konusunu oluşturan bu husus dosyadaki bilgi, belge ve deliller çerçevesinde tartışılarak belli bir sonuca varılacaktır. Basın ve ifade özgürlüğü açısından henüz yargısal aşamaları tamamlanmamış bir uyuşmazlık sadece tutukluluk incelemesi kapsamında ele alınabilecek iken, genişletici bir yorum ile ele alınarak hak ihlali sonucuna ulaşılması hukuk devleti ilkesine aykırı olacaktır.

Aksi halde Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla kendisine Anayasa tarafından çizilen sınırın aşılmasına sebebiyet vermiş olacaktır ki bu durumda da Anayasa Mahkemesinin "ikincil bir yargı yolu" olduğu hususunun gözardı edilmesi söz konusu olacaktır. Sanıklar hakkındaki tutuklama kararının basın ve ifade özgürlüğü kapsamında incelenmesi, mahkememize açılan kamu davasının daha ilk duruşmasının dahi yapılmamış olması karşısında somut olayın şartları açısından bu aşamada temel hak ve özgürlüklerin korunmasında asıl yetkili ve görevli olan mahkememizin yargısal mekanizmalarının işlememesine neden olmuş, ki bu durum "tabii yargıçlık" ilkesine, kovuşturmanın bağımsız ve etkin şekilde yerine getirilmesine, yargının bağımsızlığına açıkça aykırılık oluşturmuştur" denildi.

"SANIKLARA İSNAT EDİLEN EYLEMLERİN BASIN VE İFADE HÜRRİYETİ KAPSAMINDA YÜRÜTÜLEN GAZETECİLİK FAALİYETİ SAYILIP SAYILMAYACAĞI MAHKEME TARAFINDAN BELİRLENECEKTİR"

"Sanıkların eylemlerinin gazetecilik faaliyeti dışında, FETÖ / PDY silahlı terör örgütünün amaçları doğrultusunda yürütülen bir faaliyet olduğunun iddia edilmesi karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin sanıkların bireysel başvurusunu basın ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alması mahkememizce yürütülen kovuşturmayı etkileme ve delillerin değerlendirmesinde mahkememizin takdir yetkisini daraltma sonucunu doğurduğu açıktır.

Sanıklara isnat edilen eylemlerin basın ve ifade hürriyeti kapsamında yürütülen gazetecilik faaliyeti sayılıp sayılmayacağı, suç oluşturup oluşturmayacağı yargılama sonucunda toplanan delillere göre davaya bakan mahkeme tarafından belirlenecektir. Aynı şekilde bu belirlemenin hukuka uygunluğu kanun yollarında incelenebilecektir.

Mahkemelerin takdir yetkisi kapsamında olan hususlarda Anayasa Mahkemesinin maddi vakaya yönelik değerlendirmede bulunması mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi somut olayda kendisini görevli yargı merciinin yerine koyarak maddi vaka incelemesi yapmıştır. Bu durum bireysel başvurunun Anayasada ifadesini bulan kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı hükmü ile bireysel başvuru için kanun yollarının tüketilmiş olma şartı ile bağdaşmamıştır" ifadelerine yer verildi.

"....KARARA ZORUNLU OLARAK UYULARAK SANIKLARIN TAHLİYESİNE KARAR VERİLMİŞTİR"

Gerekçeli kararda, "İddianamede ileri sürülen iddialar ile sanıklara atfedilen suçlamaların sadece basın özgürlüğü ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilebilecek hususlardan olmadığı açıktır" denilen gerekçeli kararda, "Anayasa Mahkemesi görev ve yetkisi kapsamında sanıkların tutuklanması ile tutukluluklarının devamına ilişkin kararları kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bağlamında değerlendirerek hak ihlali sonucuna ulaştığından, bu karar Anayasanın 153/6 maddesi gereğince yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığından mahkememizce bu karara zorunlu olarak uyularak sanıkların tahliyesine karar verilmiştir.

Ancak Anayasa Mahkemesi ifade ve basın özgürlüğü konusunu gerekçeli kararında geniş bir şekilde irdeyelerek hak ihlali yapıldığına ilişkin hüküm kurarak mahkememizin yargılama konusuyla ilgili sonuca yönelik değerlendirme yaparak yetkisini aşmıştır. Yüksek Mahkemenin Anayasa ile Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanununa aykırı olan bu şekildeki değerlendirmesi mahkememizce yerinde görülmemiştir, ki bu durum açık bir şekilde yargının bağımsızlığına, tabii yargıçlık ilkesine, kovuşturmanın etkin şekilde yerine getirilmesine aykırılık teşkil ettiği gibi kanun yolları sürecinin etkisiz kılınması tehlikesini de beraberinde getireceği kuşkusuzdur" denildi.

iŞTE GEREKÇELİ KARARIN TAM METNİ:

 Can Dündar ve Erdem Gül'ün yargılandığı "MİT TIR'ları Davası"nda mahkeme, verdiği kararın gerekçelerini açıkladı.

İŞTE AÇIKLANAN GEREKÇELİ KARAR

T.C.
İSTANBUL
14. AĞIR CEZA MAHKEMESİ
Tefrik / Beraat / Mahkumiyet

T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
GEREKÇELİ KARAR
BAŞKAN : 
ÜYE : 
ÜYE : 
C. SAVCISI : 
KATİP :7
DAVACI : K.H.
KATILAN : RECEP TAYYİP ERDOĞAN, 

VEKİLLERİ : AV. AHMET ÖZEL - AV.HATİCE ÖZAY - AV. FERAH YILDIZ, Tozkoparan Mahallesi Haldun Taner Sokak No: 27 K.4 D.14 Alparslan İş Merkezi Merter, Güngören / İSTANBU
AV. SARA KANALKA, T
AV. ALİ ÖZKAYA, 
AV. MUAMMER 
AV. MUHAMMED 
AV. SEÇİL ÖZKAZANÇ, 
AV. BURHANETTİN SEVENCAN,
AV. FATİH ŞAHİN, 

KATILAN : MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI MÜSTEŞARLIĞI, 

VEKİLLERİ : AV. ÜMİT ULVİ CANİK,
AV. AYŞE ERDENUR BAYKAL,
SANIK : CAN DÜNDAR,
SANIK : ERDEM GÜL, 

TUTUKLAMA TARİHLERİ : 26/11/2015, İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği'nin 26/11/2015 tarih ve 2015/490 sorgu sayılı kararı
TAHLİYE TARİHLERİ : 26/02/2016, (İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016/37 esas sayılı kararı ile Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan) 

MÜDAFİİLERİ : AV. ABBAS YALÇIN - AV. BÜLENT UTKU - AV. TORA PEKİN,
AV. AKIN ATALAY, 
AV. BAHRİ BAYRAM BELEN,
AV. FİKRET İLKİZ, 
AV. İSMAİL AZİZ ERGİN CİNMEN, 
AV. MUSTAFA KEMAL GÜNGÖR, 
AV. KAMİL TEKİN SÜREK, 

SUÇ : Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmaksızın Bilerek ve İsteyerek Yardım Etme, Devletin Güvenliğine ve Siyasal Yararlarına İlişkin Gizli Kalması Gereken Bilgileri Siyasal ve Askeri Casusluk Maksadıyla Temin Etme, Devletin Güvenliğine ve Siyasal Yararlarına İlişkin Gizli Kalması Gereken Bilgileri Siyasal ve Askeri Casusluk Maksadıyla Açıklama, Cebir ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Tamamen veya Kısmen Engellemeye Teşebbüs Etme
SUÇ TARİHLERİ : 29/05/2015 - 12/06/2015
SUÇ YERİ : ŞİŞLİ / İSTANBUL
KARAR TARİHİ : 06/05/2016
Anayasanın 9.maddesi uyarınca Türk Milleti adına yargılama yapmaya ve hüküm vermeye görevli ve yetkili mahkememizce yukarıda açık kimliği yazılı sanıklar hakkında açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda;

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ :
İDDİA : 
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu'nca düzenlenen 25/01/2016 tarih ve 2016/3972 esas sayılı iddianame ile; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2014/41637 sayılı sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturması kapsamında yapılan operasyonlarda 1 Ocak 2014 tarihinde Hatay ili Kırıkhan ilçesinde ve 19 Ocak 2014 tarihinde Adana ili Ceyhan ilçesinde FETÖ / PDY silahlı terör örgütü lideri Fethullah Gülen ve yöneticilerinden Emre Uslu'nun talimatları doğrultusunda yapılan sahte ihbarlarla FETÖ / PDY silahlı terör örgütü yöneticisi ve üyeleri tarafından silah kullanılarak ve MİT mensuplarına yönelik darp, cebir ve şiddet uygulanmak suretiyle durdurularak aranan Suriye Türkmenlerine yönelik yardım faaliyeti yürütmekle görevli MİT tırlarındaki yardım malzemelerinin devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken niteliğe sahip olduğunun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yetkili birimleri tarafından yapılan açıklamalarda kamuoyuna duyurulduğu, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine Adana Sulh Ceza Hakimliğinin 14/01/2015 tarih ve 2015/197 değişik iş sayılı kararıyla 5187 sayılı Basın Kanununun 3/2 maddesi uyarınca yayın yasağı kararı verildiği, ayrıca Milli İstihbarat Teşkilatının 06/02/2014 tarihli cevabi yazısı ile tırların 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu ile MİT Müsteşarlığına verilen görev ve yetkiler uyarınca ülkenin milli menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler kapsamında olduğunun bildirildiği, 
Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül'ün, Suriye Türkmenlerine yardım malzemesi götüren Milli İstihbarat Teşkilatına ait tırların FETÖ / PDY silahlı terör örgütü yöneticisi ve üyeleri tarafından cebir, şiddet uygulanarak ve silah kullanılarak durdurularak aranmasının ve yardım malzemelerinin görüntülerinin alınmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve devletini El - Kaide terör örgütüne yardım ediyor kurgusuyla Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılatma amacı doğrultusunda çekilen görüntüleri ve bu malzemeler hakkında hazırlanan inceleme raporlarını 07/06/2015 tarihindeki genel seçimlerden bir hafta önce Cumhuriyet Gazetesinin 29/05/2015 ve 12/06/2015 tarihli nüshalarında ısrarla yayınladıklarının tespit edildiği, 
Türkiye Cumhuriyeti devletinin yetkili organları ve Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan kamuoyu bilgilendirmelerine ve mahkemece verilen yayın yasağı kararına rağmen sanık Can Dündar'ın genel yayın yönetmenliği görevini yürüttüğü Cumhuriyet Gazetesinde 29/05/2015 tarihinde sanık Can Dündar imzasıyla yayınlanan "işte Erdoğan'ın yok dediği silahlar" başlıklı ve diğer sanık Erdem GÜL'ün ise gazetenin Ankara temsilcisi olarak 12/06/2015 tarihinde kendi imzası ile yayınlanan “Jandarma var dedi” başlıklı haberde 19 Ocak 2014 tarihinde Adana ili Ceyhan ilçesinde durdurulan Milli İstihbarat Teşkilatına ait devlet sırrı kapsamında yardım faaliyeti yürüten tırlara ait devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken nitelikteki bilgi, belge ve fotoğrafları FETÖ / PDY silahlı terör örgütünün nihai amacı olan "Türkiye Cumhuriyeti devletini sahte ihbar ve delillerle teröre yardım eden ülke konumuna sokarak, Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmasını sağlamak" şeklindeki gayesine yardım için temin ederek ve devlet sırrını ifşa maksadıyla yayınladıkları, 
Sanıkların kastının Türkiye Cumhuriyeti devletine sahte ihbar ve delillerle tuzak kuran ve halen Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2015/1 esas sayılı dava dosyasında sanık olarak yargılanmakta olan yargı mensupları ve asker şahıslar ile aynı kasıtla Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetini terörle ilişkilendirip görevini yapamaz hale getirmek olduğu, bu amaca giden yolda sanıkların soruşturmadaki konumunun FETÖ / PDY terör örgütünün işbirlikçiliği olduğu, bunun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunundaki karşılığının da FETÖ / PDY silahlı terör örgütüne üye olmadan bilerek ve isteyerek yardım etmek olduğundan bahisle her iki sanığın da Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Temin Etme, Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Açıklama, Cebir ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Kısmen yada Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etme, Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmaksızın Bilerek İsteyerek Yardım Etme suçlarından eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nun 220/7 maddesi delaletiyle TCK'nun 314/2, 328/1, 330/1, 312/1, 53, 63/1 ve 58/9 maddeleri ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5. maddesi gereğince ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle mahkememize kamu davası açılmıştır.
İddianame ile birlikte sanıklar hakkındaki duruşmaların kapalı yapılmasına karar verilmesi talep edilmiş olup, mahkememizce duruşmanın ilk oturumunda alınan ara karar ile, Başbakanlık MİT Müsteşarlığının Adana Cumhuryet Başsavcılığına göndermiş olduğu yazılarında dava konusu olaya ilişkin bilgi ve belgelerin devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken devlet sırrı kapsamında olduğunun belirtilmiş olması, devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgilerin taraflarca duruşmaların icrası sırasında her an için iddia ve savunma kapsamında dile getirilebilir ihtimalinin bulunması, bu durumun da söz konusu bilgilerin içeriğinin her an davanın tarafı olmayan üçüncü kişiler tarafından içeriğine vakıf olunma riski arz etmesi, dava dosyasının birleştirme talepli açıldığı sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü dosyası olarak da bilinen mahkememizin 2015/297 esas sayılı dava dosyası ile irtibatlı oluşu, bahsi geçen dosyada kapalılık kararı verilmiş olması, Yargıtay 16. Ceza Dairesince MİT tırlarıyla ilgili ana dava dosyasında duruşmaların kapalı icra ediliyor oluşu, iddianamede sanıkların aynı zamanda 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 328 ve 330'uncunun maddelerine mümas siyasal ve askeri casusluk maksadıyla devlet sırrı kapsamında yasaklanan bilgileri temin etme ve ifşa etmekle suçlanmaları hususları hep birlikte gözetilerek kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı bir başka deyişle zorunlu kıldığı halin varlığı kabul edilerek 5271 sayılı CMK'nın 182/2-3, 186/1 madde ve fıkraları uyarınca duruşmaların tamamının kapalı yapılmasına ancak CMK'nın 155/1-2, 187 ve 262.maddeleri hükümleri gözetilerek sanıkların eş ve çocuklarının kapalı duruşmalarda hazır bulunmasına izin verilmesine, bu kişilere duruşmalara katıldıklarında duruşmaların kapalı icra olunmasını gerektiren hususları ifşa etmemeleri bakımından yasal ihtaratta bulunulmasına, aksi davranışın TCK'nın 285. maddesi gereğince yasal sorumluluk doğuracağının da ihtar edilmesine karar verilmiş, bu ara karar doğrultusunda duruşmalar kapalı icra olunmuştur.
SAVUNMA :
A-SAVCILIK İFADELERİ :
Sanık Can Dündar İstanbul C. Başsavcılığında alınan 26/11/2015 tarihli ifadesinde; "Ben 35 yıllık gazeteciyim. Çeşitli gazetelerde yazar, genel yayın yönetmeni olarak çalıştım. Bana sormuş olduğunuz FETÖ / PDY terör örgütü olarak isimlendirdiğiniz oluşumla uzaktan yakından ilgim olamaz. Ne Fetullah Gülen ne de Emre Uslu ile hiçbir münasebetim yoktur. Ben şu anda hakkımda yürüttüğünüz soruşturmanın mağduruyum. Zira bir basın mensubu olarak yıllardır devlet içerisindeki bu oluşumların sakıncalarından bahsettim. Adana'da MİT tırlarının durdurulması olarak adlandırılan olay nedeniyle gazetemde attığım manşet tamamen bir gazetecilik faaliyetidir. Bunun dışında ne casusluk ne örgüte yardım ne de bir başka suçla kesinlikle hiçbir ilgim olamaz. Sizin FETÖ olarak adlandırdığınız bu oluşuma "ne istediler de vermedik" diyenler yargılanmalıdır. Yapmış olduğum bu haber sadece gazetecilik faaliyeti kapsamındadır. Susurluk'ta nelerin yaşandığı, devlet sırrı olarak adlandırılan eylemlerin nerelere vardığı ortadadır. Aynı zamanda bir öğretim üyesi olarak master tezimi "devlet sırrı" konusunda hazırladım. Ben neyin sır olup olmadığını değerlendirebilecek konumdayım. Devletin bu olay sebebiyle iki kurumunun birbirine düşmesi ayrıca vahimdir. Bir gazeteci olarak bu olay benim için bir haberdir. Amacım kamuoyunu uyarmak ve bilgilendirmektir. Aynı zamanda bir takım hataların önlenmesi için devletin de çıkarınadır. Nitekim aynı gün yazdığım başyazı ile bu yayını neden yaptığımızı gerekçeleriyle izah ettim. Ayrıca şunu da ifade etmek isterim ki; gerek Watergate ve gerekse İrangate skandalları olarak bilinen hadiseler de vakt-i zamanında devlet sırrı olarak kabul edilen ve bu haberler sebebiyle gazetecilerin yargılanmaya çalışıldığı olaylardır. Ancak aradan geçen yıllardan sonra devlet adına bu operasyonları yürütenler yargılanıp mahkum edilmişlerdir. Ben bu bilgi ve belgeleri nereden aldığımı gazetecilik etiği gereği söyleyemem, ancak şunu ifade edebilirim ki hiç kimse veya örgüt bana bu konuda hiçbir talimat veremez. Meslek hayatımda bunun hiçbir örneği yoktur. Yaptığım tamamen gazetecilik faaliyetidir. Kaynağımı açıklamak istemiyorum ama şunu söyleyebilirim kesinlikle cemaatle bir ilgisi yoktur. Ben gazeteci olarak kamuoyunu uyarma görevimi yaptığımı düşünüyorum. Kesinlikle cemaat eliyle devlet aleyhine hiçbir eylemim söz konusu olamaz, bu görüntüler 21 Ocak 2014 tarihinde Aydınlık gazetesinde yayınlanan haberle ilgilidir. Ancak bazı görüntüler farklıdır. Haber değeri vardır. Bu nedenle faaliyetim gazetecilik faaliyetidir. Başka hiçbir amaç taşımamaktadır" şeklinde beyanda bulunmuştur.
Sanık Erdem Gül İstanbul C. Başsavcılığında alınan 26/11/2015 tarihli ifadesinde; "Ben 20-25 yıllık gazeteciyim. Malumunuz da olduğu üzere kaynağımı açıklayamam. Bu nedenle kusuruma bakmazsanız bu konuda herhangi bir bilgi veremem. Ben Basın - Yayın Yüksekokulu mezunuyum. Ankara gazetecisiyim. Bunu şunun için vurguluyorum. Ankara gazetecisinin ilgi alanı devlet bürokrasisidir. Bunu da bu refleksle yayınladım. Bunun dışında yasal olmayan hiçbir amacım maksadım yoktur. Gazeteciyim, haber değeri taşıyan her şeyi yayınlarım. Herhangi bir örgütün, oluşumun amaçları doğrultusunda hiçbir faaliyet yürütmedim. Özel bir maksadım yoktur. Bu haberi yayınlarken birilerinin yararına, birilerinin zararına hesap etmedim. Benim amacım halkın bilgilenmesidir. Ben Bayram Kaya ismini şu anda tam olarak hatırlayamadım. Emre Erciş'i ise sosyal medyadan tanıyorum. Bunun dışında ikisiyle de görüşmem olmadı. Yaptığım haber gazetecilik refleksi gereğidir. Olayları savcı yada hakim gibi düşünemem. Suç işleme kastım yoktur. Herhangi bir örgüte yardım niyetim de bulunmamaktadır. Ben 20 küsur yıllık gazeteciyim. Bütün meslek hayatım devletin milletiyle beraber barışık olmasıdır. Bütün haberlerim ve yayınlarım bu minval üzeredir. Bunun dışında hiçbir yasadışı kastım söz konusu olamaz" şeklinde beyanda bulunmuştur.
B-SULH CEZA HAKİMLİĞİNDEKİ İFADE VE SORGULARI :
Sanık Can Dündar İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliğinde yapılan 26/11/2015 tarihli sorgusunda; "Ben 35 yıldır gazetecilik yapıyorum. Sicilim ve sabıkam yoktur. Daha önce böyle bir suçlamaya maruz kalmadım. Yaptığım faaliyet gazeteciliktir. Bahsettiğiniz örgütleri bilmiyorum. Bütün bu örgütlerden haberdar değilim. Şunu biliyorum devletin içinde bir yapılanma vardı, hala vardır. Ben kişisel olarak bu yapılanmanın ne kadar zararlı olduğunu yazdım. Gazetem ve çalışanları tutuklandı, mağdur oldu. Biz Türkiye'ye ne kadar mağdur olduğumuzu gösterdik. Biz bunları yaparken Devlet vardı. Bu tezgahı birlikte kurdular, ortaktılar ve hepimizin bildiği gibi kurdukları kumpas bir yerde bozuldu ve ayrıldılar. Cumhurbaşkanı "ne istediler de vermedim" dedi ve ihanete uğradığını söyledi. İşin garipliğine bakın ki biz olayın mağduru olan gazete ve gazeteciler bu yapının ne kadar tehlikeli olduğunu yazan yazarlar, o yapıya yardımcı olmakla suçlanıyoruz. O yapının ortağı olan ne istediğini verdiğini söyleyen Cumhurbaşkanı bizden şikayetçi oluyor. MİT tırlarına gelirsek bu olayı ilk yazan ben değilim. Bahsettiğimiz iki yapının kavgasından dolayı ortaya çıkan birşeydir. Nasıl olur da bir ülkenin jandarması ile istihbaratçıları karşı karşıya gelir. Bu korkunç ikili yapının sonuçlarıdır bunlar, bu bir sır değildir. Bunu yazan ilk ben değildim, savcılar belirttiler neden o tırları çevirdiğini, fotoğraflar çıktı, o tırların nasıl çevrildiğine dair görüntülerine ulaştık. İlk elde devlet farklı tepkiler verdi. MİT dedi ki biz ülke dışına silah sevk etmedik, ülke içinde silah nakli yapıyordu. Başbakan dedi ki gıda ve yardım malzemesi gönderiyorduk. Daha sonra silah olduğu çıkınca Türkmenlere gönderiyorduk dediler. Tuğrul Türkeş "silahın vallahi billahi Türkmenlere gitmediğini biliyorum" dedi. Tanık olarak dinlenebilir. Bu görüntüler elimize ulaştı. Bir gazeteci olarak vermemiz gereken karar şuydu: ülkenin istihbarat teşkilatı kendi görev tanımında olmayan bir silah nakli gerçekleştiriyor. Yani suç işliyor. Bu ulusal hukukta da suç, uluslararası alanda da suç, bize savcılığın suçlamasını sayarken dediniz ki ülkenin milli menfaatleri için gizli kalması gereken bilgileri ifşa etmişiz. Ben ülkenin menfaatlerinin yalan söylemekten geçtiğini inanmıyorum. Ben bu ülkenin milli menfaatlerinin istihbarat teşkilatının silah ticaretinde olduğuna inanmıyorum. Hiçbir suç gizli damgası ile örtbas edilemez. Devlet yurttaşına yalan söyleyerek adil bir devlet olamaz. Bir devlet adamının görevi böyle durumlarda devletini düştüğü zor durumdan kurtarmak olabilir. Hatırlatmak isterim ki gazeteci devlet memuru değildir. Benim görevim halk adına devleti denetlemektir. Devlet bir hata yapıyorsa, hükümet yanlış bir olaya bulaşmışsa kamu adına bunun hesabını sormak. Uluslararası çapta yankısı olan bir olay, silah nakli, devlet adamları o tırlarda ilaç vardı diyor, ilaç olan kutuları kaldırdığınız zaman silahları görüyorsunuz. Nereye gittiğini görmüyoruz. Nereye gittiği beni ikinci derece ilgilendiriyor. Bunun hesabını birisinin sorması lazım, bu bir devlet içi çatışma olabilir, uluslararası bir tezgah olabilir. Devlet radikal islamcıları silahlandırıyor olabilir ve hiçbir milli menfaat bunu legalize edemez, meşru gösteremez. Gazeteci olarak benim görevim kamuyu bundan haberdar etmektir. Kamu derken okuyucularımızı kastediyorum, bunları yayınlayarak devleti bir yanlıştan kurtardık. Daha önce bunu Susurluk'ta gördük, devlet suçluları kullanabiliyor, suç işliyor. Yaptıkları vahim hataları gizli damgaları ile kendini aklamaya çalışıyor. O dönemde de biz bunlara karşı çıktık ve yayınlayarak devletin daha temiz bir topluma evrilmesine yardımcı oldum. Bugün de böyle bir durum var. Bugün ne yazık ki, devlet bütün uluslararası toplumun tepki gösterdiği bir silah ve insan ticaretine aracılık ediyor. Benim doktora tezim "devlet sırları yasası" üzerinedir. Dünya örneklerini inceledim. En bilinen örneği Watergate ve İrangate skandallarıdır. Günümüzde Wikileaks belgelerinin yayınlanması yine bunları gündeme getirdi. Burada temel mesele devletin güvenlik ihtiyacı bunun karşısında da halkın bilme hakkı ve gazetecinin ifade özgürlüğü var. Bunlar çatıştığı zaman ne olur, asıl konuştuğumuz şey budur. Ben burada ifade özgürlüğünün devletin güvenlik ihtiyacının önüne çıktığını düşünüyorum. Hiçbir şekilde devletin suç işleme özgürlüğü yok. Hiçbir güvenlik gerekçesi bunu örtmez. Biz bu haber nedeniyle tutuklanıp yargılanıp mahkum olursak bu hem Türkiye'de hem uluslararası kamuoyu önünde bir yalan haber yaptığımız için olmayacak. Bu devletin halkına yalan söylediğini belgelediğimiz için olacaktır ve bütün mahkeme sürecinde biz bütün belgeleriyle bu yalanı ortaya koyacağız. Watergate'de de aynı şey oldu ve Başkanın istifası ile sonuçlandı. İrangate Amerika'nın İran'a silah satışını belgeledi, bütün sorumlular mahkeme önünde ifade verdi. Wikileaks Amerika'nın bütün usulsüz belgelerini ortaya koydu. Burada beni casuslukla ile itham edebileceğiniz herhangi bir kanıt yoktur. Hiçbir ülke ile ilgim yoktur. Kendi ülkemin istihbaratı dahil, belirttiğimiz FETÖ örgütü ile hiç bir ilgim yoktur. Bu zamana kadar mücadele ediyorum. Bir casus düşünün ki ulaştığı bilgiyi aynen gazeteye basıyor, bir casus düşünün ki paylaştığı haberden 5,5 ay sonra geliyor, 5,5 aydır elini kolunu sallayarak geziyor. Ben yapılanın iyi bir gazetecilik olduğunu düşünüyorum. Bugün olsa yine yayınlarım. Kamuoyu iyi ki bunları öğrendi, iyi ki Cumhurbaşkanı dün "silahsa silah ne olmuş yani" deme noktasına geldi. Böyle diyerek bu görüntülerin montaj olduğu, sahte olduğu, yanıltıcı olduğu iddialarını da boşa çıkarmış oldu. Yani kabul etti. Bu bile bize yönelik suçlamanın düşmesi için yeterlidir diye düşünüyorum. Cumhurbaşkanı silahsa silah ne olmuş diyorsa ben de haberse haber diyorum ne olmuş yani. Bir kez daha hiçbir çıkar grubu ile cemaat ile istihbarat ile ilgim olmadığını ve gazetecilik dışında bir mesleğim ve amacım olmadığını vurgulamak istiyorum. Ben MİT yasasında silah ticareti yani tırlara silah yükleyip komşu ülkelere gönderme görevi olduğunu bilmiyorum. Eğer MİT kendisine verilmeyen bir yetki ile silah taşıyorsa bu kanaate varıyorum. Yayın yasağı gelir gelmez görüntüleri sitemizden kaldırdık. Görüntüye yönelik yasak gelmişti. Halen de sitemizde yoktur. Ama konu devam ediyordu. Konuya ilişkin yeni tanıklıklar çıkmıştı, belgeler ve bilgiler onları yayınladık. Gelen belgeler asla cemaat kaynaklı değil, haber kaynağımı gazeteci olarak açıklamama hakkım vardır" şeklinde beyanda bulunmuştur.
Sanık Erdem Gül'ün İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliğinde alınan 26/11/2015 tarihli sorgusunda; "Bugün davet üzerine savcılıkta ifademi verdim. İlk kez orada yazdığım bir haber üzerine devletin sır bilgilerini edinip ifşa etmek. Jandarma var dedi, jandarmanın belgesi dolayısı ile savcılıktaki ifadem sırasında devletin sır bilgilerini ifşa etmek, ayrıca terör örgütü olmadan isteyerek yardımcı olmak suçlamalarına maruz kaldık. Bu suçlamaları mantığım almıyor. Çünkü gazetecilik zor bir şeydir. 20 yıldır gazeteciyim, bazen iktidarların devlet gücünü devlet otoritesini kullanan yetkilerle çatışmalarını içerir. Dünyanın 5. kuvveti denilmesinin sebebi de budur. Bir gazeteci olarak bu tür sıkıntıların farkındayım. Asla bir terör örgütü ile bir haberimin yan yana anılması, ya da casusluk faaliyeti bilgi birikimim bakımından bunu bir çerçeveye oturtamıyorum. Haberle ilgili somutlarsam, genel yayın yönetmenimiz de anlattı, ben onun görüşleri tekrar olmaması için Ankara gazetecilğinden bahsetmek isterim. Savcılık ifademde de söyledim. Biz Basın - Yayın'da öğrenciyken bize neyin haber olacağı anlatılırken Ankara gazeteciliğine gelirken devlet organlarının faaliyetlerini izlemek, haberleştirmek olarak anlatılırdı. Dolayısı ile buradaki sizin sorularınıza da yanıt verirken ayrıntılı olarak olur, Devletin bir numaralı organlarından olan Jandarma'nın hazırladığı bir belgedir. Benim için cemaat ile hükümetin kavgası önemli değildir. Ben haber yaparken kim kiminle kavga ediyor. Bu haber kimin işine yarayabilir, kime zarar verebilir, sorularını sormam. Sadece tek bir soru benim gazetecilik anlayışım, halkın yararı ve sağlığı, ülkenin barışı. Benim için önemli olan toplumun güvenliği ve barışıdır. Devlet organı kullanan iktidarların yaptığı eylemler kimi zaman şeffaf değilse halktan bunu saklıyorsa bunu ortaya çıkarmaktır. Devletin güvenliğinin halkın güvenliği varsa olabileceğini düşünüyorum. Silahlar meselesi de benim açımdan olmazsa olmaz haber yapılması gereken birşeydir. Halkın güvenliği halkın barış içinde yaşaması ancak silahsızlanma ile mümkündür. Devletin kendi ordusu silahlı güçleri var. Ancak bunların dışında silahlı faaliyetleri zarar vereceğinden gazeteci bunu halka haber vermelidir. Örneğin ağır salgın bir hastalık olabilir, iktidar olan bir parti seçimi kaybetmemek için bunu halktan saklayabilir. Bunu yazmayan gazetecinin bunu yazmaması suçtur. Ben silah meselesini de bu şekilde düşünüyorum. Bunu yazan sadece biz değiliz, bununla ilgili olarak haberlerde, medyada, sosyal medyada devamlı yazılıyor. Benim oradaki amacım sadece halkın bilgilendirilmesini taşıyor. Savcılık tutuklanmamı istedi. Sonuçta ben hiçbir örgütün üyesi değilim. Hiçbir örgütün üyesi olmayı kafamdan hiç geçirmedim. Casusluk suçlamasını çok üzücü buluyorum. Bu haber nedeniyle yazdığım bir haber nedeniyle yargılanırsam, bu suçlardan yargılanırsam ülkedeki düşünce ifade özgürlüğü, halkın haber alma hakkı ve medyanın iktidarları denetleme görevi dolayısı ile 4. güç olma görevi ve imkanı çok azalmış olacaktır. Buradaki bu suçlamalarla yargılanmak medyayı daha fazla korkutacak, sansür, otosansür gibi halkın gerçekleri bilmesinin önüne geçen bir süreç medyada başlayacaktır. O yüzden suçlamaları reddediyorum. Serbest kalıp haber yapmak istiyorum" şeklinde beyanda bulunmuştur.
C-MAHKEMEMİZDEKİ SAVUNMALARI :
Sanık Can Dündar mahkememizde 01/04/2016 tarihli celsedeki savunmasında; "Sayın başkan, sayın üyeler, savunmama başlamadan önce bir talebimi dile getirmek istiyorum. Bliyorsunuz yargılanma nedenimiz; Milli İstihbarat Teşkilatına ait tırlarda birtakım mühimmat malzemelerinin taşındığına dair görüntüleri yayınlamak ve bu aracılığıyla devlet sırlarını ifşa ettiğimiz söyleniyor, bununla suçlanıyoruz. Fakat biz bunların, bu görüntülerin halkın bilme hakkı ve gazetecilerin öğrenme hakkı çerçevesinde olduğunu belirtiyoruz. Bu görüntüler dosyanızda var, bir DVD içinde, kapalı oturum kararı da bu milli gizlilik, milli sır kapsamında olduğu için alındığına göre, izniniz olursa ben savunmamda o görüntüleri izleyerek, üzerinde izah ederek ve neden bu görüntülerin yayınlanmasının zorunlu olduğunu anlatmak istiyorum, onun için izniniz olursa dosyadan o DVD'nin alınarak mahkeme salonuna gösterilmesini ve benim onun üzerinde izahat yapmama izin verilmesini istiyorum.....Sayın başkan, sayın üyeler, doğrusu bugün sizin yerinizde olmak istemezdim çünkü çok zor bir duruşmaya başlıyoruz, çünkü biliyorsunuz ortada bir Anayasa Mahkemesi kararı var ve Anayasa Mahkemesinin bizim tahliyemize ilişkin ve yapılan işin gazetecilik olduğuna, basın özgürlüğü kapsamına girdiğine ilişkin bir kararı var ve bu karardan sonra sayın Cumhurbaşkanı bu kararı tanımadığını, bu karara uymayacağını söyledi ve mahkemenize talimat niteliğinde bir demeç verdi, o demeci burada aynen okumak istiyorum, dedi ki, ilk derece mahkeme kararında direnebilirdi, dirense olaylar farklı gelişirdi, diren bakalım, Anayasa Mahkemesi ne yapacak bunu görelim. Bu demeç bildiğim kadarıyla Cumhuriyet tarihimizde bir ilktir, ilk kez bir Cumhurbaşkanı, hukuku hiçe sayarak, Anayasa Mahkemesinin verdiği kararı tanımadığını söylüyor ve size de tanımamanız gerektiği konusunda bir çağrı yapma cüreti gösteriyor. Bu herhalde işinizi yeterince zorlaştıracak bir talimattır diye düşünüyorum. Bitmiyor arkasından bir başka demeç verdi. Bu hukuksuzluk eğer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne giderse, oradan da en fazla tazminat cezası çıkabileceğini söyledi ve neredeyse parası neyse veririz demeye getiren şu demeci verdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Anayasa Mahkemesinin istikametinde karar verirse o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır, devlet o tazminatı öder. Bu sözler daha sonra yandaş basınında yer aldı ve hem Anayasa Mahkemesi Başkanı, hem Anayasa Mahkemesi üyeleri, sonra da heyetinizin üyeleri hakkında bir karalama kampanyası başlatıldı ve yeniden tutuklanmamız yönünde de yandaş medyada bir kampanya açıldı. Yetmedi duruşmaya neredeyse saatler kala duruşmanın savcısı değiştirildi, geleneklere aykırı olarak ve mahkeme heyetine yedek biliyorsunuz bir heyet oluşturuldu. Anladığım şu benim, yani sizlerden biri Allah muhafaza bir sağlık sorunu olursa, oradan birileri heyete eklenecek, ben size sağlıklar diliyorum. Hem hukuk sağlığınız açısından, hem sizlerin sağlığı açısından çünkü böyle bir değiştirmenin politik anlaşılması elbette kaçınılmaz olacaktır. Tabii bu da bitmiyor, savcılık sürekli yeni belgeler ekliyor dosyaya, günden güne, nereden biliyorsunuz derseniz, yandaş medyadan okuyoruz hakkımızdaki suçlamaların neler olacağını, öncelikle gazetelere sızdırılıyor, biz oradan okuyoruz, sonradan dosyaya konduğunu tahmin ediyoruz ya da umuyoruz, dolayısıyla mahkemeye gelmeden basından okuduğumuz bazı suçlamalarla karşı karşıyayız. İlginç bir şekilde belgeler şeffaf, mahkeme gizli. Bu da tabii mahkemenin seyrine dair bize bir şey söylüyor, kamuoyu önünde bir yargılama yapılıyor aslında ama duruşma nedense gizli tutuldu, burada bütün bu koşullar altında yapılacak savunma ve yargılama elbette sadece basın özgürlüğü açısından değil, ülkemizde hukukun üstünlüğü açısından da son derece bir önem taşımaktadır ve bir gösterge olacaktır. Bütün dünyanın gözü önünde yapılan bir yargılama, ne yazık ki bunu biz istemedik, bu gizlenmeye çalışıldıkça açığa çıkarılan bir belge niteliği taşıdı ve ister istemez dünya çapında bir önem kazandı, o yüzden Türk yargısının da bağımsız olup olmadığının bir göstergesine dönüştü ne yazık ki, onun için hepinize kolaylıklar diliyorum başlarken. Sayın başkan önce neyle suçlandığımızı kısaca hatırlatmak istiyorum başlıklar halinde. Biz devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etmekle suçlanıyoruz önce, sonra devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklamakla suçlanıyoruz, üçüncüsü cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevlerini yaptırmaya kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüsle suçlanıyoruz. Dördüncüsü silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek, isteyerek yardım etmekle suçlanıyoruz. Bunları izninizle tek tek değerlendireceğim, fakat buna gelmeden huzurunuza bizi getiren süreci bir özetlemek istiyorum önce. Şimdi gazeteci iseniz ve bir gazetenin yöneticisi pozisyonundaysanız, her gün önünüze çok sayıda belge ve bilgi gelir. Bu kaçınılmazdır üstelik bu sizin gazeteciliğinizin önemli kaynaklarından biridir, değişik yollarla gelir, haber kaynaklarından gelir, postayla gelir, hiç tanımadığınız insanlardan belge ve bilgiye ulaşır size. Biz uzun süredir Cumhuriyet Gazetesinde Türkiye'nin Suriye politikasını eleştiren yayınlar yapıyorduk, bu politikanın yanlış olduğunu, Türkiye'ye zarar vereceğini, bölgede bir iç savaşı tetikleyeceğini söylüyorduk, Suriye'de iç savaşı tetikleyici rolü olduğunu dile getiriyorduk, biliyorsunuz Türkiye'nin özellikle oradaki radikal islamcı unsurlarla çok yakın ilişkide olduğuna, onlara silah ve mühimmat desteği verdiğine dair çok sayıda haberler çıkıyordu, oradaki militanların Türkiye'ye getirildiği, Türkiye'de kamplarda onlara silah eğitimi verildiği, çatışmaya gönderilirken sınırda kolaylıkların sağlandığı, daha sonra çatışıp döndüklerinde yaralı olanlara tedavi hizmeti verildiği ve İstanbul'da belli bölgelerde üstlendiklerine dair çok sayıda haber çıkıyordu, hem yerli basında hem uluslararası basında Türkiye IŞİD'e yardımcı oluyor görüntüsü nedeniyle uluslararası alanda sıkıştırılıyordu ve Türkiye'nin Suriye politikasını eleştirenler arasında başta gazetem de vardı. Bu nedenle biz bunun sakıncalarına dikkat çeken yayınlar yapıyorduk ve bu nedenle de çok sayıda belge ve bilgi elimize ulaşıyordu. Geçen yıl Mayıs ayı sonunda benim elime bir görüntü ulaştı, bu gelen görüntü de birazdan izleyeceğimiz görüntü de, 19 Ocak 2014 günü Adana'da çekilmişti, görüntü, Ceyhan ilçesi Sirkeli gişeleri önünde. Önce izleyeceğimiz görüntünün öncesinden bahsedeyim. Görüntüde üç tır var, bunlar İl Jandarma Komutanlığına bağlı askerlerce durduruluyor, önünde bir sivil araç var, eskortluk yapıyor, jandarma müdahale ediyor, çok sayıda jandarma var orada, tam sayısını zannediyorum 150 olarak bildirdiler, 150 jandarma personeli bir tırı durduruyor, tırdaki şoför konumunda olan ve şoförün yanındakilere araçtan inmelerini söylüyor, araçtakiler kendilerinin Milli İstihbarat Teşkilatı görevlileri olduğunu belirtiyor, aralarında bir tartışma yaşanıyor, sonra araçtakiler yaka paça indiriliyor, devletin istihbarat görevlileri yüzü koyun yere yatırılıyorlar, elleri kelepçeleniyor ve bütün bunlar kaydediliyor kameralar tarafından. Yani özetlemek gerekirse devletin bir silahlı gücü, devletin istihbarat görevlilerine silah çekiyor, zor kullanıyor, kelepçeliyor ve bütün bunlar kayıt altına alınıyor. O sırada jandarma komando ekipleri de eskortluk yapan araçtakilere silahlarını doğrultuyorlar ve onları teslim olmaya zorluyorlar. Müdahale sırasında görüntülerde görüyoruz, kelepçelenenler ısrarla kendilerinin MİT mensubu olduğunu söylüyor ve bunu yapmamaları için ikaz ediyor fakat jandarma ısrarla onları yerde tutmaya devam ediyor ve az sonra da olay mahalline devletin polisi geliyor ve polis de birbiriyle çatışan jandarma ve istihbarat birimlerinin etrafında konumlanıyor. Bu herhalde bu da Cumhuriyet tarihinde ilk kez oluyor, belki en son Talat Aydemir'in darbe girişimi sırasında devletin silahlı güçleri birbirine silah çekmiştir, şimdi gözünüzün önüne getirin bir devlet, bir ülke, ülkenin istihbaratçıları ile jandarması arasında bir çatışma var ve polis de gelip bunu kamufle etmek için orada bulunuyor. Ve bize bunun sır olarak saklanması söyleniyor, bir defa önce şu sır meselesine değineyim, bunun garabetini anlatmadan önce, bu haberin ilk kez bizim gazetemizde yayınlandığı zannediliyor, zannediyorum iddianameden da okuyunca öyle anlaşılıyor, bu yanlış. Bu bir hafıza kaybı olsa gerek çünkü olayın olduğunun hemen ertesi günü, yani bizim haberimizin çıkmasından 14 ay önce olay gazetelerde yer aldı. Bakın bu gazete Cumhuriyet gazetesinden yine örnek vereyim, 20 Ocak 2014 günü "Yedi Tırlık Kriz" şeklinde manşetten verilmiş bu haber ve silah yükü ihbarıyla yeti tır durduruldu, MİT'in kontrolündeki üç araç aranmadı diyor. Savcılara talimat gönderildiği belirtiliyor, şoförlere kelepçeli gözaltı diye haber verilmiş, Sadece Cumhuriyet'te değil bütün gazetelerde çıktı. Tırı aratmadılar diyor aynı gün, 20 Ocak haberin devamında 7 adet tırda silah araması yapıldı, Aydınlık gazetesi 20 Ocak 2014 pazartesi günü, bir başka gazete Adana'da şüpheli yedi tır didik didik arandı demiş, farklı haberler alma, birinde arandı diyor diğerinde aranmadı diyor ama bütün haber yayınlanmış. 20 Ocak'ta başka ne olmuş, o gün, hemen ertesi gün Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tırlarda silah taşındığı demecini vermiş, MİT'in silah kaçakçılığı görevi olduğunu söylememiş, Türkiye'nin uluslararası alanda meşruiyeti tartışmalı konuma geliyor demiş, yani sır o gün darmadağın olmuş, ifşa edilmiş, ortalığa saçılmış, Türkiye'de tartışılmaya başlanmış. AKP sözcüsü Ömer Çelik açıklama yapmak zorunda kalmış, tırlarda ne olduğu kimseyi ilgilendirmez demiş, CHP grup başkanvekili İNCE, bizim vergilerimizle El-Kaide'ye, Özgür Suriye Ordusuna silah gönderiyorsanız, ülkemizin
başını belaya sokuyorsanız, elbette bizi ilgilendirir demiş. Bütün bunlar bizim şu anda devlet sırrını ifşa ettiğimiz suçlamasına binaen daha önce çıkan haberler, üstelik 14 ay öncesinden bahsediyorum. Konu meclise gelmiş, meclis gündeminde günlerce tartışılmış, aydınlatılması için soru önergeleri verilmiş, reddedilmiş, Cumhurbaşkanı, dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakan bu konuda demeçler vermiş ve konu tamamen alenileşmiş, yani haberimizin çıkmasından bir buçuk yıl önce konu sır vasfını tamamen yitirmiş, eğer mesele görüntü is o da Aydınlık Gazetesinin 21 Ocak 2014 günkü manşeti ile "işte tırdaki cephane" fotoğrafıyla gördüğünüz gibi yer almış gazetede ve bizim yayınımızdan önce bu konuda gündeme gelmiş ve deşifre olmuş. Yani şunu anlıyorum, biz yazınca büyük olay olmuş, buradan tabi kendi gazetem adına ve kendim adına bir iftihar payı çıkarıyorum, demek ki öbürlerini çok kaale almamışlar, bizimkini daha önemsemişler. Bununla tabii ki övünmek isterim, ne kadar büyük bir etkileme kudretine sahip olduğumuzu anlıyoruz ama işin sır olmadığını da buradan ortaya koyabiliyoruz. Bu görüntüleri izniniz olursa hızlı şimdi bir görebilir miyiz? (Görüntülerin izlenmesi esnasında) Tırlarda ne varmış bir bakalım şu anda devletin görevlileri tır'ın arkasındaki malzemelerin bulunduğu kasaların kapağını açıyorlar ve bu çelik kasalar, o durdurulan üç tır'ın arkasındaki kasalar. Kasalar açılıyor, içinden kutular çıkıyor. Kutular, karton kutular da tekrar görevlilerce açılıyor, o sırada kameralarda kayıtta. Kayıtta olan kameralar basın kameraları değil, zannediyorum hem jandarma, hem sivil görevliler kayıt yapıyor orada ve kameralar önünde kutular açıldığında, kutuların içinde önce bir takım ilaç kutuları çıkıyor, şimdi onları göreceğiz. Evet bunlar ilaç kutuları, çünkü Türkiye oraya insani yardım malzemesi gönderdiğini iddia ediyor, kamuoyuna böyle ilan etti, dünya kamuoyuna da böyle ilan etti, çıkanlar ilaç kutuları fakat görevliler bu ilaç kutularını biraz sonra kaldırdıklarında altındaki cephanelikle karşılaşıyorlar. Bunlarda içinden çıkan mühimmat, burada 2000 havan ve top mermisi var, şu gördükleriniz ve 80.000 makineli tüfek mermisi var. Bunlar da envantere kaydediliyor jandarma tarafından, tabii aslında suça konu değil o görüntüler ama tırın durduruluş ve bütün istihbaratçıların gözaltına alınma görüntüleri de var elimizde ve orada da bu devletin silahlı kuvvetlerinin nasıl birbirine düşürüldüğünü çok net bir şekilde bütün vehametiyle görme şansımız var. Evet bunlar detaylar, bunlar işte hemen yayınlandıktan sonra yayın yasağı getirilen görüntüler bunlar, şu anda bunlar üzerinde yayın yasağı var...Şimdi bir istihbarat teşkilatı düşünün ki, bir tırın içine silah yüklüyor, İstihbarat Teşkilatı'nın böyle bir görevi yok yasal olarak, yani Yasasında MİT silah taşır diye bir hüküm yok. İlaç taşır diye bir şey de yok, yani Milli İstihbarat Teşkilatı bir başka ülkeye, tırlar içerisinde mühimmat sevk ediyor. Yasasında olmayan bir şey bildiğim kadarıyla illegal demektir yani illegal bir şey yapıyor yani suç işliyor, yani ülkenin Milli İstihbarat Teşkilatı suç işlerken, ülkenin jandarması tarafından yakalanıyor, suçüstü yakalanıyor ve bunun görüntüleri çıkıyor ortaya. Jandarma subaylarıyla Milli İstihbaratın elemanları birbirine silah çekiyorlar ve bir çatışmanın eşiğine getiriliyor ülke. İstihbaratçılar kelepçeleniyor, o sırada devletin Valisi giriyor devreye, çünkü muhtemelen dönemin Başbakanı Valiyi uyarıyor ya da İçişleri Bakanı tırları bırakın diye jandarmaya talimat veriyor yani illegal bir eylemin sürmesi yönünde talimat veriyor. Jandarma onları dinlemiyor, trların önünü kesen istihbaratçılar o sırada boşluktan yararlanarak anahtarları alıp kaçıyorlar, yumruklaşmalar oluyor, jandarma o yumruklaşma sırasında anahtarı geri alıyor ve tırları parka çekiyor, tırlar içindeki mühimmatla götürülüyor, bütün bunlar şehrin ortasında ve büyük bir mühimmat yani bir patlama tehlikesinin olduğu yerde herkesin birbirine silah çektiği bir ortamda yaşanıyor, bütün bunlar olurken MİT Bölge Başkanının bütün bu olup bitenden haberi yok yani resmi bilgi sahibi olması gereken makamlara bilgi verilmemiş, daha sonra ortaya çıkıyor bu, Savcı geliyor, tırların kasasının açılmasına, biraz önce izlediğimiz görüntülere nezaret ediyor ve onları kayıt altına aldırıyor, o sırada Emniyet Müdürü gelip polislere bu tırların etrafını çevirme emri veriyor ve tırlar yeniden polis gözetiminde MİT'e teslim ediliyor, peki gitmesi engelleniyor mu, hayır, tırlar o park yerinden alınıp silah yüklü bir şekilde sınırı geçip tekrar Suriye'ye gidiyor. Baştan sona bir devletin bittiği yer, bir devlet fiyaskosu, yani devletin istihbarat teşkilatı belli ki gizli bir operasyon düzenlemiş, bir şekilde açığa çıkmış, rezil olmuş, Türkiye'yi rezil etmiş, jandarma gelmiş, devletin istihbaratına silah çekmiş, kelepçelemiş, polis gelmiş bu yolsuzluğu önleyici yerde, bu hırsızlığı ya da neyse silah kaçakçılığına göz yummuş, devletin Başbakanı girmiş devreye, Valisi girmiş, Emniyet Müdürü girmiş, MİT Bölge Başkanı girmiş, devletin bütün kuvvetleri birbiriyle çatışma haline gelmiş ve ona rağmen bu hukuksuzluk, bu illegal ticarete göz yumulmuş ve devlet rezil olma pahasına bütün bu suçüstü durumunu kapatmaya çalışmış, hemen bunun duyulmaması için ne gerekiyorsa yapılmış ve tırlar gene de oraya gitmiş. Biz bu görüntülere ulaştığımızda Cumhuriyet gazetesinde "Devletin Bittiği An" başlığını attık, gerçekten de ben şu anda ona inanıyorum, gerçekten de devletin bittiği an bu andır. Peki sonra ne olmuş yani şunu burada söylemek zorundayım, dünyanın neresinden, uygar dünyadan bir gazeteciyi bulup getirirseniz burada tanık olarak dinleyin, eğer bir tanesi bile bu haber değildir derse ben mesleği bırakmaya razıyım. Bu dünyanın her yerinde uluslararası çapta bir skandaldır ve aslında hükümet devirecek çapta bir skandaldır, bir Cumhurbaşkanının, bir Başbakanın bütün bu ilişkiler ağırını içinde olması, bir ülkenin istihbarat teşkilatının, jandarmasının, polisininin birbirine silah çekmesi olağanüstü büyük bir uluslararası skandaldır ve bırakın gizlenmeyi yani burada asıl sorumluların yargılanmasını gerektiren çok büyük bir skandalla karşı karşıyayız. Sonra ne oldu bir de ona bakalım, biz bunu nasıl düzelteceğiz paniği başladı devlette, şimdi rezil olduk, bunu nasıl toplarız, tamam basını susturacağız ama duyuldu artık gazetelere haber oldu, jandarma biliyor, polis biliyor, emniyet biliyor, şimdi panik halinde hata yapmaya başladı devlet peşpeşe, önce İstanbul Başsavcı Vekili dedi ki görüntüler kurgudur, bu yayınlanan görüntüler ve hemen erişim yasağı getirdi aman görünmesin bu rezalet diye. Soruşturma başlattı bizim hakkımızda yani olayı yapanlara hiçbir şey yok ama yayınlayanlara niye gösterdiniz bu rezaleti diye soruşturma başladı. Adana Savcılığı gerçeği yansıtmayan sahte görüntüler yayınlamakla suçladı bizi, işte sahte görüntüler dedi biraz önce izledik ve soruşturma açtı. Dedik ki, sahte falan değil yani sahte olduğuna dair bir şey biliyorsanız hemen düzeltelim, kaldı ki devlet sırrını ifşadan soruşturma açıldı, görüntü gerçek değilse biz niye sırdan yargılanıyoruz, eğer sırsa demekki gerçek demektir, o zaman gerçek olmadığı iddianız doğru değil diye, sonra bunun komik olduğunu anladılar yani bu iddiadan vazgeçtiler, gerçek değil iddiasından, bu sefer gerçekti ama silah yoktu insani malzeme vardı dediler, bunların insani malzemeler olmadığı görüntüleri çıktı bu kez ortaya, MİT nasıl toparlayacağını bilemedi, onun üzerine dedi ki, aslında Türkiye'deki birimler arasındaki işlemi yapıyorduk biz dedi, ki böyle bir yetkisi de yok yani silah taşıyamıyor, kaldı ki bu da yalandı, çünkü sınır dışına çıktı bildiğimiz kadarıyla o görüntüler, malzemeler. Başbakan Davutoğlu, 29 Mayıs'ta bir açıklama yaptı, Fransız haber ajansına dedi ki, yardım Özgür Suriye Ordusuna gidiyordu, ertesi gün Ankara'da fikir değiştirdi, dedi ki o yardımlar Suriye'de Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu diye düzeltti çünkü ilkinde yaptığı hatanın büyük sorun çıkaracağını, diplomatik kriz çıkaracağını geç anladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan onun üzerine bu açıklamaya sarıldı, Türkmenlere insani yardım yolluyorduk dedi. Tabii insani yardım değildi gönderilen, o da ortaya çıkmıştı, iyice zor durumda kaldılar, bunun üzerine o dönemin Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan yardımcısı Tuğrul Türkeş dedi ki, bizim bölge ile çok yakın irtibatımız var, huzurunuzda yemin ediyorum, vallahi de, billahi de, bu silahlar Türkmenlere gitmiyordu dedi. Kendisi biliyorsunuz şu anda Başbakan Yardımcısı koltuğunda ve mahkemede ihtiyaç olursa kendisinin tanıklığına başvurmak istiyoruz, acaba fikrini değiştirdi mi yoksa silahlar hâlâ Türkmenlere gitmedi mi, bu konuda yeminine sadık kalacağını umuyoruz bu arada tabii Bayırbucak Türkmen komutanları açıklama yaptı, bizlere öyle bir şey gelmedi, yardım gelmedi, biz burada canla başla çalışıyoruz diye kaldı ki gönderilen kapı zaten Türkmenlere yakın bir kapı değil, El-Nusra'ya yakındı ve Reyhanlı Kapısı özellikle onun için tercih edilmişti ve muhtemelen giden silahlar oradaki radikal islami unsurlara gidiyordu, biz haberimiz de bu konuda bir detay vermedik, ama bu tartışma giderek yaygınlaştı. Elbette Türkmenlere gidiyor olabilir, denilebilir ki her devlet bunu yapıyor, illegal yoldan, her devlet oraya silah yığmaya çalışıyor ama her devlet yakalanmıyor ve yakalandığı zaman hesabını veriyor ve Türkmenlere gidiyor olması tabii bir devletin illegal silah ticareti yapmasını aklamaya yetmiyor, dolayısıyla sadece insani yardım açısından oraya müdahale şansı var devletlerin, hukuken bildiğim kadarıyla. Sonunda artık anlaşıldı ki bunlar silah ve Suriye'ye gidiyor ve oradaki iç savaşta bir tarafı Türkiye ve Cumhurbaşkanı tartışmayı şöyle noktaladı. Silahsa silah ne olmuş yani. Tartışma bitti aslında yani Cumhurbaşkanı kabul etti, silah yolluyoruz ne var kardeşim dedi ve bizim açımızdan ne sır kaldı, ne devlet sırrı kaldı, ne oraya
yapılarının gizli kalma zorunluluğu kaldı, tamamen alenileşti olay ve Cumhurbaşkanının bu sözüyle de bitti yani devlet istihbarat teşkilatı eliyle komşusuna mühimmat sevk ettiğini itiraf etti bir anlamda. Sonra bu silahların neler olduğunu Jandarma Kriminal Laboratuvarı raporlarıyla belgelendi, rapora döküldü ve o raporlar da Erdem Gül'ün haberiyle gazetemizde yer aldı ve biz şimdi o raporlardan dolayı da yargılanıyoruz, yani tırların içindeki silahların dökümünü yayınladığımız için, yani gerçeği açıkladığımız için, bu aslında hem ulusal bir suç, hem uluslararası bir suçtur. Fakat suçlular değil bu suçu ortaya serenler karşınızda şu anda ve onlar yargılanıyor, orada çevirme kararını veren savcı tutuklandı, emri uygulayan jandarma komutanları yargılanıyor, tutuklandı, hakimler tutuklandı, hatta devlet bunlarla da yetinmedi, operasyon sırasında silahları koklayarak bulan polis köpeğini de görevden aldılar, görev yerini değiştirdiler, Köpek zannediyorum Silivri kargo şubesinde görevli şu anda. Fakat ilginç bir şekilde bütün bu operasyonda asıl suçlu olması gereken devletin istihbarat teşkilatını bu duruma düşüren, gizli bir operasyonu açığa çıkaran, ne istihbaratçılar, ne kamu görevlileri, ne devlet yetkilileri, ne Bakanlar, ne dönemin Başbakanı suçlanmadı ve hükümetin işlediği bu suçların ve istihbarat teşkilatının beceriksizliğinin hesabını biz veriyoruz burada ve suçu ortaya serenler yargılanıyor ve suçlular değil biz karşınızda bulunuyoruz. Ben burada oturma düzeninde bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum, biz müştekiyiz devletimizin bu hale getirilmesinden ve asıl şüphelilerin burada müşteki pozisyonunda olanlar olması gerektiğini düşünüyoruz ve bir gün onların da yargılanacağına yürekten inanıyoruz. Neden yayınladık bu haberi diye o gün bir başyazı yayınlamıştık kısa bir başyazı yayınlamıştık, ben kaleme almıştım, izin verirseniz onu burada hızla okumak istiyorum, bu haberi neden yayınladık: “Patlaması halinde bir şehri yok edecek kadar çok silah, bu ülkenin havalimanına gizlice indiriliyorsa, o silahlar TIR’lara yüklenip bu ülkenin şehirlerinden, topraklarından, sınırlarından geçiriliyorsa, o silahlar, o ülkenin bütün denetim kurumlarından, meclisinden, halkından habersizce, komşudaki bir savaşın taraflarından birine destek olmak için gönderiliyorsa, gönderilen taraf, bu ülkenin sınırları içinde silahlı eylem yapmış, bu ülkeyi sık sık tehdit etmiş, vahşi bir terör örgütüyse, gönderen hükümet, bu silahların mevcudiyetini ısrarla reddediyor, bu silahları durduran askeri yetkilileri görevden aldırıyor, bu silahlar hakkında soruşturma açan savcıları tutuklatıyor, yargılatıyorsa, bu ülkenin halkı, bu silahlar dolayısıyla karşı karşıya olduğu riskleri bilmiyor, bu sevkiyatın hayati, siyasi, hukuki, diplomatik sonuçlarından haberdar olamıyorsa, yapılan örtülü operasyon başlı başına bir suçsa ve hiçbir yasa, bir suç eylemini meşrulaştırmaya kifayet etmiyorsa, bir gazetenin, bir gazetecinin görevi okurunu bilgilendirmek, halkı bu tehlikeden, bu tehditlerden haberdar etmek, bu maceraya kalkışan yetkilileri ikaz etmektir. Cumhuriyet, bu sorumluluğun bilinciyle bu görüntüleri yayınlıyor” Bu gazetecilik sorumluluğu üzerine de birkaç cümle etmek istiyorum izin verirseniz. Dünyanın hiçbir yerinde kendisine gazeteciyim diyen hiç kimse, hiçbir basın mensubu, böyle bir haberi görmezden gelemez, eğer görmüyorsa ona gazeteci denemez. O devlet memurudur olsa olsa. Sayın başkan hiçbir gazeteci önüne gelen bir haberi yayınlayıp yayınlamamaya karar verirken bu devlet sırrı mı, Cumhurbaşkanımızın hoşuna gidecek mi, Başbakanımız gücenecek mi, acaba hakimler ne der ve saire diye düşünmez. İki şeye bakarız, bir haber gerçek mi, doğru mu, en önemli kıstas budur. İki, bu haberin ve yayınlanmasında kamu yarari var mı, buna bakarız. İlki daha kolay bir sorudur ama ikincisi biraz subjektif bir ister istemez çünkü kamu yararı subjektif bir kavramdır ve insandan insana değişir, kurumdan kuruma, ülkeden ülkeye değişir. Burada tabii iş geliyor ve bunun yayınlanmasında bir kamu yararı var mı? sorusuna düğümleniyor. Ben habere baktığım zaman, evet bunun gerçekliğinden hiç şüphe etmedim, bu gerçekti, çünkü daha önce deşifre olmuş bir bilginin, bir istihbaratın teyidi mahiyetindeydi, doğruluyordu, sadece fotoğrafların görüntüleri vardı elimizde, ama görüntüler çok daha çarpıcıydı. Dolayısıyla bunun yayınlanmasında gerçeklik açısından hiçbir sakınca görmedim. Kamu yararı burada %100 diye düşündüm. Yani bir %1'lik bile bir kuşku duymadım. Çünkü hem ülkenin meclisinden gizli, hem kamu otoritesinden gizli, hem parlamenterlerden, kamuoyundan olayın en azından Adana halkından yani oradan bir silah geçiyor, çok ciddi bir mühimmat geçiyor ve elbette istihbarat teşkilatı bunu davul zurnayla yapacak değildi, ama orada bir patlama olsaydı ki, oldu daha önce Reyhanlı'da, o patlamanın ne olduğu, kaç cana mahal olduğunu biliyorsunuz. Türkiye'nin en büyük facialarından birini yaşadık ve öyle bir patlama halinde bunun hesabını verecek olanlar, muhtemelen ortaya çıkmayacaklardı. Oysa bu operasyonda, ki bizler onların kimler olduğu gördük, kamu yararı %100'dü. Yani bunun yayınlanmaması söz konusu olamazdı ve benim gazetecilik kıstasıma göre, kaldı ki haberi yayınlamadan önce gazeteciliğimizin gereğini yaptık, Milli İstihbarat Teşkilatını aradık ve görüş bildirmelerini istedik, bir cevap alamadık. Dolayısıyla gazeteciliğin evrensel ilkesi olan double check dediğimiz olayın karşı taraflarından görüş alma zorunluluğuna da uymaya çalıştık. Şunu anlıyorum devletlerin sırları olabilir ve her devlet kendi sırrını korumakla yükümlüdür ve hepsini kamuoyuyla paylaşmak zorunda değildir. Ama siz de şunu anlayın, hiçbir suç devlet sırrı görüntüsü altına saklanamaz. Eğer suç işleniyorsa onun üstündeki çok gizli damgası geçerliliğini kaybeder. Çünkü o zaman bizim devlete inanmamız için hiçbir neden kalmıyor ortada, o zaman her suçlu eğer yetkili makamdaysa belgenin üzerine çok gizli damgasını vurduğu anda kendini suçsuz ilan edebilir ve suçunu örtbas edebilir. Bizim görevimiz buna izin vermemek. Bizim gazeteci olarak görevimiz halka karşı ve okurumuza karşıdır ve bir suç varsa, orada sır olamayacağını savunmak ve bunu sergilemek zorundayız. Eğer ülkenin istihbarat teşkilatı kendi Yasasında olmayan bir yetkiyi kullanıyorsa bunu bildirmek bizim görevimiz, Meclis haberdar edilmemişse bunu uyarmak bizim görevimiz. Eğer bu ülkenin halkı tehdit altındaysa bir patlama tehdidi altındaysa uyarmak bizim görevimiz. Bir devlet Cumhurbaşkanından, Başbakanına kadar halkına yalan söylüyorsa bunu teşhir etmek bizim görevimiz, biz yapmayacaksak kim yapacak ki bunu, yani ülkenin Cumhurbaşkanı diyor ki, orada silah yoktu, ilaç vardı. E yalan, şimdi ben ne yapacağım. Cumhurbaşkanımız yalan söylüyor ama idare edelim mi diyeceğim. Yoksa bir ülkenin Cumhurbaşkanının halkına yalan söyleme hakkı yoktur mu diyeceğim. Ülkenin istihbarat teşkilatının Yasasını açık bakıyorum, silah taşıma diye bir sorumluluğu yok, ama taşıyor. Ne yapacağım ben burada?, ya işte devletimizin çıkarları demek ki böyle gerektiriyor. Biraz önce iddianamede sayın yargıç değindi. Diyor ki orada; devletin, halkın çıkarı doğrultusunda gibi bir ifade var zannediyorum, not almıştım okurken, peki, evet, diyor ki; ülkenin milli menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler Milli İstihbarat Teşkilatınca, ne malum, nasıl emin olacağız ülkenin milli menfaatleri doğrultusunda bu faaliyetler, bence değil. Kim buna karar verecek, bu yürütülen faaliyet gerçekten bu benim milli menfaatime mi, yoksa aykırı mı? şu geldiğimiz o günden bugüne geldiğimiz noktaya bakın, Suriye iç savaşındaki duruma bakın, oradaki radikal islami hareketin yükselişine bakın ve bugün Allah aşkına kendi kendinize düşünün, oraya yapılan silah sevkiyatı gerçekten ülkenin hayrına mı olmuştur, milli menfaatimiz doğrultusunda mıdır? bence biz oradaki ateşe, yangına benzin döktük ve ülkenin başına belayı soktuk ve şimdi belki de büyükşehirlerimizdeki patlamaların bir nedeni de o yardımları bir süre sonra kesmek zorunda kalmamız, Çünkü deşifre olması, bunu bilmemiz için belki de böyle değil bilmiyorum, ama bunu tartışmamız lazımdı. Bundan meclisin haberdar olması lazımdı. Kamuoyunun haberdar olması lazımdı ve benim görevim gazeteci olarak, bunu tartışmaktı. Biz bunun ülkenin gerçekten milli menfaatin olup olmadığını, sadece istihbarat teşkilatının başındaki bir şube müdürüne bırakamayız. Buna ne cüretle kendisi karar verebilecek ki, hangisi ülkenin, ne ülkenin menfaatine, ne değil ve basit bir şekilde buna sırdır deyip geçebilecek. Devleti yönetenlerin yasa dışına çıkmak gibi bir ayrıcalığı yok. Devleti yönetenlerin halka yalan söylemek gibi bir ayrıcalığı yok. Eğer bunu yaparlarsa bunun deşifre etmek de gazetecinin en doğal hakkı ve görevi, hatta sorumluluğudur. Sayın Başkan bitmiyor, Cumhurbaşkanı haberin yalan olmadığı ortaya çıkıp da kendisinin söylediğinin yalan olduğu anlaşılınca, bu kez tehdit yoluna gitti. Haberin yayınlanmasından hemen sonra devlet televizyonuna çıktı ve aynen şu cümleyi kurdu; 'bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu' burada bahsedilen ben oluyorum. Sanıyorum bu da Cumhuriyet tarihimizde bir ilktir. İlk kez bir Cumhurbaşkanı bir gazeteciyi yaptığı doğru haberden ötürü açıkça tehdit etti. Bununla da yetinmedi, şahsen davacı oldu. Adeta ortaya çıkan kendi sırrıymış gibi ve basın tarihimizde bir Cumhurbaşkanının, bir gazeteci için istediği en ağır cezayı istedi ve böylece buraya geldik. Şimdi başta sıraladığım suçlamalara tek tek kısaca değinmek istiyorum. İlki bu gizli kalması gereken bilgileri ifşa ettiğimiz, temin ettiğimiz bölümü, bir defa bu tabiri de kısaca değerlendirmemiz lazım, gizli kalması gereken bilgilerin kararını kim veriyor? ve neden bu bilgilerin gizli kalması gerekiyor? halk için mi? o radikal islamcı örgütler için mi? bu suçu işleyenler için mi? Hükümetin o günkü menfaatleri için mi gizli kalması gerekiyor,
bu bilgilerin? bilgi doğru, bilgi suç, devlet suç işliyor ve bu bilginin gizli kalması gerekiyor. Başbakan yalan söylüyor ve bu bilginin yalanlanmaması gerekiyor, kimin için, ben niye Başbakanın siyasi çıkarını düşünmek zorundayım. Niye MİT'in beceriksizliğini örtbas etmek zorundayım. Benim gazeteci olarak böyle bir görevim yok. Benim görevim; üstelik bu devletin sağlığı için, sağlıklı işlemesi için, devletin silahlı kuvvetlerinin birbirine silah çekememesi için, devletin bu hallere, bu durumlara düşürülmemesi için, halkın bilgi alma hakkı için, gazetecilerin haber verme hakkını savunmak için, benim çıkarım bu bilgilerin gizli kalmaması yönünde, benim inancım şu ki, ortaya çıkan sır devletin sırrı değildi. Devletin içinde odaklanmış bir grubun kendi başına verdiği bir macera kararının sonucuydu ve onların sırrıydı ve bu sırrın ortaya çıkmasını hazmedemediler ve bu yüzden şahsen şikayetçi oldular. Ama ne yazık ki, zaten gizli kalmamıştı bilgi ve ben yazdığımda çoktan ifşa edilmiş durumdaydı. Dolayısıyla biz gizli kalmamış bir bilgiyi ifşa etmekle suçlanıyoruz karşınızda, milli menfaat meselesine de değindim. Dolayısıyla temin etmekte hiçbir sakınca görmedim bu bilgileri, ikinci suçlama casusluk, bu başlı başına bir komedi, çünkü ben 37 yıllık gazeteciyim. Bırakın casusluk yapmayı, bana böyle bir şeyi teklif edenin alnını karışlarım. Ben casusluk suçlaması olsa olsa bir mizah eseri olabilir yada benimle şaka yapılıyor olabilir. Bugünün de 1 Nisan olması hasebiyle, hangi ülkenin casusu olduğumu bilmiyorum. İddianamede yazmıyor, nereye askeri, siyasi bilgi temin etmişim, nasıl temin etmişim. Neden şaşkın bir casus olarak götürüp bulduğum bilgiyi ertesi gün gazeteye basmışım ve ilk işimde yakalanmışım. Bunların gerçekten cevabı yok. Buna ancak gülmekle yetinebiliyorum. Hangi devlet bu öyle bir iddianamede, bir insan casuslukla suçlanırsa sen şu devlete çalışıyordun, şundan bilgi aldın, şuraya sattın, bunun karşılığında şunu aldın denmez mi ve buna ilişkin belgeler ortaya konmaz mı? kim talimat vermiş, ne cüretle ve ben hangi talimatı yerine getirmişim, bugüne kadar sicilimde böyle bir şey var mıymış? bunları ortaya koymadan savcılığın böyle bir şeyi bu kadar kırık dökük bir iddianameye karşımıza getirilmesine ancak gülebiliyorum. Tanık yok, kanıt yok, casusluk sadece böyle bir suçlama ve iddia var ve iddianameyi keşke vaktimiz olsaydı da böyle özetlemeyip okusaydık. Orada görecektiniz ki savcılık 52 köşe yazımı alıp, oradan bir derleme yapmış ve benim yayın evleriyle sık sık yaptığım bir yazı koleksiyonumu oraya koymuş, teşekkür ediyorum kendilerine, yazılarımı böyle kıymetli bulup yayınladıkları için, ama bunları delil olarak casusluk delili olarak koyması, kendisinin belge bulmadaki yeteneğini kanıtlıyor, bunu bütün okurlarımız okudu zaten, bu kadar gizli belgenin yazı olarak gazetede yayınlanmasına nasıl inanıp da oraya koydular, gerçekten ben şaşıyorum. Kariyerimize bakarsanız Erdem'in de, benim de bırakın casusluk gibi bir leke sürmeyi, en ufak bir ne hakaret, ne buna ilişkin bir defo bulacaksınız. Biz sadece haberciliği savunduk bugüne kadar, gazetecilik dışında hiçbir iş yapmadık. Hiçbir gelir kaynağımız olmadı, bütün hesaplarımız zannediyorum, didik didik edilmiştir. Orada bir kuruşluk bir iddia bulabilirseniz ben bugün mesleği bırakmaya hazırım. Gazetecilik, yazı dışında en ufak bir faaliyetimiz, casusluk dışında da herhangi bir memuriyet veya başka bir ilişkiye ilişkin bir kuruşluk bir çıkar ilişkisi göremezsiniz. Ama şuna inanıyorum, bu silahları nakledenler bu silahları sınır ötesinde bir yerlere gönderenler, gerçekten casusluk gibi bir suçu işlemiş olabilirler ve bunun soruşturulması gerekecek, ben bunun soruşturulacağına da inanıyorum. Ülkenin çıkarları aleyhine eğer birileri komşu ülkeye silah naklettiyse bakın o işte casusluk olabilir. Bakın o işte vatana ihanet olabilir. O zaman biz müşteki konumda olacağız ve o zaman onlar sanık sandalyesinde oturuyor olacak, bir ara Julian Assange örneği verildi. Adalet Bakanı tarafından ve bu yapılanın Avrupa'da da cezalandırıldığı söylendi. Yani gazetecililer dünyanın neresinde devlet sırrını ortaya koyarsa orada yargılanır, işte Julian Assange dedi, işte Edward Snowden dedi Bakan. Bu benzetme için sayın Bakana teşekkür ederim. Çünkü bizim müdafaamıza destek verme amacı taşıyor bu vurgu, tam da biz de bunu vurgulamak istedik. Wikileaks örneğini verdi. Wikileaks skandalı Kasım 2010'da patladı ve Amerika Birleşik Devletleri arşivinden 2000 kadar belge yayınlandı. Bunların belgeleri çok gizli damgası taşıyordu ve devlet sırrı mahiyetindeydi. Belgelerin önemli bölümde Amerikan ordusunun Afganistan savaşındaki yazışmaları vardı ve orada yaptıkları yargısız infazlar, sivil katliamları belgeleniyordu. Belgeleri sızdıran Bradley Manning diye bir erdi. Amerika bunu çok tartıştı o günlerde, ben tesadüfen Orta Doğu Teknik Üniversitesinde doktora tezimi devlet sırları yasası üzerine yazmıştım ve basın ilişkileri üzerine bu konuda uluslararası müfredata hakimim. Amerika'da çok tartışıldı, ben de çok yakından izledim. Hep tartışılan şuydu, Amerikan Devleti Afganistan savaşında sivilleri öldürdüyse bu bilgi sır kalabilir mi ve devlet sırrı mahiyetinde midir, kamuoyunun buna verdiği cevap hayır, devlet eğer orada bazı sivilleri katlettiyse bu devlet sırrı olamaz, bir suç devlet sırrı sayılamaz, buna karar verdiler ve belgeler 26 Kasım tarihinden itibaren Amerika ve İngiltere gazetelerinde yayınlandı. İşte Guardian Gazetesi, Afgan savaşındaki gizli belgeler diye, birinci sayfadan manşetten yayınladı. Washington Post, NSA belgeleri diye sızan belgeleri yayınladı. Türkiye'de Taraf Gazetesiyle anlaştılar. Wikileaks Türkiye belgeleri diye, belgeleri sır belgeleri yayınladılar. Newyork Times sızan gizli belgeler diye birinci sayfadan yayınladı ve Der Spiegel gazetesi Almanya'da birinci sayfadan, Amerikalıların suçları diye verdi ve böylece Amerikan hükümetinin nasıl illegal yollara başvurduğunu öğrenmiş oldu. Peki Bakan diyor ki; 'orada da yargılandılar' doğru yargılandılar, iyi de kim yargılandı, orada haberi sızdıranlar yargılandı. Yani bu belgeleri sızdıran devlet yetkilileri yani Er Bradley MANNİNG tutuklandı ve gazetecilere ne oldu, NSA belgelerini yayınlayan Washington Post ve Guardian gazeteleri o yılın Pulitzer ödüllerini aldılar. Dünyanın en büyük gazetecilik ödülüdür ve o gazeteler hakkında en ufak bir işlem yapılmadı ve gazeteciler hakkında da yapılmadı. Dünyada batı dünyasında kural budur. Suç belgeyi sızdırmaktır, gazeteci belgeyi yayınlamakla suçlanmaz, ödüllendirilir ve açıkçası bu davada biz daha çok casus bölümünde değil, Washington Post, Guardian, Der Spiegel gibi konumdayız. Bu belgeleri yayınlayan konumundayız. Dolayısıyla ödüllendirilmemiz gerekiyordu, ödülleri de aldık. Bu haberle ödüllendirildik. Şimdi birkaç suç daha kaldı, bir tanesi cebir kullanarak Cumhuriyeti ortadan kaldırmak, tabii bu casusluktan bile gülünç bir iddia yani bir haberle Cumhuriyeti nasıl ortadan kaldırabildiğimiz konusu hakikaten bize hakketmediğimiz bir kudret yüklüyor. Cumhuriyete de hak etmediği bir zayıflık atfediyor. Çok şükür ki biz ne o kadar güçlüyüz, ne de Cumhuriyetimiz o kadar zayıf, bir haberle ortadan kalkacak kadar, ama şu filmi izlediniz. Devletin jandarması, istihbaratına silah çekiyor ve polis gelip her ikisine de silah çekiyorsa o devletin cebir kullanılarak nasıl Cumhuriyetin ortadan kaldırıldığının belgesidir bu film ve asıl Cumhuriyeti cebir kullanarak ortadan kaldıranların kimler olduğunu hepimiz orada gördük ve siz onları çağırmıyorsunuz huzurunuza bizi çağırıyorsunuz ve bizi yargılıyorsunuz. Biz sadece o rezaleti belgelemekle burada suçlanıyoruz. Buna hiç kimse inanmaz ve ben o rezaleti ortaya serenlerin de bir gün burada hesap vereceğini çok iyi biliyorum. Biz cebir falan kullanmadık, hiçbir kalem o kadar güçlü değildir. Sadece cebir kullananları teşhir ettik. Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya çalışanları halkımıza gösterdik. Gene eğlenceli bir bölüme geleceğim. Silahlı terör örgütüne yani Fethullah GÜLEN'e yardım meselesi, efendim, biz üye değilmişiz çok şükür, bu da bir şey tabii, Fethullah GÜLEN'in silahlı terör örgütü varmış, biz ona üye değilmişiz ama bilerek isteyerek yardım etmişiz, tabii burada savcı biraz insaflı davranmış, bizi yıllardır mücadele ettiğimiz bu örgüte üye yapmayarak, bir cömertlik göstermiş, sadece yardımcılıkla taltif etmiş, ben hayatımda Fethullah GÜLEN'i görmedim, tanımadım, yazışmadım, hiçbir toplantılarına katılmadım. Gülen okullarında CIA ajanlarının görev yaptığına dair bir haberimden dolayı da karşılıklı davalaştık ve karşılığında davalık oldum. Telefonlarımı dinlediler, dinlenen telefonlar arasında benimki de var ve halen de soruşturma sürüyor, telefonlarımın Fethullah GÜLEN'e bağlı polislerce dinlendiğine dair, hadi ben neyse Cumhuriyet gazetesi 1974'den beri bu örgütle savaşıyor. Bu örgütün Türkiye için ne kadar zararlı olduğunu ta 1974'de saptamış, o günden beri yazılar, makaleler, yazı dizileri, kitaplar yayınlamış ve paralel bir örgütlenmenin devletin nasıl felç ettiğini belgeleriyle ortaya koymuş, devleti, sorumluları uyarmış ve bunu anlatmak için çırpınmış adeta Cumhuriyet gazetesi bu yüzden kumpas hedefi olmuş, birçok kumpasta üzerine gelinmiş, telefonları dinlemiş, yazarları tutuklanmış, yıllarca hapis yatırılmışlar ve bu örgütü doğrudan hedefi olmuş Cumhuriyet gazetesi ve bizler, peki bizi yataklık etmekle suçladığınız o örgütle böyle canla, başla mücadele ederken, bu örgütlenmeyi, bu paralel örgütlenmeyi kim inşa etti diye sorarsanız, iki isim geliyor aklıma, birisi Recep Tayyip ERDOĞAN, diğeri Fethullah GÜLEN bu iki isim el ele vererek bu devleti böyle inşa ettiler. Bir devlet yapılanması kurdular, paralel, polisi, yargıyı ele geçirdiler, üniversiteyi ele geçirdiler, medyayı ele geçirdiler, bütün bunlar gözümüzün önünde yaşandı. Birbirlerine düşene kadar son derece yakın ilişkiler içinde dünyanın her yerinde okullar
kurdular. Bakanlar onları açmaya gitti. Devletin hava yolları şirketi oralara seferler düzenledi. Devletin eğitim teşkilatı onların emrine verildi. Devletin polisi tamamen kontrol altına verildi ve gün geldi aralarında bir kırgınlık olduğu zaman ülkenin Cumhurbaşkanı çıkıp ne dedi, ne istediniz de vermedik dedi. Sonra da pardon kandırılmışız dedi. Pardon ama biz kandırılmadık. Biz biliyorduk, yıllarca yazdık. Üstüne gittik, hükümeti uyardık. Tehlikenin farkında mısınız dedi bu gazete, bas bas bağırdık yapmayın bunu, bir devlet böyle olamaz dedik, şimdi utanmazlığa bakın ki bizim uyardığımız bütün bu insanlar kalkmışlar bizi o örgüte destek olmakla suçluyorlar. Buna kargalar bile güler ve buna nasıl inandırabileceklerini bilmiyorum. Bu gazetenin arşivinden herhangi bir cildi getirelim buraya bugün karşınıza serdiği 1000 tane evraktan çok daha fazlasını orada haber olarak göreceksiniz. Burada suçlanması gereken iki isim var. Erdoğan ve Gülen bunun hesabını vermesi gereken onlardır. Biz bu paralel yapılanmanın, gizli örgütlenmenin suçlusu değil, mağduruyuz ve mağdur olarak onların suçluluğunu ilan etmekle yükümlüyüz. Cumhurbaşkanı kandırıldıysa bunun bedelini ödemelidir. Bizden soramaz. Biz kandırılmadık, inatla, sabırla, cesaretle söyledik, üstüne gittik, yargılandık bu yüzden, suçlandık, hedef alındık, şimdi hiç kimse bize böyle bir işbirliği ve ortaklık iddiasını atamaz ve böyle bir kara leke süremez. Çok kısaca ifade sürecimizden de bahsetmek istiyorum. Sulh Ceza Hakimliğindeki ifade sürecimizde bütün bu sorgularda bize ne casusluğumuz soruldu, ne silahlı örgüte üyelik iddiası soruldu, ne hangi hükümet lehine, aleyhine çalıştığımız soruldu, ne kimden talimat aldığımız soruldu, ne örgüt bağlantımız soruldu, bize sadece bu haberi yaptınız mı, siz mi yaptınız, nereden aldınız diye soruldu, biz de biz yaptık dedik. Bitti sorgu, bilmiyorum, siz daha iyi bilirsiniz, bir insana iki kez hayat boyu hapis cezası verilecek kadar önemli bir suçlama yöneltilirken bunlar mı sorulur ve bir tanık gösterilmez mi? hiçbir soru sorulmaz mı? bir belge gösterilmez mi? o casusluğa dair, bilmiyorum, sonuçta anlaşıldı ki sayın savcı bizi yardım yataklıkla suçladığı örgütten öğrendiği taktiklerle yani Fethullah Gülen taktikleriyle kanıtsız, tanıksız bir şekilde bizi bir örgüt çuvalının içine atmaya çalışıyor ve orada aynı suçlamaların hedefi yapmaya çalışıyor. Ayrıca ifademiz alınırken, bize hükümeti devirmek gibi bir suçlama atfedilmemişti. Sonradan bunun iddianameye eklendiğini de belirtmeliyim. Bu garabet sonucu biz tutuklandık ve 92 günü tecrit koşullarında geçirdik. Tutuklu kaldık Silivri Cezaevinde, tutukluluğumuz süresince Başbakan ve hükümet sözcüsü defalarca sağ olsun, tutuksuz yargılanmamamız gerektiğini söylediler. Herhalde yetkili değildi kendisi!. Bu gazetecilerin tutuksuz yargılanması konusunda önlerinde şans vardı, Mecliste bu konuda yasa teklifleri vardı. Bülent ARINÇ dava bile açılmamalıydı dedi ve sonuçta zaten biz gazeteciler için açık hava hapishanesi olarak nitelenen Türkiye bir kez daha basın özgürlüğünün utanç verici sayfalarından biriyle karşı karşıya geldi. Bütün uluslararası örgütlerin listelerinde son sıralara itildi ve nihayet Anayasa Mahkemesi hukuksuzluğu gözler önüne serdi ve yapılanın bir terör eylemi değil, bir gazetecilik faaliyeti olduğunu tescilledi ve mahkemeniz o gün bu karar doğrultusunda tahliyemize karar verdi. Ne var ki, sonra Cumhurbaşkanı bu karara ilişkin biliyorsunuz sözleriyle hukuk devletinin nasıl ayaklar altına alınabildiğini kanıtladı. Sonuç; sayın başkan, sayın üyeler Anayasanın açık hükmüne, Anayasa Mahkemesinin kararına uymayacağını açıkça ilan eden bir Cumhurbaşkanı karşısında bizim sığınağımız yine sizsiziniz. Adalettir, güçlüler her zaman haklı olmayabilir. Ama haklılar her zaman güçlüdür. Biz gücümüzü haklılığımızdan alıyoruz. Tarihin bazı dönemlerinde güçlüler haklıları sindirebilir. Ama siz bu haksızlığın uzun sürmeyeceğinin güvencesi olmalısınız. Adaletin güç karşısında boyun eğmeyeceğini bize ve dünyaya kanıtlamalısınız. Cumhurbaşkanı emretti, mahkeme de boyun eğdi algısını yaratacak bir hukuksuzluğa geçit vermemelisiniz. Tersine hiçbir gücün mahkemeye gücünün yetmeyeceğini ortaya koymalısınız. Adaletin güvencesi olmasınız. Hatırlıyorsunuz, Türkiye 1960 yılında Yassıada'da bir yargıcın, bir Başbakanın yüzüne "sizi buraya tıkan kudret böyle istiyor" dediğini işitti ve o günden beri biz o hukuksuzluğun utancı ile yaşıyoruz ve onun bedelini ödüyoruz. Bir daha bu utancı yaşamak istemiyoruz. Adaletin bir gün herkese lazım olacağını biliyoruz ve yarın Başbakan, Cumhurbaşkanı yargı önüne çıkarsa onların da adaletle yargılanması için çabalayan yine bizler olacağız, hiç kuşkunuz olmasın, gazetecilik açısından bakıldığındaysa bu dava basın özgürlüğüne bir darbe olarak görünmektedir. Mesele sadece bizim yargılanmamız da değil, kararda da belirtildiği gibi bu yargılama diğer gazeteciler üzerindeki caydırıcı etki gücüyle de çok önemlidir. Yani medyanın toptan baskı altına alınmasına vesile olmaktadır. Dolayısıyla kamunun bilgilenme hakkına da darbe vurmaktadır. Biz yaptığımızın tamamen bir habercilik faaliyeti olduğuna inanıyoruz. Halkın yöneticileri hakkında gerçekleri öğrenme hakkını savunuyoruz. Basın ve ifade özgürlüğünden güç alıyoruz. Bizi casuslulukla suçlayanları haberimiz biz aynı iddiayla suçluyoruz. Yakın bir gelecekte onların da aynı suçlamayla yargılanacağını inanıyoruz. Sayın başkan geçen duruşmada itirazımıza rağmen kapalı yapılması kararı aldınız. Böylece sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da yakından izlediği bir davanın gözlerden gizlendiği kuşkularına neden oldunuz. Cumhurbaşkanının gözlem için gelen diplomatlara yaptığı suçlamayla olay bir uluslararası diplomatik krize dönüştü. Bizim bu davayla ilgili utanılacak, saklayacak bir şeyimiz yok. Adaletin inanmak istediğimiz gerçek suçluları ortaya çıkartmasını beklediğimiz mahkemenizin dünyanın gözü önünde yargılama yapması gerektiğine inanıyoruz. Kapalı kapılar ardında yargılanmayalım. Açalım kapıları, herkes hukuk nasıl işliyor görsün. Başa dönersem, işiniz zor, bu ortamda hem adi karar vermek, hem yargının en kudretli şahsiyetten bile bağımsız olduğunu ispat etmek, hem de basın ve ifade özgürlüğünü gözetmek sorumluluğuyla karşı karşıyasınız ve bunu bütün dünyanın gözünün çevrildiği kapalı bir duruşma salonunda yapacaksınız. Hayatı boyunca adil olmaya özen göstermiş bir gazeteci olarak sadece şahsım değil, aynı zamanda mesleğim adına tarih ve yargı huzurunda beraatimi talep ediyorum, teşekkür ederim" demiştir.
Sanık Erdem Gül mahkememizde alınan 01/04/2016 tarihli savunmasında: "Öncelikle bizim buraya sanık olarak bugün gelişimize neden olan haberleri yazdığımız dönemi biraz anlatmak istiyorum. 29 Mayıs birinci haber. İkinci haberimiz 11 yada 12 Haziran gibi bir tarih. Türkiye açısından da çalkantılı bir tarih. Esas olarak geriye doğru bir çalkantının da neden olduğu başka çalkantıları da içinde taşıyan bir tarih. Çünkü arka planında Türkiye'nin neredeyse 5 yılı bulan Suriye politikası esas olarak fonda esas unsur. Geriye doğru hani biz bir gazetenin iki yöneticisi olarak aynı zamanda altında haberlerde imzaları olan iki isim olarak karşınızdayız bugün sanık olarak. Ama o tarihlerde altına imza attığımız ve gazetenin manşetinden yayınlanan bu haberler aslında geriye doğru tartışılan Türkiye'nin Suriye politikasında muhalefetin net bir biçimde uzunca bir süredir Türkiye'yi belki bir Ortadoğu bataklığına sürükleme politikası diye net bir biçimde dile getirdiği, gazetenin de buna yönelik uyarılar, yayınlarıyla, yaklaşımlarıyla, haberleriyle uyarılarda bulunduğu bir dönem esas olarak söz ettiğimiz Suriye politikası. Bizim yazdığımız ikisi de MİT tırları diye bilinen iki haberdeki konu da yine kamuoyunda bir buçuk senedir çok sıkı ve canlı ve kimi zaman çeşitli suçlamalarla birlikte hatta burada da biraz önce konu edindiği bir biçimiyle bazı gizlilik kararlarıyla birlikte çok tartışılan ama aynı zamanda Suriye'den kaynaklanan, Suriye'deki savaşın Türkiye'ye yansıması biçiminde, bugünlerde daha çok hissettiğimiz ama o tarihlerde biraz daha az yaşamaya başladığımız bir katliam korkusunun da olduğu bir dönem esas itibariyle. Hatay Reyhanlı'yı bu anlamda hatırlamalıyız. Sanırım 52 kayıp var. Yani geliyordu bize de. Hani Ortadoğu'da sürekli gördüğümüz pazarda patlama oldu 50 kişi hayatını kaybetti, cami'de oldu 100 kişi oldu. Türkiye buna çok alışık değildi. Geçmişte Türkiye'de belki siyasal çatışmalar yaşanmış ama hiç örneğin o tarihlere kadar çok ciddi hayatımızda bugünlerde artık can güvenliği sorunu olarak canlı bomba olayımız, geçmişimiz yoktu. Yada bir büyük katliamlar deneyimimiz bu türlü yoktu büyük büyük patlayıcılarla. Bize gelen haber sadece gazete bakış açısıyla evet burada biz çok ağır suçlamalar altındayız sadece haber ve yazı nedeniyle ama gelen habere bakışımız şu biçimdedir. Acaba Türkiye'yi bekleyen bir silah, patlama, katliam halkın, devletin, kurumlarımızın, insanlarımızın, çocuklarımızın ve geleceğimize ait acaba bir can güvenliği tehlikesi, katliam tehlikesi var mı yok mu bakış açısından kaynaklanmaktadır. Kamu yararı dediğimiz doğrudan zaten bunun kendisidir. Gazetecinin görevi aynı zamanda uyarmaktır. Dolayısıyla haberlere çok kısaca değinirsem. Biraz önce biraz daha teknik olarak yada detaylı tartışıldı. Haberlerdeki unsur esas olarak ülkemizde belki bizi ileride tehlikelere sokabilecek bir takım yasa dışı, yasal ülkenin resmi güvenlik güçlerinde bulunması gereken değil onun dışında bir takım silah, mühimmat işleri var mı yok mu şeklindeki tartışmanın bir belgesi elimize geldiği zaman biz bunu bastık. Bastıktan sonra dönem bu dönemdi. Asıl olarak şöyle bir gelişme oldu. Hemen arkasından hatırlayalım. 7 Haziran seçimleri yapılmıştı. Suruç'ta bir katliam oldu. Çok ağır bir katliam. Belki hani yavaş yavaş işaret fişeği çakılan bir katliamdı. Arkasından Ankara tren garında bir katliam oldu sonra artık gitgide sayılarını şaşıracağımız kadar katliamlar olmaya başladı. Bugünlerde de Ankara ve İstanbul'da, büyük şehirlerimizde acaba Taksim'de bomba patlar mı? Kızılay'ı tekrar patlatabilirler mi endişeleriyle günlük hayatımızı zaten yeni baştan gözden geçirmek zorunda kalıyoruz hepimiz. Bizim haberimiz esas olarak habere ilişkin ben bir gazetecilik görevi bakımından söyleyeceğim. Türkiye bir katliamla karşı karşıya ise gazetecinin görevi bunu yazmaktır. Buradaki hani bana sorulabilecek bu konudaki hangi saikle yazdın sorusuna vereceğim tek yanıt gazetecilik saikidir. Şimdi gazetecilik meselesine de birazcık hani bir iki bir şey söylemek istiyorum. Çünkü ben yani o tarihte bu haberi yazarken, başka yazdığım haberler de var benim. Ben 25 yıllık geriye doğru Ankara'da mecliste de görev yapmış bir siyasi muhabirim. Şöyle düşünmedim yani bu haberden dolayı Pulitzer alırım hani bizim mesleğin en saygın ödülü. Pulitzer alırım diye de düşünmedim ama hapse girerim diye asla düşünmedim. Tersine gazete yöneticilerim iyi oldu yani benim buradaki tek ödülüm nedir? Manşet olmaktır. Manşet olmuşsam hakikaten demek ki iyi haber yakalamışım. Ha bu suçlanabilir, eleştirilebilir, gazetecilik mesleği içinde bunun iyi gazetecilik kötü gazetecilik, etik yada değil açısından tartışmaları yapılabilir ama bu bir ceza yargılamasının konusu asla değildir. Anayasa Mahkemesinin biz Silivri ceza evinde tutukluyken ve sizin karşınıza 25 Mart'ta çıkmayı beklerken ilk kez mahkememize çıkmayı beklerken verdiği hak ihlali kararı yaptığımız eylemin savcılığa göre bir ağırlaştırılmış, bir müebbet, bir normal müebbet ve artı 30 yıllık cezanın doğrudan gazetecilik olduğu Anayasa Mahkemesi kayıtlarına da geçti. Şimdi Türkiye'de bir basın meselesi hani basının durumu üzerinde de biraz konuşmamız gerekir. Şimdi örneğin bugünlerde hepimiz basın hakkında bazı fikirlere sahibiz. Genellikle hani bende diyebilirim ki basının içinden bir gazeteci olarak. Bugünlerde basının ağırlıklı olarak neredeyse birilerine kara çalmak, birilerine karşı tetikçilik yapmak gibi toplumun fikir ve düşünce hayatını geliştiren yada toplumun ilerlemesini sağlaması gereken işlevlerini yerine getiren değil bir takım güç ve iktidar odaklarına tetikçilik yapan bir basın biçimine dönüşme tehlikesi var bugünlerde ama bu çok konjonktürel bir şey. Yani Türkiye'de basının gerçek durumu bu değil. Geriye doğru basının çok güçlü bir geleneği var Türkiye'de. Batıda basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü esas batıya ait bir kavramdır, Avrupa'da gelişmiş bir kavramdır, batının bir değeridir. Ama bizde de artık azımsanmayacak derecede düşünce özgürlüğünün, basın özgürlüğünün sınırları çok gelişkindir. Anayasa Mahkemesi bunu net olarak o kararında net olarak ortaya koyuyor ve sizin de bildiğiniz hepinizin elinde olan içtihatla AİHM çok daha net bir biçimde koyuyor. Biz normalde hani biz şimdi güvenlikçi bir devlet olmalıyız. Çünkü bir katliam tehlikesi karşısındayız. O halde özgürlüklerden biraz daha taviz verilebilir. Daha güvenliğimizi düşünmek zorundayız gibi bugünlerde yoğun tartışmalar yapılıyor. Ancak batıda burada tek bir örnek verilemez ki ülkede bir olağanüstü gelişme olduğu zaman ilk müdahale basına yapılsın. Hiç hatırlamıyorum. Yani basının var olan haklarını geriletici, onlara bir takım cezai yaptırımlar uygulayacak, meclisten yasa çıkaracak yada kolluk güçlerinin basına yönelik uygulamalarını yoğunlaştıracak hiçbir girişim, eylem, yasa yada uygulama hatırlamıyorum. Ama bizde ilk olarak ilk özgürlükleri elinden alınan kesim basın olmuştur. Şimdi biz bir yandan da şöyle bir bakış açısı vardır. Basın ülkenin aynasıdır. Bakalım aynamıza ama bunu bütün geriye doğru bütün basın ve gelecekteki basın için söylemiyorum. Çok konjonktürel olarak söylüyorum. Bizim Can Dündar ile ikimizin yazdığımız yazılar ve haberler nedeniyle bu kadar ağır cezalarla huzurunuza, karşınıza getirilmemiz Türkiye'de artık gazeteciliğin kolayca yapılamıyor oluşunun en açık delilidir. Bir zaten Türkiye'de belli yöntemlerle sansür uygulanmaktadır ama bu açık bir oto sansürdür. Yani ben hiçbir arkadaşımın artık MİT tırları ile ilgili hiçbir haber yazabileceğine inanmıyorum. Yazamaz. Yazması için çok çok yani bizim yaşadıklarımızın tamamını yaşamak zorunda kalacak ve buda çok ağır bir bedel. Biz tabiki ceza ve yargılanma konusu hiçbir meslek grubuna, basına hiçbir meslek grubuna olmadığı gibi basının da ceza yargılamasından muaf olması düşünülemez. Hiç kimsenin böyle bir talebi yok. Bizde basının özgürlüğünün biraz daha geniş olması, daha geniş yorumlanması sanki gazeteciler yargılanmak istemiyorlar, suç işleyebilirler, suç işleme özgürlüğü istiyorlar gibi yansıtılıyor. Bu özellikle iktidarlar tarafından yoğun biçimde söylenen, anlatılmak istenen bir yaklaşım ama bu doğru değil. Evet her meslek grubu, her toplumsal grup gibi basın da gazeteciler de suç işlediklerinde yargılanabilmelidirler. Yargılanırlar zaten ve yargılanıyorlar. Ama bu suçlara bakalım, ne olabilir bu suçlar? Halkı uyardıkları için örneğin yargılanmaz gazeteciler tersine ödül alırlar. Türkiye'yi bir tehlike bekliyorsa, devletin güvenliği deniyor örneğin. Devletin güvenliği Türkiye'nin güvenliği ve halkın güvenliği ile aynı şeydir bana göre. Eğer Türkiye'yi bir tehlike bekliyorsa gazeteciler burada bir uyarı görevi haberleriyle, yazılarıyla yaptıkları için yargılanmazlar tersine ödüllendirilirler. Savaş kışkırtıcılığı yapıyorsa gazeteci görevini yapmış demektir. Gazeteci hırsızlık yaptığı zaman elbette yargılanacaktır. Gazeteci insan öldürdüğü zaman tabiki yargılanacaktır ama gazeteci haber yaptığı için müebbetle yargılanmaz. Ben bir hukukçu değilim ama bir insan olarak yaptığım haberler nedeniyle müebbetle yargılanmayı aklım mantığım almıyor. Belki hani bu yargılama sırasında bunun izahatını burada bende görmek istiyorum yani bende merak ediyorum. Bu soruyu kendime soruyorum. Can Dündar bu gazetenin genel yayın yönetmeni ben Ankara temsilcisiyim. Aslında bir açıdan genel yayın yönetmenini ve Ankara temsilcisini yazdıkları yazı ve haberler nedeniyle tutuklamak ve bu kadar ağır hapis cezaları ve tehditle yargılamak bir gazeteye de müdahaledir. Ben savcılığın düzenlediği bu iddianameyle aynı zamanda gazeteye yönelik de bir müdahalede bulunduğunu düşünüyorum. Benim açımdan bu, bu anlama gelir. Aynı zamanda savcılık bu tavrıyla bence insanlığın ulaştığı düzey açısından yani tarih geriye doğru tarihi bir hatırlayalım. Hepimizin bir entelektüel düzeyi var. Ortaçağ'da yazıyı, haberi, düşünceyi, resmi, sanatı, sinemayı, tiyatroyu yargılarsınız, yargıladılar ama geldiğimiz
dünyada siz yazı yazıyorsunuz, haber yazıyorsunuz diye yargılamanın önüne o kadar çok engel getirdiler ki basın özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü gelişsin, akıl gelişsin, bilim gelişsin. AİHM'nin hepimizin net olarak bildiği şok edici ifadelerin bile her türlü şekilde seslendirilebileceği sonuna kadar ifadesini en çok bu salonda bulunanlar hatırlayacaktır. O nedenle ben ikimizi de bu iddianamenin şüphelisi, sanığı hadi şekil olarak böyle, usul olarak böyle ve suçlusu olarak asla görmüyorum. Evet burada şimdi bizim sıfatımız, titrimiz sanık ama burada bu davada sanık olmayı sadece gazeteciliği savunmak için kabul etmiş sayıyorum kendimi. Bu iddianame gazeteciden suçlu yaratma iddianamesidir. Kötü hazırlanmış, entelektüel düzeyi düşük, kendi içindi intihaller var. Suçlamaların hiçbir şekilde bir delile dayandırmaması gibi bir takım detayları biraz daha avukatlara bırakarak ben o detaylara girmiyorum. Kendim hukukçu değilim ama bir kere baştan itibaren savcılık oturmuş yazdığımız yazı ve haberden niyet okuma tavrına girmiş. Bizim niyetimizi okumuş yani bir tür savcılık makamı oturmuş benim beynime girmiş. Benim mesela bir silahlı bu haberi yazarak bir silahlı terör örgütüne üye olmadan ama bilerek ve isteyerek yardım ettiğime örneğin kanaat getirmiş. Haberle bu haberi yazarak. Aynı zamanda benim gene devletin bazı bilgilerini, gizli sırlarını siyasi ve askeri casusluk maksadıyla temin edip deşifre ettiğimi iddia etmiş. Bir de bir suçlama daha var gene o ağırlaştırılmış müebbet istenen suçlama. Yazı yazarak ve haber yazarak cebir ve şiddet yöntemiyle Türkiye Cumhuriyeti hükümetini görevini yapamaz hale getirmek yada düşürmeye teşebbüs etmişiz. Ben bu suçlamaların bu mahkemeden döneceğine inanıyorum. Mahkeme de bu suçlamaları bence yeterince hani bir niyet okumadan kaynaklanan yeterince delillendirilmeyen suçlamalar olduğu ve olumsuz, gazeteciye kötü bir bakıştan kaynaklandığını bence mahkeme heyeti görecektir. Ben öyle düşünüyorum. O yüzden buradan bir mahkumiyet kararı çıkabileceğini hiç düşünmüyorum. Ben sayın heyetin de burada bir gazeteciliği yargılama faaliyeti içinde olacağını düşünmüyorum. Basın için ağır bir yani biz burada iki gazeteci yargılanırken aynı zamanda Türkiye'de basını da yargılamış oluyoruz çünkü ben size bunu anlatabilirim. Hepimizin hayatı için bu çok önemli. İlk savcılıktaki savunma veya daha sonraki ifadelerimizde de ben söylemiştim. Şimdi biz haber geldiği zaman biz şöyle bakamayız habere. Devletin bu haber örneğin devlet içinde şunlara mı yarar, ana muhalefet partisine mi yarar, bir takım devlet içinde paralel yapılara mı yarar, Başbakana mı yarar, Cumhurbaşkanına mı yarar, Başbakan Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında bazı yöntem farklılıkları var. Acaba bu haberi yazarak biz Davutoğlu'na bir prim kazandırmış olalım da Recep Tayyip Erdoğan kaybetsin diye bakamayız habere. Haber ne ise odur, haber değeri vardır. Bu biraz bizim kendi içimizde belli kriterleri oluşmuş haber değerleridir. MİT tırları haberleri de böyledir. Biz bu haberleri yazarken devlet içinde bir takım kesimler çatışmış mı, eskiden kol kolaydılar, iç içeydiler. Geçmişte halen bu hükümeti oluşturan kesimlere şimdi paralel yapılanma diye kesimler için her türlü suçlama yöneltirken her türlü kalkanı olmuş bir iktidar var karşımızda. Ayrıştıkları nokta 2013'ün Aralık ayıdır. 17 Aralık meselesidir. Daha öncesinde bu paralel yapılanmaya ilişkin gelen suçlamaların tamamını reddetmişlerdir. Şimdi bana kalkmış savcı diyorsa ki: Adana'daki MİT tırları meselesi aslında Jandarma paralel yapının adamıydı, orada soruşturmaya giden savcı da paraleldi, görevlerini yapmakta olan MİT yöneticilerini yasa dışı bir biçimde durdurdular diyorlarsa. Ben devletin içindeki kavgayı bilmek zorunda olan ben değilim. Etmeseydi devlet. Yani bize öğretirler ki. Şöyle olabilir. Devlet dediğimiz zaten böyle mutlak ve kaim değişmez bir şey değil ki. Devleti partiler yönetir. Bir takım insanlar gelirler ve giderler. Bu parti bugün iktidarda olan parti yarın muhalefette olabilir. Dolayısıyla ben bilemem ama şöyle bir şeyi bilirim. Yani orada bir silah varsa bana bu gelmişse ben bunu yazmak zorundayım. Bizim gazetecilik yaklaşımımıza göre böyle bir tehlike varsa yazmamak suçtur. Bir de şunu eklemem belki gerekebilir. Türkiye Norvet değil. Yani Türkiye İsveç değil, Danimarka değil. Türkiye; Türkiye. Örneğin yargı sistemi açısından bakalım geriye doğru beş yıl önceye gidelim. Biz hepimiz gene gazeteciyiz. Ergenekon davası görülüyor, Balyoz davası görülüyor. Ben mecliste bir takım siyasi faaliyetleri izliyorum. O sırada şöyle şeyler tartışılıyor. Şimdiki adalet bakanın hatta adalet bakanı olduğu dönem de var. Ben çok yakın mesai yaptım kendisiyle. Mesliste şöyle bir şey tartışıyoruz. Avrupa Birliği yasaları var, gazetecilere daha fazla özgürlük verelim, bu tutuklama denilen garabeti artık belli kurallara bağlayalım, bu tutuklama neredeyse imkansız hale gelsin, bunun için alt alta kriterleri yazalım. İşte kaçma şüphesiydi, delil saklama şüphesiydi. Hani bunları yazalım kı şeye bağlamayalım, nedir inisiyatife kalmasın bunlar diye bir sürü tartışmaları bizzat izleyerek geldim. Sonra geldik 2013 oldu denildi ki sil baştan hayır Türkiye tekrar antidemokratik bir takım uygulamalara dönecektir. Yani bir de Norveç değil, İsveç değili bu yüzden de söylüyorum. Hani bir anda çok büyük tehlike altındasın, can güvenliği tehliken var buna uygun yaşamak zorundasın. Bir yandan da haber yaparken bir tutuklanırsın, müebbet alırsın. Böylesi bir tehdit altındayız. Anayasa Mahkemesi neyse ki biz daha sizin karşınızda gelmeden, başka türlü itirazlarımızın tamamı reddedilmişti Sulh Hakimliğince aynı gerekçelerle. Buraya gelecekken Anayasa Mahkemesi bence Türkiye'nin eğer Avrupa Birliği değerlerine sahip çıkıyorsa özgürlük, basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, insanların her türlü düşünceyi taşıma ve ifade özgürlüğü konusunda bence Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine en yaklaşan kararını verdi ve bu tutukluluğu kaldırdı. Kimse burada bir yargılama ortadan kalksın demiyor. Kaldırılan tutukluluktur ama kaldırılırken bazı bir takım kriterler de ortaya koydu Anayasa Mahkemesi. Dedi ki bu mahkemede bazı deliller hani bir ceza yargılaması yapılması için gereken deliller yeterince olgunlaştırılmamış. Ayrıca dedi ki burada Anayasa'daki basın özgürlüğü maddemiz ihlal edildi. Kişi güvenliği de ihlal edildi dedi. Dolayısıyla ben bu noktadan itibaren daha sonra biraz önce tekrar etmiyorum Can Dündar'ın savunmasında da geçti. Cumhurbaşkanı çıktı dedi ki: Ben Anayasa Mahkemesinin kararını tanımıyorum, uymuyorum. Şimdi dolayısıyla Can Dündar ve ben Cumhurbaşkanının bu açıklamasından sonra bu yargılamada Anayasa Mahkemesinin hukukunu da savunma şeyiyle karşı karşıyayız. Burada bu mahkememizin huzurunda eğer bu karara karşı Cumhurbaşkanı burada müdahil de oldu kendisi. Eğer bu kararın arkasından bir tutuklama isteyecekse Cumhurbaşkanı açık açık istiyor zaten, hani kendisi beyanlarında istiyor. Dolayısıyla biz ikimizin omuzlarına Türkiye'nin en önemli, en yüksek yargı kurumu olana Anayasa Mahkemesinin hukukunu koruma sorumluluğunu da üstümüze almış bulunuyoruz. E onu da savunacağız burada tabi ki doğal olarak. Ayrıca bir de şöyle bir şey söyleyeyim her ikimiz açısından da sadece bizim yargılanmamız meslektaşlarımız açısından bir net bir, koyu bir oto sansür anlamı ifade ediyor. Ama bizim açımızdan da biz neredeyse üç ay hapis yattık, ondan sonra bu yargılama süreci profesyonel sanık haline geldik. Hani mesleğimizi Türkiye'de gazetecilik adına Norveç değil diye bunun için söyledim. Yapılacak o kadar çok haber, uyarılacak o kadar çok geniş toplum kesimleri var ki profesyonel sanık haline dönüşmüş iki insan olarak kendi mesleğimize odaklanamıyoruz. Yani Türkiye'de basını susturmanın yöntemlerinden biri haline de bu yargılama bence gelmiş durumda. Ayrıca suçlandığım haberle de ilgili çok kısa, çok uzatmayacağım savunmayı. Çok kişisel olarak bir adli soruşturma dosyasındaki kriminal rapor benim ayrıca yazdığım haber. Onun da bir altını çizeceğim. Bir de döneme bakarken şöyle bir şey var. Karşınızda gazeteciler var dolayısıyla bizim ceza yargılamamız basın kanunundaki bir takım maddelerle ilgili. Hani orada ne diyor, basın yasamız ne diyor. Dolayısıyla biz 29 Mayıs'ta ve 12 Haziran'da bu haberleri yazmışız. 26 Kasım'da ilk kez savcı bizim ifademizi aldı. Yani 6 ay sonra. Basın kanununda da dava açma süresi 4 ay diye biliyorum. Dolayısıyla 4 aylık süre de aşılmış. Bize bir yargılama yapmak için gereken 4 aylık süreyi de savcı aşmış görünüyor. Savcının burada görevini doğru dürüst yapmadığını da ben belirtirim ama bu bana düşmez, bu yargının kendi sorunudur. Ama bizde olsa belki hani gazetecilik alanında görevini yapmamak olsa başka türlü bir müeyyide ile karşılaşabilirdi. Bu 4 aylık süreyi de aştığı için de bize işte paralel devlet yapılanması örgütlenmesine üye olmadan yardım etmek filan gibi bir takım tahminen sizin katalog diye ifade ettiğiniz suçlamaları yöneltmeye kalkışmış. Ayrıca iddianame de inanılmaz maddi hatalar. Ben bunları tek tek sayacak değilim. Muhtemelen avukatlarımız bunları yargılama sırasında anlatacaklardır. İki haber dışında örneğin bana koydukları bir üçüncü haber var sanırım 4 aylık süreyi aşmak için koyuyor ki hani benim suçun siz ne diyorsunuz devam eden bir örgütlü suç gibi görünsün diye muhtemelen bunu koymuş. Oradaki kast ettiği 15 Ekim tarihli haber doğrudan bana da ait değil, bana aitmiş gibi koymuş örneğin. Neyse bunlar daha fazla da örnekler bulabilirim. Bunlar üzerinde daha fazla kişisel olarak durmak istemiyorum. Son zamanlarda basın hakikaten geriye doğru bu ülkenin kazanımı olan özgürlüklerini, haklarını kendi mücadelesiyle ve bu ülkenin verdiği haklarını kaybetme, elinden kaçırma gibi bir takım güçlüklerle karşı karşıya. Bu davada sizin karşınıza basın açısından önemli bir sınav davası olarak gelmiş durumda. Türkiye'de iki tane adında, sıfatında tarafsız ve bağımsız
olan iki kurum var. Birisi yargı, öbürü basın. Şimdi bu iki kurum huzurunuzda Can ile ben olduğum zaman sanık konumunda karşı karşıyayız. Tarafsız ve bağımsız basın, tarafsız ve bağımsız yargının karşısında. Biz yargının bağımsız ve tarafsız olacağına inanıyoruz. Ancak son zamanlarda ki bütün basının yaşadığı güçlüklerin tamamını siyasi iktidardan ve güçlülerden kaynaklanan sıkıntıların tamamını da dile getirerek diyorum ki: Gazetecilik adliye binasından çıkarılsın, gazetecilik adliye binasında faaliyet gösteren bir sektör olmamalıdır. Türkiye böyle, batıdan da böyle görünüyor. Batı ki basın özgürlüğünün en önemli değer olduğu ülkedir. Oradan bakanı bir ülke artık Türkiye'de adliyede görüyor basını. Buradan çıkarmak tarafsız ve bağımsız yargının elindedir. Bizi buradan çıkarın ve hepimiz için, bütün Türkiye için ihtiyaç olan haberleri bulacağımız haber alanlarına gönderin. Dolayısıyla benim talebim bu davanın düşürülmesi ve bizim beraat ettirilmemizdir" demiştir.
İDDİA MAKAMI ESAS HAKKINDAKİ YAZILI MÜTALAASINDA:
"FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının yaptığı operasyonlara bakıldığında; Örgüt lideri Fetullah Gülen’den gelen talimat doğrultusunda hedef aldıkları kişi yada kurumlarla ilgili, önce örgüt mensubu yazarların, basın yayın kuruluşlarında konuyu işlemeye başladıkları, belirli mesafe alındığında, Örgüt lideri Fetullah Gülenin ya kendilerine ait medya kuruluşlarına mülakat vererek yada kullandığı www.herkul.org isimli internet sitesinden açıklama yaparak algı oluşumuna katıldığı,
Daha sonra örgüt lideri tarafından verilen bu mesaj, örgütün kontrolünde olan televizyon kanallarında defaatle haber yapılarak, yorumlanarak açık oturumlara konu edilerek işlendiği, hatta Şefkat Tepe ve Tek Türkiye gibi kendi kanallarında yayınlanan dizilerde, sırf bu amaçla oluşturulan, Karanlık Kurul ve Karar Kurulu sahnelerinde,yapılacak operasyonlar ve verilen mesajlarla ilgili replikler kullanılarak, hedef alman kişi yada kurumlarla ilgili olumsuz algı olşumunun tamalandığı,son olarakta kolluk birimlerinde görevli, örgütle bağlantılı kişilerin isimsiz ihbarlarıyla yada sahte gizli tanık beyanlarıyla, hedef alınan kişi yada kurumlarla ilgili operasyona başlandğı görülmüştür.
Örgütün başta Selam Tevhid ve Tahşiye (kolluğun Mehmet Doğan grubu olarak başlattığı operasyonun ismini Fetullah Gülenin konuşma içeriğine göre değiştirmesi...vs.) olmak üzere yaptıkları tüm sözde operasyonlarda belirtilen yöntemi kullandığı tespit edilmiştir.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün MİT Tırlan'mn durdurulması eyleminde de aynı yöntemi kullandığı anlaşılmıştır.Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, sahte ihbar ve delillerle teröre yardım eden ülke konumuna sokup Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasını sağlayarak, o dönem görevde olan 61.Hükümeti ortadan kaldırmayı,görevini yapmasını kısmen yada tamamen engellemeyi amaçlayan Örgüt'ün, önce FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi Emre (Emrullah) Uslu'nun 19/09/2013 günlü Taraf gazetesinde "El Nusra'yı MÎT'in desteklediğini, bu desteğin Mavi Marmara'yı organize eden örgüt IHH üzerinden verildiğini MİT ne kadar yalanlaşa da uzun bir müddet IHH üzerinden personel, silah ve büyük miktarda para yardımı yaptığını ” iddia eden"El Nusra'yı Kim Destekliyor" başlıklı yazısı yayınlanarak kamuoyu ve algı oluşturma çalışmasına başladığı,
Daha sonra FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü lideri Fetullah Gülen'in 25/09/2013 günü aynı konuda www herkul org isimli internet sitesinden "din adına işlenen cinayetler"konulu konuşmasının yayınladığı,akabinde örgüte ait Zaman Gazetesi 27/09/2013 günü bu konuşmayı İslamafobia'ya vurgu yaparak haberleştirildiği, 28/09/2013 günü,Örgütü'ün amaçları doğrultusunda propaganda görevi yürüten STV isimli televizyon kanalında yayınlanan;
"Şefkat Tepe" adlı dizide "Karanlık Kurul" sahnesinde "İslamafobia" konusunun işlendiği, oyuncular arasında "Türkiye ’nin teröre destek veren ülkeler arasına sokulacağı, dünya çapında terör örgütü kabuledilmiş illegal yapılara yardım ettiğininin raporlamp, uluslararası arenada ciddi bir yalnızlığa itileceği, El Kaide'ye ve illegal İslami radikal terör örgütlerine yardım ediyor algısı oluşturularak yalnızlaştırılacağı" şeklindeki diyalogların geçmesi sağlanarak algı oluşumunun sürdürüldüğü,
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi Emre (Emrullah) Uslu'nun, Türkiye'yi şikayet etmek ve Türkiye aleyhine aynı konuda uluslararası kamuoyu oluşturmak amacıyla İngilizce olarak yayımlanan "Today's Zaman" isimli gazetede yazdığı "Disengaging From Al-Qaeda" başlıklı 06/10/2013 tarihli yazısında; 'Türkiye'nin, El Kaide militanlarının Türkiye sınırından Suriye'ye geçmesine göz yumduğunu, hatta bu gruplara MİT'in yardım ettiğini, bazı sivil toplum kuruluşlarının MÎT'in El Kaide'ye yaptığı yardımlarda aracı olduğunu" iddia ettiği,
Yine FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün amaçlan doğrultusunda propaganda görevi yürüten STV isimli televizyon kanalında, 12/10/2013 günü yayınlanan "Şefkat Tepe" isimli dizinin "Karanlık Kurul" sahnesinde "Batı düşmanlığı ve radikal dini gruplarla işbirliği yapıyor imajı tuttu, devam etmeliyiz " şeklinde diyalogların kullanıldığı,
Son olarak FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi Emre (Emrullah) Uslu'nun Taraf Gazetesi'nde yayımlanan "MİT Haberleri Neden Sızdı, Ne Olur" başlıklı ve 24/10/2013 tarihli yazısında "El Kaide'nin faaliyetlerinin Türkiye üzerinden koordine edildiği konusunda batıklarda ciddi kuşkuların olduğu, MÎT'in sistem dışı faaliyetlerinin Türkiye'nin izole olmasına neden olacağı, hatta Türkiye'nin terörü destekleyen devletler arasına sokulabileceği” yönlü maksatlı iddialarını yenilediği,
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün tüm bu olumsuz algı oluşturma çabasının ardından, 17-25 Aralık girişiminin de sonuçsuz kalmasıyla, 01/01/2014 günü Hatay Kırıkhanda MİT'in yardım tırma yönelik ilk eylemi ika ettiği, ancak MİT görevlilerinin karşı koymasıyla istedikleri sonucu alamadıkları anlaşılmıştır.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün 01/01/2014 günü MİT tırlarım durdurma eyleminin kendileri açısından başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, sahibi olduğu basın yayın kuruluşları aracılığıyla yeniden kamuoyu ve algı oluşturma çabasına başladığı, görülmüştür.
Bu kapsamda, 11/01/2014 günü örgüte ait STV’de yayınlanan "Şefkat Tepe" dizisindeki "Karanlık Kurul" sahnesinde; "Bir taraftan ülkenin kılcallarına kadar sızarak genleriyle oynuyoruz diğer taraftan aldığımız paralarla Suriye'deki katliamı arttırıyoruz. Stratejimizherşeye rağmen korku, panik, kaçırma, TIR-latma olacak. Herşey MİT haline sokulursa olaylar da bitleşecek" şeklindeki diyaloğun,
Yine FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi Emre (Emrullah) USLU'nun Twitter isimli sosyal paylaşım sitesindeki hesabından 13/01/2014 günü saat 10:50'de "Çok yakında çok güzel şeyler olacak. Benden söylemesi...", saat 10:53 'te "çokyoğun bir fırtınanın arkasından güneş açar ortalık muhteşem bir duruluk ve sessizlik ve güzelliğe bürünür ya. Öyle güzel şey...", demesinin,
14/01/2014 tarihinde Örgüt mensubu Serdar Bayraktutan'ın Şube Müdürü olarak görev yaptığı, Van Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin sözde El-Kaide soruşturması kapsamında Kilis İli'nde bulunan ÎHH Vakfı bürosunda arama yapmasının,
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün kontürolündeki basın yayın kuruluşlarında sürekli olarak "MİT'in ÎHH üzerinden El Kaide'ye yardım ettiği" iddiasını dile getirir şekilde aktarılmasının,
Son olarak da FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi Emre (Emrullah) USLU'nun 15/01/2014 günlü Taraf Gazetesi'nde yayımlanan "El Kaide, ÎHH, TIR vs." başlıklı köşe yazısında "El Kaide'ye yönelik başlatılan operasyonda bazı İHH bürolarının basılmasının, Türkiye El Kaide'ye yardım mı ediyor, sorusunu yeniden gündeme getirdiğini, Türkiye'nin El Kaide'ye yardım ettiğini, bu yardımı istihbarat teşkilatları üzerinden yaptığını,Adana'da yakalanan havan başlıklarının sahibi olan Heysem Topalca'nın istihbarat elemanı olduğunu, gözaltına alındığını ama tutuklanmadığını, muhtemelen MİT tarafından kurtarıldığını,önceki haftalarda Ankara'dan beş tır insani yardım malzemesinin Suriye'ye gönderilmesi için ÎHH tarafından tören düzenlendiğini ancak tören alanında üç tırın bulunduğunu, aynı gün jandarma'nın Hatay'da bir tırı durdurduğunu ancak MİT'in o tırı aratmadığını, o tırın ÎHH ile irtibatlı olduğunu" iddia etmesinin,
Aslında ve doğrudan örgütün MİT Tırlarma yapacağı yeni operasyonun işaretini verdiği, bunun da kolluk mensubu, köşe yazarı, medya çalışanı hatta dizi senaristi olarak farklı görev ifa etselerde, hepsinin tek bir örgütsel karar ve amaç doğrultusunda, belirli bir algıyı oluşturmayı hedeflediklerini ortaya koyduğu görülmüştür.
Böylece FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, sahibi olduğu basın yayın ve medya kuruluşları ile yurt dışında bulunan örgüt mensuplarının lobi faaliyetleri aracılığıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında "teröre destek veren ülke" algısı oluşturmaya çalıştığı, bu algıyı delillendirmek ve nihai amacına ulaşmak içinde, Milli İstihbarat Teşkilatının Suriye Türkmenlerine yardım götüren Tır'larını hedef aldığı anlaşılmıştır.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün bu amaç doğrultusunda, önce Jandarma İsdihbarat birimi içerisinde bulunan örgüt mensubunun gerçeğe aykırı ihbarına dayalı olarak 01/01/2014 günü Suriye Türkmenlerine yardım götüren MİT Tırını Hatay Kırıkhan'da durdurarak aramak istemiş, MİT görevlilerinin izin vermemesi üzerine örgüt amacına ulaşamamış, örgüt bunun üzerine 19/01/2014 günü daha organize ve daha fazla örgüt mensubunun katılımıyla Suriye Türkmenlerine yardım götüren MİT tırlarını Adana Ceyhan'da, 2937 s.y.nın 26.md.sine aykırı şekilde zorla durdurulmuş, araçta bulunan MİT mensuplarına silah doğrultarak şiddet uygulanmış, "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararı bakımından niteliği gereği gizli kalması gereken" yardım malzemelerinin görüntüleri kaydedilerek, malzemeden numuneler alınmıştır,
HSYK tarafından TMK 10. Maddesi kapsamındaki görev ve yetkisi alman C.Savcısı'na imzalatılan talimatla, alınan numuneler 22.01.2014 tarihinde Ankara'da bulunan Jandarma Kriminal Laboratuvar Amirliği'ne teslim edilmiş,burada normal şartlarda 3- 4 ayda tanzim edilecek uzmanlık raporunun, görülmemiş hızda ve bir günde örgüt mensularmca 23/01/2014 tarih ve 2014/67 sayıyla tanzimi sağlanmıştır.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, MİT'e ait yardım farlarından alman ve devlet sırrı kapsamında olan malzemelerle ilgili alelacele uzmanlık raporu tanzim ettirmedeki amacının,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'yle ilgili başta Uluslararası Ceza Mahkemesine, olmak üzere Birleşmiş Milletler ve diğer Uluslararası kuruluşlara "teröre destek veren ülke" isnadıyla sunulacak dosyaya delil sağlamak olduğu anlaşılmıştır.
Nihayet eylemden kısa süre sonra Suriye'nin Türkiye Cumhuriyeti Devletini, El Kaide ve El Nusra gibi terör örgütlerine yardım ettiği ve öldürücü silahlar sağladığı iddiasıyla Birleşmiş Milletler ve Uluslararası örgütlere şikayet etmesi, ulusal ve uluslararası basında aynı iddianın sıklıkla yer alması hususları birlikte değerlendirildiğinde,
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, 19.01.2014 günü cebir şiddet uygulyarak ve silah kullanarak, Suriye Türkmenleri'ne yardım malzemesi götüren MİT'e ait farları, durdurup arama yapma, yardım malzemelerinin görüntülerini ve uzmanlık (kriminal) raporlarını alma eylemini,
Türkiye Cumhuriyeti Devletini, sahte ihbar ve delillerle teröre yardım eden ülke konumuna sokup, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasını sağlayarak, o dönem görevde olan 61. Hükümeti ortadan kaldırmayı, görevini yapmasını kısmen yada tamamen engelleme amacıyla ve özünde de bir Casusluk faaliyeti olarak ika ettiği anlaşılmıştır.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının MIT'e ait tırları, durdurmaları üzerine olay mahalline gelen MİT ve devlet yetkililerinin, tırların MİT'e ait olduğunu malzemelerin ve faliyetin devlet sırrı kapsamında olduğunu, müdahalenin yasadışı ve hukuksuz olduğunu bildirmelerine rağmen, örgüt mensupları uyan ve ikazları dinlemeyerek,hatta MİT mensuplanna cebir ve şiddet uyguluyarak, başlangıçta belirtilen, amaç doğrultusunda malzemelerden numune alarak,görüntülerini kaydetmişlerdir.
MİT Müsteşarlığı 06.02.2014 tarih ve 112-54128131 sayılı yazıyla 'İlgi yazıya konu kişiler ve araçların, 2937 Sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve MİT Kanunu ile MIT Müsteşarlığı’na verilen görev ve yetkiler uyarınca, ülkenin milli menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler kapsamında olduğunun" bildirerek, yapılan faaliyetin niteliğini ve örgütün eyleminin huksuzluğunu otaya koymuştur.
Sözkonusu eylemi ika eden FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensupları hakkında önce Adana Cumhuriyet Başsavcılığı,akabindede İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma açmış,böylece soruşturma dosyası kapsamında bulunan belge ve delillerle özelliklede örgüt mensuplarının kaydettikleri görüntülerin temin ve yayınlanması CMK'nun 157/1 md'si uyarınca yasal gizllik kapsamına girmiş,
Aynca bununlada yetinilmeyerek soruşturma dosyaları "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararı bakımından niteliği gereği gizli kalması gereken” bilgi ve belge içerdiğinden önce Adana Cumhuriyet Başsavcılığı, Adana Sulh Ceza Elakimliğinden 14.01.2015 tarih ve 2015/197 D.İş sayılı, sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliğinden 29/05/2015 tarih ve 2015/1330 D.İş sayılı karan alarak, dosya içerikleri hakkında basım ve yayım yapılmasının, yasaya aykırı ifşahat yapılmasının önüne geçmek istemiştir.
Böylece FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplannın casusluk ve örgütsel faliyet kapsamında temin ettikleri "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararı bakımından niteliği gereği gizli kalması gereken" bilgi,belge ve görüntülerin, temin edilmesi,açıklanıp yayınlanması hem belge ve bilgilerin nitelikleri,hem yasa hükmü hemde mahkemelerce verilen karar uyarınca memnu hale getirilmiştir.
Ancak tüm bu yasal zorunluluğa, mahkeme kararlanna,üst düzey devlet ve ilgili kurum yetkililerinin "ulusal güvenlik, ulusal menfaat ve devlet sırrı" uyarılarına rağmen,
Sanık Can Dündar FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının, 19/01/2014 günü, ulusal güvenlik ve devlet sim kapsamında görev ifa eden, MİT'e ait yardım tırlarım durdurarak, casusluk ve örgütsel faaliyet kapsamında elde ettikleri "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararı bakımından niteliği gereği gizli kalması gereken" bilgi, belge ve görüntüleri temin ederek 29/05/2015 günü Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Cumhuriyet Gazetesinde kendi imzasıyla, "İşte Erdoğan'ın Yok Dediği Silahlar" başlıklı haberle açıklayıp yaymış, örgüt mensuplarının kaydettikleri aynı kapsamdaki görüntüleri gazetenin internet sitesinden paylaşmıştır.
Yine Sanık Erdem Gül 12/06/2015 günü, Sanık Can Dündar'ın temin ettiği ve FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplannın casusluk ve örgütsel faliyet kapsamında düzenlettikleri "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken " bilgi ve görüntüler içeren, Jandarma Kriminal Laboratuvar Amirliğinin 23/01/2014 tarih ve 2014/67 sayılı kriminal inceleme raporunu ve içeriğini Genel Yayın Yönetmenliğini Sanık Can Dündar'ın yaptığı Cumhuriyet Gazetesinde, kendi imzasıyla "Jandarma Var Dedi” başlıklı haberle açıklayıp yaymıştır.
Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül ün açıklayıp yaydıkları "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken " bilgi ve görüntüler, Sanık Can Dündar'ın kendisinin temin ettiğini, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 30/03/2016 tarihli yazısıyla dosya içerisine giren, "Tutuklandık" isimli kitabında, açıkça ikrar ettiği gibi, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının, 19/01/2014 günü,ulusal güvenlik ve devlet sırrı kapsamında görev ifa eden, MİT'e ait yardım tırlarmı durdurarak, casusluk ve örgütsel faliyet kapsamında elde ettikleri bilgi ve görüntülerdir.
Dolaysıyla birleştirme talebinde de dile getirldiği üzere, Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül'e isnad edilen suç ve eylemleri, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının MİT tırlarına yönelik ika ettikleri,yukarıda detayıyla anlatılan suç ve eylemlerden bağımsız düşünüp, doğru nitelendirimenin mümkün olmadığı açıktır.
Mahkeme örgüt mensuplarının sözkonusu eylemleri nedeniyle yargılandıkları Yargıtay 16.CD.nin 2015/1 Esas sayılı dosyasıyla iş bu dosyayı birleştirme talebini kabul etmediğinden, özellikle FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün "Türkiye Cumhuriyeti Devletini, sahte ihbar ve delillerle teröre yardım eden ülke konumuna sokup uluslararası ceza mahkemesi'nde yargılanmasını sağlayarak, görevde olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırma,görevini yapmasını kısmen yada tamamen engelleme"amacına,
Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gülü'ün FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne üye olmaksızın bilerek isteyerek yardım ve bu şekilde suça iştirak eylemlerini, Örgüt mensuplarının yargılandıkları Yargıtay 16.CD.nin 2015/1 Esas sayılı dosyasından bağımsız düşünmek,sadece işbu dosya içeriğiyle değerlendirme yapıp,hüküm vermek mümkün değildir.
Bu nedenle Yargıtay 16.CD.nin 2015/1 Esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılama sonucunu beklemek üzere, Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gülü'e isnad edilen "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, Silahlı Terör Örgütüne üye olmaksızın bilerek isteyerek yardım etme" suçlarıyla ilgili dosyanın işbu dosyadan tefrik edilmesi usuli zorunluluktur.
Yine elde etme amacı, elde etme şekil ve yöntemi, zamanlaması ve elde edildikten sora bir başka ülke tarafından kullanılması nedeniyle, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Casusluk faliyeti kapsamında temin ettiği konusunda,tereddüt bulunmayan "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararlan bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken" bilgi ve görüntüleri, temin edip açıklayan,
Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gülü'ün eylemlerinin ,örgüt mensuplarının yargılandığı Yargıtay 16.CD.nin 2015/1 Esas sayılı dosyasından ayrı düşünülmesi,özellikle yukarda belirtilen silahlı terör örgütü,silahlı terör örgütüne yardım ve amaç suça iştirak etme eylemleri değerlendirilmeden, Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül'e isnad edilen Casusluk ve Casusluk amacıyla belge bilgi temin edip açıklama suçunun unsur bakımından,gerçekleşip gerçekleşmediğinin sadece işbu dosya içeriğiyle,değerlendirilmesinin de mümkün olmadığı,
Birleştirme olmadığından ve sadece işbu dosya içeriğindeki deliller, kişiler ve eylemler üzeriden değerlendirme yapılması zorunlu olduğundan, Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül'e isnad edilen, Casusluk ve Casusluk amacıyla belge bilgi temin edip açıklama suçlarının, Yargıtay içtihatlarında bu suçlar için öngörülen(lehine casusluk yapılan ülke...vs) unsurların, sanıklar açısından sübut bulunmadığının kabulünün gerektiği,
Söz konusu Yargıtay içtihatları çerçevesinde değerlendirme yapıldığında da, Sanık Can Dündar'ın eyleminin, "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgi ve görüntüleri, temin edip açıklama, temin ettiği bilgi ve görüntüleri Sanık Erdem Giıl'le paylaşarak onun suçuna iştirak", Sanık Erdem Gül'ün eyleminin ise görev yaptığı gazetenin genel yayın yönetmeni olan Sanık Can Dündar'ın temin ettiği" Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararlan bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken" bilgi ve görüntüleri,açıklama suçunu oluşturacağı kanaatine varılmıştır.
Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül savunmalarında özet olarak, davanın süresinde olmadığını, gazeteci olduklarım, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüyle ilgilerinin olmadığını, kaynaklarını açıklamayacaklarını, yaptıkları haberlerin daha öncede yapıldığını, ulusal yarar ve devlet sim kavramını, mahkeme kararlarını kabul etmediklerini, ölçülerinin gazetecilik olduğunu, haber değeri olması nedeniyle söz konusu haberleri yaptıklarını ifade etmişlerdir.
Öncelikle Sanıklara isnad edilen, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri, temin etme, casusluk ve Türkiye Cumhuriyeti Elükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçları nitelikleri itibariyle basın yoluyla işlenebilen suçlar olmadığından, 5187 sy'nin 26/1 md.sindeki dava şartıda geçerli değildir.
Bilgi ve görüntülerin daha önce yayımlandığı iddiasıda doğru değildir, Zira Sanık Can Dündar'ın ifşa ettiği, şekil ve içerikte, gazetenin internet sitesine konulan görüntü eşliğinde söz konusu bilgi ve belgelerin daha önce basım ve yayımının yapılmadığı, Yine Jandarma Kriminal Laboratuvar Amirliğinin raporunun daha önce Sanık Erdem Gülün ifşa ettiği şekil ve içerikte basım ve yayımının yapılmadığı,aksi iddianın gazetecilik mantığıylada uyuşmadığı zira, daha önce açıklanıp haberleştirildiği iddia olunan ve güncelliğini kaybeden konunun yeniden aynı içerik ve şekilde açıklanıp haberleştirilmesinin, hayatın olağan akışı ve güncel gazetecilik uygulamalarıylada bağdaşmadığı,
Sanık Can Dündar'ın söz konusu, bilgi ve görüntüleri temin ettiği kaynağı gizleme ihtiyacı duyması, bilgi ve görüntüleri, açık kaynaklardan, gazete arşivinden yada internetten temin ettiğini beyan etmeyerek, daha önce açıklandığı yayınlandığı belirtilen bilgi ve görüntüleri "yayından iki gün önce gizemli bir kişiden gizemli bir buluşmayla temin ettiğini” beyan etmesi hatta bu gizemli bilgi ve görüntü temini için birde kitap yazması, bilgi ve görüntülerin daha önce açıklanıp yayımlanmadığının,isnada konu edildiği şekil ve içerikte ilk defa Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül tarafından yayımlandığının en önemli göstergesidir.
Yine Düşünce ve İfade Özgürlüğünün, özel bir yansıması, demokratik toplumlarmda vazgeçilmezi olan, Basın Hürriyetinin, Sanıkların savunmalarında dile getirdikleri gibi, "ulusal güvenlik, ulusal menfaat devlet sırrı ve mahkeme kararlarını" yok sayması, ulusal ve uluslararası hukuk normlarının ve çağdaş devlet uygulamalarının buna cevaz vermesi söz konusu değildir.
Ulusal ve uluslararası hukuk normları, Basın Özgürlüğünün sınırsız olmadığını, her hak ve özgürlüğük gibi, Basın Özgürlüğünün de sınırlarının bulunduğunu, sanık savunmaları aksine "ulusal güvenlik,ulus al menfaat, devlet sırrı ve mahkeme kararlarının" bu sınırı belirlemede temel değerlerden olduğunu, çağdaş ülke uygulamalarınında bu yönde olduğunu bize göstermektedir.
2010 yılında ABD de ordu faliyetleriyle ilgili yaklaşık 92.000 belgeyi ifşa etmesi nedeniyle Bradley Manning ismli asker 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, ABD daha sonra söz konusu belgleri sorumlusu olduğu organizasyona ait wikileaks isimli internet sitesinden yayınlayan Julian Assange'ı ABD nin ulusal güvenliği'm ihlal etmekle itham etmiş, akabinde ABD vatandaşı olmayan, ABD de yaşamayan Julian Assange'ı terörist ilan edip, aynı şekilde cezalandıracağını deklere ettmiş, bunun üzerine Julian Assange yakalanmamak için 2012 yılından itibaren sığındığı Ekvator'un Londra Büyükelçiliğinde tek bir odada yaşamak zorunda kalmıştır.
2013 yılında ABD de Edward Snowden, gizli servisler CIA ve NSA in 122 ülkenin devlet yada hükümet başkanlannı dinlediğini gösteren belgeleri sızdırmış, kendisi casus ilan edilmiş,ABD yi terketmek ve Rusyaya sığınmak zorunda kalmış, ABD belgelerin ulusal güvenlikleriyle ilgili olduğunu deklere etmiş, dünyanın en büyük haber kanallarından biri olan CNN "ulusal güvenlikle ilgili gizli bilgilerin ifşasına araç olmayacağın " belirterek belge içeriklerini yayınlamayı reddetmiş,
Belgelerin tamamı elinde olan The Guardian gazetesi, belgelerin sadece yüzde birlik kısmını yayımlamış, İngiliz hükümeti belgelerin kendi gizli servis faaliyetlerini de içerdiğini yayının ulusal güvenlik'lerine zarar verdiğini, gizli servis çalışanlarının yaşamlarını riske attığım belirterek, yayının derhal durdurulmasını istemiş, gazete bunu reddetmiş,bu defa hükümet yaklaşık ikiyüz yıllık gazetenin kapatılabileceğini,gazetecilerinde cezalandırılacağını ilan etmiş, bunun üzerine The Guardian gazetesi yetkilileri, özür dileyip belgelerin yayımını durdurarak, gizli servis elemanlarının gözetiminde ellerindeki bilgi ve belgleri imha etmişlerdir.
2015 yılında Almanya'da gazeteciler Marcus Beckdahl ve Andre Meister netzpolitik.org ismli internet sitesinden, Anayasayı Koruma Teşkilatı (iç isdihbarat servisi)' nin internet yayınları üzerindeki denetimini artırmayı planladığına dair belgeyi yayımlamışlar, Almanya Başsavcılığı "basın özgürlüğünün değerli olduğunu ancak sınırsız olmadığını" beyan ederek (orada mahkemeden alınmış gizlilik kararı olmamasına, devlet ve ilgili kurum yetkililerinin devlet sırrı beyanının bulunmamasına rağmen) sırf yayınlanan belgenin gizli servis faliyetiyle alaklı olması nedeniyle, yayının" devlet sırrı'nin ifşası niteliğinde olduğunu belirtip,gazeteciler hakkında "vatana ihanet" suçlamasıyla soruşturma açmıştır.
2016 yılında Hollanda da mahkemenin vermiş olduğu gizlilik kararına rağmen yargılama dosyasında bulunan, belge ve fotoğrafları açıklayıp yaydığı için, elli üç yaşındaki bayan gazeteci Florence Hartmann, katıldığı etkinlik sırasında, basın mensuplarının gözü önünde tartaklanarak tutuklanmıştır.
Dolaysıyla ulusal güvenlik, ulusal menfaat, devlet sırrı ve mahkeme kararlarını yok sayan, özellikle sanık Can Dündar m savunmasında yaptığı gibi bu değerleri aşağlayan, onu suç işlemenin aracı ve örtüsü kılan, dejenere bir Basın Özgürlüğü anlayışının, ne ulusal- uluslararası hukuk normlarıyla nede Çağdaş Ülke uygulamalarıyla bağdaşır yönü bulunmamaktadır.
İzahtan da anlaşılacağı üzere Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül'ün ika ettikleri eylem bir gazetecilik eylemi değil bir suç eylemidir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 30/03/2016 tarihli yazısıyla kovuşturma dosya içeriğine giren,"Tutuklandık" isimli kitabında, Sanık Can Dündar, temin ettiği belge ve bilgilerle ilgili Avukatının,"...tırları durduran savcıları, askerleri tutukladılar, devletin sırrını ifşa ağır ceza gerektiren suçtur, tutuklama kaçınılmaz" diyerek kendisini uyardığını beyan etmştir. Bu beyan Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gül'ün savunmalarının aksine gazetecilik değil bir suç faliyeti içerisinde olduklarını bilerek, hareket ettiklerini göstermektedir.
Belirtiler ve izah olunan nedenlerle;
1- Sanıklar Can Dündar ve Erdem Gülü'e isnad edilen "Silahlı Terör Örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme" suçlarıyla ilgili dosyanın işbu dosyadan TEFRİK edilmesine,
2- Sanık Can Dündar'ın sübut bulan"devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri, temin edip açıklama ve bu suça iştirak" eylemleri nedeniyle, TCK'nun 37/1 del. 327/1, 329/1, 43/1,53, 63 maddeleri delaletiyle,
3- Sanık Erdem Gül'ün sübut bulan "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri açıklama" eylemi nedeniyle, TCK'nun37/ldel. 329/1,53,63 maddeleri delaletiyle cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına talep ve mütaala olunmuştur.
DELİLLER :
1-Dosyada tanık olarak dinlenen Bayram Kaya ve Emre Erciş benzer mahiyet ve içerikteki yeminli beyan ve anlatımlarında; gazetecilik yaptıklarını, Cumhuriyet gazetesinin 29/05/2015 tarihli nüshasında yayımlanan suç konusu haberden birgün önceki gece 28/05/2015 sosyal medya üzerinden aralarında haberleştiklerini, tanık Bayram'ın 29/05/2015 tarihli çıkacak olan Cumhuriyet gazetesinin nüshası ile ilgili internet üzerinde önemli bir haber yapılacağına ilişkin bu gazetenin internet sayfasında haber görmesi üzerine bu haberi sıfırlama talepleri ile ilgili olabileceğini düşünerek bu yönde twitter paylaşımında bulunduğunu, bunun tamamen tahmin olduğunu, bu hususta diğer tanık Emre ile haberleştiklerini, ancak tahmin ettiği haber dışında başka bir haberin yayınlandığını, yanlış değerlendirmede bulunduklarını, suça konu olayla ilgi ve alakalarının olmadığını belirtmişlerdir. 
2-Davaya katılma hususu ile ilgili olarak; T.C. Başbakanlık ve MİT Müsteşarlığının 06/02/2014 ve 27/03/2014 tarihli yazılarında iddiaya konu personel, araç ve faaliyetlerin 2937 sayılı Kanun hükümleri uyarınca yürütülen faaliyetler kapsamında ve Kuruma ait olduğunun belirtilmesi, sanıklara atılı eylemin de bu faaliyetin ifşasına yönelik olduğunu iddia edilmesi karşısında sanıklara isnat olunan “devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken nitelikteki bilgileri temin etme ve açıklama” suçlarından zarar görme ihtimali bulunmakla Başbakanlık MİT Müsteşarlığının katılma talebi yerinde görülmüş; ayrıca katılma talebinde bulunan Recep Tayyip Erdoğan'ın MİT tırlarının durdurulması eylemi sırasında 61. Cumhuriyet Hükümetinin Başbakanı sıfatını haiz oluşu, MİT Müsteşarlığının doğrudan Başbakana bağlı oluşu, sanıklara yüklenen suçlamalardan birinin durdurulan tırlara ait “devlet sırrı” kapsamındaki bilgi ve belgelerin yayınlanmasıyla Türk Ceza Kanununun 37/1 maddesi bağlamında irtibatlı oldukları iddia edilen ve silahlı terör örgütü yapılanması niteliğini haiz olduğu belirtilen Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ / PDY) ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs suçunu oluşturduğunun iddia edilmesi karşısında suçtan zarar görme ihtimali mevcut görülmekle Recep Tayyip Erdoğan'ın münhasıran TCK'nın 312/1 maddesine mümas “Hükümete Karşı Suç” yönünden 5271 sayılı CMK'nın 237 ve devamı maddeleri hükümlerine istinaden katılan sıfatıyla dava ve duruşmalara kabullerine karar verilmiş,
Sanıklara yüklenen “silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaksızın örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçunun, yerleşik Yargıtay içtihatlarında da belirtildiği üzere katılmaya elverişli suçlardan olmaması ve adı geçen müştekilerin de mezkur suçtan doğrudan doğruya zarar görmeleri söz konusu olamayacağından hükümle birlikte eldeki dava dosyasından tefrik edilen bu suçlama yönünden katılmaya yönelik karar verilmemiştir.
3-Kamuoyuna duyurma; İstanbul C. Başsavcılığının 29/05/2015 tarihli basın açıklaması ile, C. Başsavcılığının 2014/41637 sayılı soruşturması kapsamında MİT tırlarının durdurulması olayı ile ilgili 26'sı tutuklu olmak üzere şüpheliler hakkında terör örgütü kurmak ve yönetmek, örgüte üye olmak, siyasal veya askeri casusluk, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs suçlarından soruşturma yürütüldüğü, Cumhuriyet gazetesinin 29/05/2015 tarihli nüshasının bazı sayfalarında ve bazı internet sitelerinde sanıklardan Can Dündar imzasıyla C. Başsavcılığının 2014/41637 sayılı soruşturma dosyası kapsamında haklarında soruşturma yürütülen sivil ve asker şahısların durdurduğu Milli İstihbarat Teşkilatına ait yardım tırlarına ait olduğu ididasıyla bazı görüntülerle birlikte haberlerin yayınlanmaya başlandığında savcılık soruşturma dosyası kapsamında bu görüntülere ilişkin hiçbir bilgi ve belgenin olmaması sebebiyle 5237 sayılı TCK'nun 327, 328 ve 330.maddeleri ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 6 ve 7. maddeleri uyarınca devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, siyasi veya askeri casusluk, gizli kalması gereken bilgileri açıklama, terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından söz konusu yayınları yapanlar hakkında C. Başsavcılığınca soruşturma başlatıldığı kamuoyuna duyurulmuştur.
4-Mahkemelerce verilen erişim ve yayın yasağı; Adana 5. SCH'nin 14/01/2015 tarih ve 2015/197 değişik iş sayılı kararı ile 01/01/2014 tarihinde Hatay ili Kırıkhan ilçesi ve 19/01/2014 tarihli Adana Ceyhan ilçesindeki MİT 'e ait tırların durdurulması ve aranması olayı ile ilgili Adana CBS'nın 2014/19640 ve 2014/30800 nolu soruşturmalara ilişkin bazı şüpheliler hakkında devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarı ile gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etme ve açıklama, suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya üye olma suçlarından soruşturmalar yürütüldüğünden bahisle bazı internet sitelerinde gizli nitelikte belgelerin paylaşılması, yayınlanması ile MİT'in kurum olarak kişilik haklarının ihlal edilmesinin söz konusu olduğu anlaşıldığından erişimin engellenmesi kararı verildiği, yine Adana CBS 'nin 2014/78107 soruşturma dosyası ile yürütülen soruşturma ile ilgili haber ve yayınların yazılı , görsel ve internet medyasında her türlü yayınının yapılmasının yasaklanmasına, olay ve suçun niteliği ile kamu düzeni ve güvenliği dikkate alınarak karar verilmiştir. Söz konusu bu soruşturma dosyasının da MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin olduğu anlaşılmıştır. Böylece MİT tırlarının 01/01/2014 ve 19/01/2014 tarihlerinde durdurularak aranması olayı ile ilgili internet sitelerindeki haberlere erişimin engellenmesi kararı verilmiş, yine aynı olayla ilgili yazılı, görsel ve internet medyasında her türlü yayın yapılmasının yasaklandığı belirtilmiştir.
İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliğinin 29/05/2015 tarih ve 2015/1330 d.iş sayılı kararı ile yayınlanan haberin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusal ve uluslararası yararları ve milli güvenliği bakımından sakınca doğuracak mahiyette bulunduğu gerekçesi ile içeriklere erişimin engellenmesine karar verildiği anlaşılmıştır.
5-Soruşturma sürecinde; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 29/05/2015 tarihinde konu ile ilgili soruşturma başlattığını kamuoyuna duyurması ve soruşturma süreci ile ilgili mezkûr bazı gelişmeler yaşanmasından sonra sanıklar 26/11/2015 tarihinde savcılığa çağrılmıştır ve ifadeleri alınmış, aynı gün İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilmişler ve sanıkların “silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme”, “devletin ulusal ya da uluslararası yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri siyasal ve askeri casusluk maksadıyla temin etme” ve “devletin güvenliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri siyasal ve askeri casusluk maksadıyla açıklama” suçlarından tutuklanmalarına karar vermiştir. 
Tutuklama kararına yapılan itirazlar reddedilmiş, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilmiştir. 
6-Dosyamız sanıkları Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili 05/02/2016 tarihli tensip ara kararı gereğince tutukluluk hallerinin devamına karar verilmiş, sanıklar müdafiilerince 25/02/2016 tarih ve 18:33 saati itibarı ile tahliye talep edilmiş, tahliye talep dilekçesine Anayasa Mahkemesinin basın duyurusu ve bülteni eklenmiş, buna mukabil mahkememizce Anayasa Mahkemesi kararı gönderildiğinde işlem yapılacağı dilekçeye derc edilmiş, bunu müteakip Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu'nca sanıklarla ilgili bireysel başvuruya dair verilen gerekçeli karara esas 25/02/2016 tarih ve 2015/18567 başvuru numaralı kısa kararın mahkememize aynı gün saat 20:40 itibariyle UYAP ortamından gönderilmesi ve gelen karar içeriğinde sanıklar hakkında Anayasanın 19/3 madde ve fıkrasında güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verilerek hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın gereğinin ifası amacıyla mahkememize gönderilmesine karar verildiğinin anlaşılması karşısında bu kez taleple alakalı olarak iddia makamından 25/02/2016 tarih ve saat 21:30 itibariyle mütalaa alınmış, belirtilen tarih ve saat itibariyle mahkememizin gece saat 24:00'a kadar süren başka bir dosyasının duruşması olması ve mahkeme heyetinin o an itibariyle adliyede bulunması hasebiyle sanıkların tahliye talepleri ve Anayasa Mahkemesi'nin hak ihlali kararı dikkate alınarak Anayasa'nın 153/6 maddesine istinaden 26/02/2016 tarih ve 00:20 saatli ara kararı ile sanıkların ayrı ayrı tahliyelerine karar verilmiştir. 
7-Gazete nüshaları; MİT TIR’ları operasyonu ile ilgili davaların açılmasından yaklaşık bir yıl sonra Cumhuriyet gazetesinin 29/05/2015 tarihli nüshasında sanık Can Dündar tarafından kaleme alınan “İşte Erdoğan'ın yok dediği silahlar”, “Dünya gündemini sarsacak görüntüler ilk kez yayımlanıyor”, “İçişleri Bakanı Ala ‘İçindekileri biliyor musunuz?’ demişti”, “Artık biliyoruz”, “İlaç taşıyor dediler”, “Türkmenlere yardım götürüyordu dediler”, “Silah iddiasını ısrarla reddettiler”, “TIR’ı durduran savcıyı, arayan jandarma komutanını gözaltına aldılar”, “Ama sonunda MİT’e ait TIR içinde Suriye'ye götürülen silahların görüntüleri ortaya çıktı”, “Cumhuriyet, 19 Ocak 2014’te ihbar üzerine durdurulan TIR’ların görüntülerine ulaştı. MİT TIR’ları ağzına kadar silah dolu” ve “İlaçların altına gizlenmiş” şeklinde birçok haberin yapıldığı ve yayınlandığı nüshasından anlaşımıştır. Yine söz konusu haberler içerisinde tır'lar içerisinde bulunduğu iddia edilen silahların sayısı ve menşei ile ilgili açıklamalara yer verilmiş, hatta bazı kamu görevlileri, milletvekilleri, devlet adamları ve tır'lara ilişkin operasyonda görev yapmış olan bazı yargı mensuplarının açıklamalarına da değinilmiştir. Olaya ilişkin çok sayıda görüntü paylaşılmıştır.
Sanıklardan Erdem GÜL'ün ise MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin aynı olayla ilgili olarak 12/06/2015 tarihinde aynı gazetede yaptığı haberde, “Jandarma var dedi”, “Erdoğan’ın var ya da yok dediği MİT tır’larındaki silahları Jandarma tescilledi”, “Adana’da durdurulan MİT tır’larındaki silahlar üzerinde Jandarma Genel Komutanlığınca yapılan inceleme raporunda ürkütücü tespit ve bilgiler yer aldı” ve “yüksek infilak güçlü patlayıcı, zırhlı delici, yangın çıkarıcı, öldürücü, yaralayıcı, yakıcı, yıkıcı” şeklindeki başlıklarını kullanarak haber yaptığı anlaşılmıştır. Söz konusu haberlerin içeriğinde ise “Adana'daki MİT tır’larında yakalanan silahlarla ilgili jandarma raporunda ürkütücü tespit ve bilgiler yer aldı. Jandarma Genel Komutanlığının geçen yıl 19 Ocak'ta tır’ların yakalanmasından tam dört gün sonra 23 Ocak 2014 tarihinde hazırladığı uzmanlık raporunda silahlar için “gecikmeli veya anında infilak edebilen, mevcut halde çarpma halinde infilak edebilecek konumda. TCK’da patlayıcı madde kapsamında mütalaa edilebilecek nitelikte canlılar için öldürücü ve yaralayıcı, cansızlar için yakıcı, yakıcı, tahrip edici” şeklinde tespitlerin yapıldığını belirtmiştir. “Gerçekleştiği günden bu yana Türkiye'nin gündeminden düşmeyen ve yayın yasakları nedeni de yeterince aydınlatılmayan Adana'daki MİT tır’ları olayındaki belirsizlikler, Jandarma Genel Komutanlığı’nın uzmanlık raporu ile biraz daha aralanıyor” denildikten sonra, Adana / Ceyhan Sirkeli TEM Otoyolu gişelerinde durdurulan TIR’lardan çıktığı iddia edilen silahların menşei ve silahların teknik özellikleri hakkında bilgiler vermiştir. Haberde ayrıca TIR’daki malzeme örneklerini Jandarma Kriminal Laboratuvarına gönderen Savcının tutuklandığını, Valinin bu operasyonda görev olan savcıları HSYK’ya şikayet ettiğini ve yine bu haberin alt kısmında bu haberle direkt veya dolaylı ilgisi olan “Dışişlerinden kaçamak yanıt: Dışişleri, IŞİD’e Türkiye’nin destek verdiğini yalanlarken ‘diğerlerine’ yapılan yardımı görmezden geldi” ve “Başsavcılıktan mahcup açıklama” şeklinde sanık Erdem Gül tarafından diğer haberlere de yer verildiği anlaşılmıştır.
Aydınlık gazetesinin 21/01/2014 tarihli nüshasında manşet haberi olarak “işte tır'daki cephane” şeklinde haber yapıldığı, söz konusu haberin içeriğinde “Adana'da durdurulan MİT'e ait 3 tır'dan mühimmat çıktı, Aydınlık, arama fotoğraflarına ulaştı, tır'larda insani malzeme değil top mermisi taşındığı belirlendi” şeklinde haber yapıldığı, haberin yanında top mermileri olduğu iddia edilen bir adet fotoğrafın bulunduğu, yine gazete nüshasına bu haberle ilgili dokuzuncu sayfasında “Aydınlık mühimmatın fotoğrafına ulaştı”, “boru değil top mermisi!”, “Aydınlık tır'lardaki kasalardan birinde yüklü olan top mermilerinin fotoğraflarına ulaştı. Altı çelik kasada gizlenmiş mühimmat olduğu ortaya çıktı” şeklinde haber yapıldığı, bu haberlerin bulunduğu sayfaya içerisinde mühimmat bulunduğu belirtilen tır dorsesindeki kasaların fotoğrafının konulduğu, yine bu kasalardan birinde top mermisi olduğuna ilişkin manşet haberindeki fotoğrafın burada da paylaşıldığı anlaşılmıştır. 
8-Anayasa Mahkemesinin sanıklar tarafından yapılan bireysel başvuruya dair kararının “kişi özgürlüğü ve güvenliği” hakkı yönünden incelenmesi; Anayasa Mahkemesinin tutuklamanın kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı yönünden hak ihlali doğurduğu iddiası ile ilgili olarak sanıklar tarafından Yüksek Mahkemeye yapılan bireysel başvurunun incelenmesi neticesinde aşağıdaki tespit ve belirlemelerde bulunduğu anlaşılmıştır.
Anayasanın 19/3 madde ve fıkrasına göre tutuklama için kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunması gerekir. İnandırıcı delil sayılabilecek olgu ve bilgilerin niteliği büyük ölçüde somut olayın kendine özgü şartlarına bağlıdır (AYM Hanefi Avcı kararı) Tutuklama anında delillerin yeterli düzeyde toplanmış olması şart değildir. Tutuklama nedenlerinin de bulunması gerekmektedir. Bunlar 5271 sayılı CMK nun 100. maddesinde belirtilmiştir. Tutuklama nedenlerinin varlığının objektif bir gözlemciyi ikna edecek biçimde ortaya konulması gerekir. (AYM Engin Demir kararı)
Tutuklama tedbiri somut olayın koşullarına göre gerekli olmalıdır. Gereklilik Anayasanın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerinin sınırlanması ölçütleri arasında sayılan “ölçülülük” ilkesinin unsurlarından birisidir. 
Anayasada yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, derece mahkemelerinin kararlarındaki kanun hükümlerinin yorumlanmasına ya da maddi veya hukuki hatalara dair hususlar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Tutukluluk ile ilgili kanun hükümlerinin yorumu ve somut olaylar uygulanması da derece mahkemelerinin taktir yetkisi kapsamındadır. (AYM Ramazan Aras kararı) Ancak Anayasanın 19/3 maddesinde sayılan koşulların bireysel başvuru konusu yapılmış olan tutuklama kararlarının gerekçelerinde gösterilmiş olup olmadığının ve somut olayın koşulları altında tutuklama tedbirine başvurulurken Anayasının 13. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının ölçütleri arasında yer alan ölçülülük ilkesine uyulunup uyulmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevidir.
Anayasa Mahkemesi tutuklama kararının gerekçesinde kuvvetli suç şüphesini gösteren somut olguların gösterilip gösterilmediği konusunda kısıtlı inceleme yapmıştır. Başvuruculara başvuruya konu haberler yayınlanması dışında isnat edilen suçlarla ilgili olabilecek başka bir olguya yönelik herhangi bir soru yöneltilmediğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi sonuç olarak şu tespitleri yaparak oy çokluğu ile hak ihlali sonucuna varmıştır;
a-Söz konusu haberlerin siyasal veya askeri casusluk maksadıyla yayınlandığını ilişkin kuvvetli suç şüphesini başvuruculara isnat edilebilecek hangi somut olgulardan hareketle ulaşıldığı açıklanmamıştır. Yayınladıkları haberlerin hakkında soruşturma devam eden terör örgütü ile ilgili olduğunu mesleki durumu itibarı ile bilmeleri kanaati dışında yardım etme suçlamasına dayanak teşkil edecek somut bir olgu gösterilmemiştir.
b-Daha önce yayınlanan ve fotoğrafla desteklenen bir habere benzer hususları içeren haberlerin daha sonra başka bir gazete tarafından yayınlanmasının milli güvenlik açısından oluşturduğu sakıncanın devam edip etmediğnin haberlerle ilgili başvurulacak tedbirin gerekçesinde belirtilmesi önemlidir.
c-Anayasının 13. maddesindeki ölçütlerden biri olan ölçülülük ilkesi kapsamında tutuklama tedbirine gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Aradan geçen süreler dikkate alınarak başvurucular hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinde ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır. Bu sebeplerle temel haklardan olan kişi güvenliği ve özgürlüğü yönünden hak ihlalinin oluştuğuna oy çokluğu ile karar vermiştir. 
9-Anayasa mahkemesinin basın özgürlüğünün ihlal edildiği iddiası ile ilgili olarak; ifade özgürlüğü sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen bilgi ve düşünceler için değil devleti ya da toplumun herhangi bir kısmını inciten şoka eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler içindir. Demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açıkgörüşlülük bunu gerektirir.(AİHM Handyside kararı) 
İfade ve basın özgürlüğü mutlak olmayıp sınırlanabilir. Anayasanın 26/2 , 28/4, 5,7,9 maddelerinde sınırlandırma sebepleri vardır. Buna göre; milli güvenlik, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, devlete ait gizli bilgilerin açıklanmasının önlenmesi amacıyla sınırlandırma yapılabilir. Bu amaçlar doğrultusunda milli güvenlikten dolayı devlete ait gizli bilgilerin basın yoluyla açıklanmasının suç olarak düzenlenmesi ve cezalandırılması mümkündür. AİHM'e göre de basının görevini yerine getirirken gazetecilik etiğine göre hareket etmesi gerekir. 
Anayasının 13. maddesindeki sınırlandırma ölçütleri arasında demokratik toplum üzerinde gerekli olma ve ölçülülük ilkesi bulunmaktadır. İfade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalelerde seçilen aracın elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı değerlendirilebilir. Bu bağlamda müdahalenin gerekli olup olmadığnın zorlayıcı toplumsal bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığının değerlendirilmesi gerekir. Başvurucuların tutuklanmasıyla ulaşılmak istenen amaç ve kanuni dayanağın bulunması yeterli değildir. Bunun yanı sıra somut olayın demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük koşulları yönünden incelenmesi gerekir diyerek Anayasa Mahkemesi şu tespitlere yer vermiştir;
a- Suçlamalara temel olarak gösterilen tek olgunun başvuruya konu haberlerin yayınlanması olduğu gözetildiğinde, tutuklama gibi ağır bir tedbir ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.
b- Aradan geçen süreler, başka gazetede haber yapılmış olması hususları karşısında ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesi hangi zorlayıcı toplumsal ihtiyaçtan kaynaklandığı ve milli güvenliğin korunması bakımından demokratik toplum üzerinde gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.
c- Tutuklama gerekçelerinde yayınlanan haberler dışında herhangi bir somut olgu ortaya konmadan ve tutuklamanın gerekliliğine ilişkin gerekçeler belirtilmeden başvurucuların tutuklanmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabilecektir. Bu sebeplerle Anayasa Mahkemesi temel haklardan olan basın ve ifade özgürlüğü yönünden hak ihlalinin oluştuğuna oy çokluğu ile karar vermiştir. 
10-Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının 27/03/2014 tarih ve 55643272 sayılı yazısına göre; MİT tırlarının durdurulmasına ve ele geçen malzemelere ilişkin yapılan soruşturma içeriğindeki bilgi ve belgelerin 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı kanununda belirtilen görevlere ilişkin devlet sırrı niteliğinde olan ve gizlilik taşıyan bilgi ve belgeler olduğu, bu bilgi ve belgelerin devlet sırrı olması nedeni ile gizlilik kapsamının devam ettiği 2937 sayılı Kanunun 27. ve 5237 sayılı TCK nun 327, 328, 329 ve 330. maddelerindeki gizliliğinin korunması gerektiği ve cezai yaptırımının olduğu belirtilmiştir. 
11-Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının 06/02/2014 tarih ve 54128131 sayılı yazısına göre; MİT tırlarının durdurulması ile ilgili olarak kişiler ve araçların 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı kanunu ile MİT müsteşarlığına verilen görev ve yetkiler uyarınca ülkenin menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler kapsamında bulunduğu belirtilmiştir.
12-Sanıklara ait olduğu belirtilen cep telefonları ve sabit telefon hatlarına ilişkin 2013-2014-2015 yılları ile ilgili baz istasyonlarını içerir vaziyette arayan ve aranan dökümlerinin alınması için İstanbul nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine başvurulması üzerine, İstanbul 3.Sulh Ceza Hakimliğinin 06/11/2015 tarih ve 2015/4106 değişik iş sayılı kararı ile sanıklardan Erdem Gül hakkında, yine İstanbul 10.Sulh Ceza Hakimliğinin 06/10/2015 tarih ve 2015/3090 değişik iş sayılı kararı ile sanıklardan Can Dündar hakkında baz istasyonu içerir vaziyette HTS kayıtlarının alınmasına karar verilmiş, buna ilişkin kayıtlar telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan alınarak dosya içerisine konulmuştur.
13-Dosya içerisine İstanbul İl Emniyet Müdürlüğünün 12/01/2016 tarih ve 1292 sayılı yazısı ile; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan 2015/126342 sayılı soruşturmaya esas olmak üzere, www.herkul.org isimli internet sitesi içerisinde bulunan diğer linkler başlığı altında bulunan bamteli arşiv bölümünde www.herkul.org/bamteli/bamteli-ibadetlerin-ihmali-ve savaş-endişesi/ isimli internet sayfasında 14/12/2013 tarihinde yayınlanan “ibadetlerin ihmali ve savaş endişesi” başlığı altında video yayınlandığı ve videonun 28.dakikası 04.saniyeside; Fethullah Gülen'in “hani birinci cihan savaşında ne oldu o gün öldürücü silahlar öyleydi. Şimdi değişik gazlar adlarını bile bilmiyorum ben. Ve bunlar orda Suriye'de de kullanılmış. O aynı zamanda bu meselenin cehpaneciliğini işte lojistik imkanlarını elinde tutanlarda belli, mücimlerde belli, yakın bir tarihte onlarda ortaya çıkacak ve hesabı sorulacak, Uluslar arası muhakemelrde hesabı sorulacak bunların...” şeklinde konuşma geçtiğinin belirtildiği anlaşılmıştır. 
14-Katılan Recep Tayyip Erdoğan dosyaya vekilleri aracılığı ile sunduğu dilekçesinde; sanıklardan Can Dündar'ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı Cumhuriyet Gazetesi'nin 29/05/2015 tarihli nüshasındaki “İşte Erdoğan'ın yok dediği silahlar” başlıklı haberi ile ilgili paralel örgüt tarafından kendisine sızdırılan bu sahte görüntü ve bilgileri yayınlayarak bahse konu yardım tırlarının planlanan kurgu çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin terör örgütüne yardım ettiği algısını oluşturmak amacıyla sahte ihbar ve sahte delillerle tuzak kurarak tamamen hukuka aykırı bir biçimde arayan örgüt mensuplarının eylemlerine iştirak ettiğinden 5237 sayılı TCK'nun 312, 327, 328, 330, 220, 285 ve 288.maddeleri gereğince cezalandırılmasını talep etmiştir.
15-Mahkememizin 2015/297 esas sayılı dosyası getirtilmiş ve yapılan tetkikinde: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca düzenlenen 23/10/2015 tarih ve 2014/41637 soruşturma, 2015/39902 esas nolu iddianame ile;
İstanbul CBS'nin 2014/41637 sayılı soruşturması kapsamında haklarında kamu davası açılan sanıkların Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ / PDY) içerisinde yer alarak "Selam - Tevhid" olarak bilinen 2011/762 sayılı sözde "Kudüs Ordusu Terör Örgütü" soruşturması kapsamında sahte gizli tanık ifadeleri ve ihbarlar ile uydurma deliller doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapamaz hale getirmeye yönelik faaliyetlerde bulundukları, bu bağlamda 2011/762 soruşturma numaralı sözde "Kudüs Ordusu Terör Örgütü" soruşturması kapsamında başta Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı (Başbakanlık görevini yürüttükleri tarihte) Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan (Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttüğü tarihte) Ahmet Davutoğlu'nun başdanışmanları olmak üzere birçok üst düzey devlet yetkilisi, milletvekili, siyasetçi, yazar, sanatçı, akademisyenin hedef şahıs kapsamına alınarak resmi ve özel telefonlarının hukuka aykırı olarak dinlenildiği, üst düzey devlet yetkililerinin yaptıkları ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milli güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken nitelikteki görüşmelerinin kayıt altına alındığı, örgüt üyesi sanıkların ayrıca bu görüşmelerin bir bölümünü iletişim tespit tutanağı haline getirerek üst düzey devlet yetkililerini sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü ile irtibatlı göstermeye çalıştıkları,
01/01/2014 ve 19/01/2014 tarihlerinde Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığına ait yardım tırlarının durdurulması eylemlerinin de FETÖ / PDY örgütü lideri sanık Fetullah Gülen'in talimatları doğrultusunda örgüt güdümündeki basın yayın kuruluşları ve özellikle de 2014/41637 sayılı soruşturma kapsamında halen firari sanık durumunda olan örgüt yöneticisi Emre (Emrullah) USLU'nun kamuoyu oluşturma çalışmalarının ardından gerçekleştirildiği, suç tarihlerinde Hatay, Ankara ve Adana İl Jandarma Komutanlıklarında rütbeli olarak görev yapan FETÖ / PDY örgütü üyesi sanıkların Milli İstihbarat Teşkilatına ait tırları hukuka aykırı şekilde durdurarak arama yapmaları eyleminin örgüt liderinin talimatı doğrultusunda gerçekleştirildiği, bu eylemlerin öncesi ve sonrası tarihlerde Milli İstihbarat Teşkilatının İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) aracılığı ile terör örgütü El-Kaide'ye silah yardımında bulunduğu kurgusunun sahnelenerek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin terörü destekleyen ülkeler arasında gösterilmeye çalışıldığı, 01/01/2014 ve 19/01/2014 tarihli eylemleri de 2011/762 sayılı soruşturmadaki sözde örgüt mizansenine şiddet eylemleri olarak dahil etmeyi amaçladıklarından bahisle;
-Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ / PDY) adlı silahlı terör örgütü lideri olduğu iddia edilen sanık Fetullah Gülen'in,
-Fetullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ / PDY) adlı silahlı terör örgütü yöneticisi olduğu iddia edilen sanık Emrullah Uslu'nun,
-01/01/2014 tarihli suç tarihi itibariyle Hatay İl Jandarma Komutanlığında görev yapan ve MİT'e ait bir tırın hukuka aykırı olarak durdurulması ve aranmak istenilmesi olayı ile ilgili olarak haklarında suç isnat edilen sanıklar Mehmet Fırat, Gökhan Bakışkan, Halil Alp ve Hayati Özcan'ın,
-19/01/2014 tarihli suç tarihi itibariyle Adana İl Jandarma ve Ceyhan İlçe Jandarma Komutanlıklarında görev yapan ve MİT'e ait tırların hukuka aykırı olarak durdurularak içerisindeki malzemelerin görüntülenmesi ve analiz amacıyla numune alınması olayı ile ilgili olarak haklarında suç isnat edilen sanıklar Selahaddin Özenli, Bekir Karataş, Önder Kır, Hakan Kaplan, Hüseyin Özmen, Celalettin Bardakcı, Yener Yılmaz, Nihat Yılan, Ahmet Pola, Kemal Çöp, İbrahim Aslan, İsmail Önder Ata, Ömer Muharrem Güneş, Mehmet Şirin Aslan, Galip Arslan, Rahmi Ala, Mehmet Sağlam, Serdar Güçlü, Gürhan Esmeray, Yasin Yalçınkaya, Orhan Şahin (Kırıkhan'daki 01/01/2014 tarihli olayla ilgili), Sezai Akyüz, Mesut Çelik, İdris Karaçizmeli'nin,
-19/01/2014 tarihli suç tarihi itibariyle Ankara İl Jandarma Komutanlığında görev yapan ve bahse konu tarihte MİT'e ait tırların hukuka aykırı olarak durdurularak içerisindeki malzemelerin görüntülenmesi ve analiz amacıyla numune alınması olayı ile ilgili olarak haklarında suç isnat edilen sanıklar Erdal Turna, Hakan Gençer, Gültekin Menge, Halil İbrahim Köse, Mahmut Özcan, Ahmet Yüksel, Cumali Katırcı'nın,
-19/01/2014 tarihinde tırlardan elde edilen numuneler üzerinde inceleme yaparak 23/01/2014 tarihli uzmanlık raporunu düzenleyen Jandarma Genel Komutanlığı Jandarma Kriminal Laboratuvarları Daire Başkanlığı Ankara Merkez Kriminal Laboratuvarında görevli sanıklar Mehmet Kılıç, Mustafa Kayıkçı, Berkant Aydın, Baycan Görücü, Yemliha Kale, Vedat Sadak ve Mehmet Mustafa Yardımcı'nın,
Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme (sanıklar Fetullah Gülen ve Emrullah Uslu yönünden), Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma (diğer sanıklar yönünden), Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Temin Etme ve Açıklama (tüm sanıklar yönünden) ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Kısmen veya Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etmek (sanıklar Mehmet Kılıç, Mustafa Kayıkçı, Berkant Aydın, Baycan Görücü, Yemliha Kale, Vedat Sadak ve Mehmet Mustafa Yardımcı haricindeki diğer tüm sanıklar yönünden) suçlarını işlediklerinden bahisle eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nın 37/1, 220/5 maddeleri delaletiyle 314/1-2, 312/1, 328/1, 330/1, 35/1-2 (bir kısım sanıklar yönünden), 53, 58/9, 63 ve 3713 sayılı TMK'nın 5.maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istemi ile mahkememize kamu davası açıldığı,
Mahkememizdeki yargılamanın devamı sırasında 01/01/2014 ve 19/01/2014 tarihlerinde cereyan eden iddia konusu olaylara ilişkin dönemin Adana Cumhuriyet Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık, TMK.nun 10.Maddesi ile Görevli C.Başsavcı Vekili Ahmet Karaca, Cumhuriyet Savcıları Aziz Takcı ve Özcan Şişman ile Adana İl Jandarma Alay Komutanı Özkan Çokay hakkında aynı suçlardan Yargıtay 16. Ceza Dairesi nezdinde son soruşturma (dava) açıldığının ve 2015/1 esas nolu dosyasına kayden yargılamasının devam ettiğinin anlaşılması karşısında Yargıtay 16. Ceza Dairesi (İlk Derece)'nin 2015/1 esas sayılı dosyası ile mahkememiz dava dosyasının yukarıda isimleri zikredilen bir kısım sanıkları arasında hukuki, fiili ve şahsi irtibat bulunmasına nazaran isimleri geçen toplam 44 sanıkla ilgili davanın mahkememizin 2015/297 esas sayılı dava dosyasından tefriki cihetine gidilerek bu sanıklarla ilgili tefrikle oluşturulan 2016/99 esas sayılı dava dosyasının Yargıtay 16. Ceza Dairesi (İlk Derece)'nin 2015/1 esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesi yönünde karar verildiği anlaşılmıştır.
16-Dosyaların birleştirilmesi; bilindiği üzere ceza muhakemesinde genel kural, açılan her dava üzerine ayrı bir yargılamanın yapılması olup, ancak uyuşmazlıklar arasında bağlantı olduğu zaman bağlantının özelliği gereği bu kuraldan ayrılmak olanaklıdır. Buna göre istisnai hallerden biri olan yargılamaların birleştirilmesine karar verilebilmesi için davalar arasında bağlantı olmalı, davaların birleştirilmesinde yarar görülmeli ve birleştirme yasağı söz konusu olmamalıdır. Yasa koyucu, açılan her dava üzerine ayrı bir yargılama yapılmasını kural olarak benimseyip istisnai durumlarda davaların birleştirilebileceğini hüküm altına alırken, birleştirmede fayda bulunup bulunmadığının her olayda araştırılmasını arzu etmiş, bunu da mahkemenin takdirine bırakmıştır. 
Bu genel ilkeler ışığında somut olay yönünden değerlendirme yapıldığında; mahkememizin eldeki dava dosyası ile yine mahkememizin 2015/297 (daha sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2015/1 esas sayılı dava dosyası olmuştur) esas sayılı dosyası ile birleştirilmesi yönündeki talep her iki dosyadaki sanıkların suç nevilerinin ve suç tarihlerinin farklı oluşu, mahkememizin dosyasının geçirdiği safahat ve gelinen aşama ile sanıkların konumları dikkate alınarak birleştirilmelerinde fayda görülmediğinden bahisle birleştirme talebi reddedilmiştir.
Mahkememizce bu yönde değerlendirme yapılırken; yargılamaların birlikte görülmesini mutlak biçimde aramanın, davaların uzamasına neden olacağı ve makul sürede sonuçlanmasını engelleyeceği gibi hakkında hüküm verilmesi dışında yapılacak bir muhakeme işlemi kalmamış bulunan kişilerle ilgili davaların zamanaşımına uğramasına, bozulan kamu düzeninin kısmen de olsa düzeltilmesi imkanının kaybedilmesine ve dolayısıyla da toplumdaki adaletin gerçekleşmesini görmeye yönelik beklentilerin karşılanamamasına neden olacağı ihtimalleri gözönünde bulundurulmuş, bu bağlamda dava dosyası sanıkları hakkında eldeki dosyada bir kısım suçlardan hüküm verilmesi dışında yapılacak bir muhakeme işleminin kalmamasına nazaran yargılamasının uzun bir süre alacağı anlaşılan çok sanıklı başka bir yargılama dosyasıyla (Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 2015/1 esas sayılı dava dosyası) birleştirilmesinin nedensiz yere davanın uzamasına neden olacağı ve makul sürede sonuçlanmasını engelleyeceği, bunun da toplumda adaletin gerçekleştirmesini görmeye yönelik beklentinin karşılanamamasına neden olacağı dikkate alınmıştır.
17-Can Dündar'ın ev satışı ile ilgili olarak; İstanbul C. Başsavcığının 21/03/2016 tarih ve 2016/9898 sayılı soruşturma dosyası ile ilgili olarak gönderilen yazı ve eklerinde; dosyanın sanığı Can Dündar'la ilgili olarak Ankara İli Karakusunlar Mahallesinde bulunan villasını 2012 yılında bir buçuk milyon dolar bedelle satışa çıkardığı, ancak 3 yıl süreyle satamadığı, ancak MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin Cumhuriyet gazetesinde suça konu yayınlar yapıldıktan sonra 25/06/2015 tarihinde Bekir Mustafa Yılmaz isimli kişiye bir buçuk milyon TL'ye satıldığı, ancak satış bedelinin daha fazla bir rakam olduğu, satın alan Bekir Mustafa Yılmaz'ın Sönmez Ahi isimli kişi ile ortak oldukları, Sönmez Ahi isimli bu kişinin Adana Bölge Jandarma Komutanı Hamza Celepoğlu'nun avukatı olduğu, Hamza Celepoğlu'nun MİT tırlarının durdurulmasından sonraki süreçte Sönmez Ahi ile yoğun biçimde telefon irtibatlarının bulunduğu, bu sebeplerle sanık Can Dündar'ın yayınladığı haberin gazetecilik faaliyeti ve basın hürriyeti kapsamında olmadığı, 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen önce FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarından temin edilen maddi menfaat karşılığında örgütün nihai amacı doğrultusunda yayınlandığı, sanık Can Dündar'ın maddi menfaat temin ederek bu yayını yaptığı, İstanbul C. Başsavcılığının 2016/9898 numaralı soruşturma dosyasında Sönmez Ahi ve Bekir Mustafa Yılmaz'ın tutuklu oldukları, açıktan alınan para miktarı ile ilgili MASAK tarafından araştırmanın devam ettiği belirtilmiştir. 
18-Can Dündar'ın “tutuklandık” isimli kitabıyla ilgili olarak; Sanık Can Dündar tahliye olduktan sonra yayınladığı "Tutuklandık" isimli kitabının bir bölümünde “ nihayet 27 Mayıs Çarşamba günü öğleden sonra solcu bir milletvekili dostum getirdi görüntüleri... Izleyince kafamda hiçbir şüphe kalmadı; MİT , Suriye'ye silah taşıyordu... bu tür durumlarda iki soru sorarsınız kendinize; gelen belge gerçek mi? Yayımlanmasında kamu yararı var mı? İkisinin cevabı EVET ise yayınlamak değil çekmeceye saklamak ihanettir. Görüntüleri hemen bizim yazı ekibiyle paylaştım; herkes çok heyecanlandı yayımlanması konusunda en ufak bir tereddüt bile duymadık... eldeki malzemeyi pek az kişi biliyordu görüntülerden en belirgin kareleri seçip sayfaya yerleştirdik. Manşet bir yalanı belgeliyordu. “ işte Erdoğan'ın yok dediği silahlar ! O aşamada bombamızı gazetemizin icra kurulu başkanı Akın Atalay'a göstermek aklıma geldi. Yazı işleri ile vakıf arasındaki hassas çizgiyi özenle koruyan bir yöneticiydi. Ancak aynı zamanda gazetenin ve benim avukatımdı. Bu tür duyarlı haberlerde ona danışmak adetim değildir. Görüntüleri izleyince, önce içindeki gazeteci, heyecanla ayağa kalktı; sonra içindeki avukat, onu itidale davet edip oturttu. “ bunun sonuçlarını düşündün mü? “ dedi. Bu alarm zili demekti. 28 Mayıstaki acil toplantıya böyle girdik... sonra Akın toplantıyı açarken gayet net konuştu: “bunun devlet sırrı olduğunu söylecekler. Tırları durduran savcıları askerleri tutukladılar, devletin sırrını ifşa ağır ceza gerektiren suçtur. Tutuklama kaçınılmaz... “ şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. Sanık Can Dündar'ın yazmış olduğu kitaptaki bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere sanıklar tarafından yayınlanan bilgi ve belgelerin devlet sırrı olduğu yönünde gazetenin avukat olan yöneticileri ile konuşulduğu , tırların durdurulması sebebi ile bazı savcı ve askerlerin suç işledikleri iddiası ile tutuklandıkları ve bu eylemin devlet sırrını ifşa olup ağır cezalık suçlardan olduğu, tutuklamanın kaçınılmaz olacağı konuşulmuştur. Bu sebeple sanıkların olaylardan haberdar oldukları ve eylemlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağı yönünde önceden bilgi sahibi oldukları anlaşılmaktadır. Yine burada sanıkların devlet sırrı niteliğinde olduğu değerlendirilebilecek bilgi ve belgeleri yayınlayacakları ve bunun da ağır bir yaptırımı olduğunun konuşulması karşısında suç işleyebilecekleri yönünde daha önceden bilgi sahibi oldukları açıktır.
Anayasa Mahkemesi kararının mahkememizce değerlendirilmesi :
Mahkememiz dava dosyası ile ilgili olarak henüz ilk duruşma yapılmadan, deliller tam olarak toplanarak tartışılıp karara bağlanmadan önce Anayasa Mahkemesinin 25/02/2016 tarih ve 2015/18567 başvuru numaralı Genel Kurul kararı ile sanıklar hakkında Anayasanın 19/3, 26, 28.maddeleriyle güvence altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verilmesi ve ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın mahkememize gönderilmesi üzerine Anayasanın 153/6. maddesi gereğince Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayıcı nitelikte olması karşısında sanıkların ayrı ayrı tahliyelerine karar verilmiştir.
2010 yılı Anayasa değişikliği ile hukuk sistemimize giren bireysel başvuru yolunun çerçevesi Anayasa koyucu tarafından açık ve kesin ifadelerle belirlenmiştir. Buna göre bireysel başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerekmektedir.
İşin esası itibariyle bireysel başvurunun konusu olmayan ve ilk derece mahkemesinde yapılan yargılama sonucu ortaya çıkacak olgular ve maddi gerçekler Anayasa Mahkemesi tarafından irdelenecek hususlar değildir. Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuruda üstlendiği yargı görevi ve denetimden dolayı devam eden yargılamalarla ilgili olarak kendisine yapılan başvuruların maksadını aşacak şekilde işin esasına girmeme kuralına bağlı kalması gerekmektedir. Maddi vakıa ve delil değerlendirmesi yapmamalıdır. Anayasa Mahkemesi yerel yargı makamını etkilemeye elverişli kanaat de bildirmemelidir.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM ile maddi hakikate ulaşmayı amaçlayarak ceza yargılaması yapan mahkemenin usullerinin birbirine karıştırılmaması gerekir. Anayasa Mahkemesince Anayasada yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece yerel mahkemelerin kararlarındaki kanunun yorumu ya da maddi veya hukuki hatalara dair hususlar bireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Anayasa Mahkemesi tutukluluk konusunda ancak kanun veya Anayasaya bariz şekilde aykırı yorumlar ile delillerin takdirinde açıkça keyfilik bulunması halinde hak ve özgürlük ihlaline sebebiyet veren bu tür kararları başvuruda incelenmesi gerekir. Aksinin kabulü bireysel başvurunun getiriliş amacıyla bağdaşmaz.
Dosyamızda sanıklar ilk tutuklama kararına karşı Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuşlardır. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru sisteminin uygulandığı tarihten bu yana ilk tutuklama kararlarına karşı yapılan başvurularda, suçun işlemiş olabileceğine ilişkin ciddi belirtilerin varlığı ve hukukilik denetimi ile sınırlı bir inceleme yapmıştır. 
Kişi hürriyeti ve güvenliği ile ilgili AİHS'in 5/1-c maddesi kapsamında bireyin tutuklanması için şüphe olmadığına dair şikayetlerin incelemesini yapan AİHM ve benzer yetkiye sahip Anayasa Mahkemesinin dosyada yer alan delillerin yeterli şüpheyi oluşturup oluşturmadığını doğal olarak incelemeleri gerekir. Anayasa Mahkemesi suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunup bulunmadığını tutukluluğun ön şartı olarak inceleme yetkisine sahiptir. Bu mahkemenin devam eden yargılamada asıl yargı makamı yerine geçmemeye ve karar vermemeye özen göstermesi gerektiği tartışmasızdır. Somut olayın içeriğine ve gerektiğinde maddi vakıanın ayrıntılarına girme durumunda kalabilir. Ancak bitmemiş yargılamalarda “dürüst yargılama hakkı”nın ihlali iddialarını inceleyemez. Somut delillerin varlığını dikkate alarak tutuklama tedbirinin hukukiliği ile ilgili sınırlı inceleme yapabilirler. Birincil mahkemelerin kuvvetli suç şüphesi ile ilgili tutuklamalarda somut gerekçeleri göstermeleri gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM’si ölçülülüğe ve her bir somut olayda bireyselleştirme zorunluluğuna uyulup uyulmadığını incelemelidir. 
Anayasanın 19.maddesi kapsamında koruma altına alınan “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkının tutuklanmak suretiyle ihlal edildiğine ilişkin bireysel başvurular basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlal iddiaları ile birlikte incelenemez. Ancak kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı çerçevesinde ele alınabilir. 
Anayasa Mahkemesi mahkemelerce tatbik edilen tedbirlerden dolayı kişi hak ve özgürlüklerinin zarar gördüğü iddiaları ile sınırlı inceleme yapmalıdır. Bu kapsama uzun süren yargılamalara ilişkin olarak makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi de dahildir. Bu sebeplerle ceza yargılaması aşamalarında uygulanan koruma tedbirlerinde ve makul sürede bitirilemeyen yargılamalarda hak ihlali iddiası ile Anayasa Mahkemesine taşınan başvurular, henüz yargılama sonuçlanmasa ve olağan kanun yolları tüketilmese de koruma tedbiri bakımından kendine özgü kanun yolları tüketildiğinde ve yargılamanın özelliği itibarıyla makul süre aşıldığı düşünüldüğünde bireysel başvurunun usulen kabul edilebilir olduğuna karar verilerek gerekli inceleme yapılabilmelidir. 
Sanıkların basın ve ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine dair başvuruları, yargılaması devam eden davanın sonunda ele alınacak hususlardandır. Dava dosyasının ana konusunu oluşturan bu husus dosyadaki bilgi, belge ve deliller çerçevesinde tartışılarak belli bir sonuca varılacaktır.
Basın ve ifade özgürlüğü açısından henüz yargısal aşamaları tamamlanmamış bir uyuşmazlık sadece tutukluluk incelemesi kapsamında ele alınabilecek iken, genişletici bir yorum ile ele alınarak hak ihlali sonucuna ulaşılması hukuk devleti ilkesine aykırı olacaktır. Aksi halde Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla kendisine Anayasa tarafından çizilen sınırın aşılmasına sebebiyet vermiş olacaktır ki bu durumda da Anayasa Mahkemesinin “ikincil bir yargı yolu” olduğu hususunun gözardı edilmesi söz konusu olacaktır. 
Sanıklar hakkındaki tutuklama kararının basın ve ifade özgürlüğü kapsamında incelenmesi, mahkememize açılan kamu davasının daha ilk duruşmasının dahi yapılmamış olması karşısında somut olayın şartları açısından bu aşamada temel hak ve özgürlüklerin korunmasında asıl yetkili ve görevli olan mahkememizin yargısal mekanizmalarının işlememesine neden olmuş, ki bu durum “tabii yargıçlık” ilkesine, kovuşturmanın bağımsız ve etkin şekilde yerine getirilmesine, yargının bağımsızlığına açıkça aykırılık oluşturmuştur. 
Sanıkların eylemlerinin gazetecilik faaliyeti dışında, FETÖ / PDY silahlı terör örgütünün amaçları doğrultusunda yürütülen bir faaliyet olduğunun iddia edilmesi karşısında, Anayasa Mahkemesinin sanıkların bireysel başvurusunu basın ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alması mahkememizce yürütülen kovuşturmayı etkileme ve delillerin değerlendirmesinde mahkememizin takdir yetkisini daraltma sonucunu doğurduğu açıktır.
Sanıklara isnat edilen eylemlerin basın ve ifade hürriyeti kapsamında yürütülen gazetecilik faaliyeti sayılıp sayılmayacağı, suç oluşturup oluşturmayacağı yargılama sonucunda toplanan delillere göre davaya bakan mahkeme tarafından belirlenecektir. Aynı şekilde bu belirlemenin hukuka uygunluğu kanun yollarında incelenebilecektir. Mahkemelerin takdir yetkisi kapsamında olan hususlarda Anayasa Mahkemesinin maddi vakaya yönelik değerlendirmede bulunması mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi somut olayda kendisini görevli yargı merciinin yerine koyarak maddi vaka incelemesi yapmıştır. Bu durum bireysel başvurunun Anayasada ifadesini bulan kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı hükmü ile bireysel başvuru için kanun yollarının tüketilmiş olma şartı ile bağdaşmamıştır. İddianamede ileri sürülen iddialar ile sanıklara atfedilen suçlamaların sadece basın özgürlüğü ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilebilecek hususlardan olmadığı açıktır. 
Anayasa Mahkemesi görev ve yetkisi kapsamında sanıkların tutuklanması ile tutukluluklarının devamına ilişkin kararları kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bağlamında değerlendirerek hak ihlali sonucuna ulaştığından, bu karar Anayasanın 153/6 maddesi gereğince yasama, yürütme ve yargı organlarını bağladığından mahkememizce bu karara zorunlu olarak uyularak sanıkların tahliyesine karar verilmiştir. 
Ancak Anayasa Mahkemesi ifade ve basın özgürlüğü konusunu gerekçeli kararında geniş bir şekilde irdeyelerek hak ihlali yapıldığına ilişkin hüküm kurarak mahkememizin yargılama konusuyla ilgili sonuca yönelik değerlendirme yaparak yetkisini aşmıştır. Yüksek Mahkemenin Anayasa ile Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanununa aykırı olan bu şekildeki değerlendirmesi mahkememizce yerinde görülmemiştir, ki bu durum açık bir şekilde yargının bağımsızlığına, tabii yargıçlık ilkesine, kovuşturmanın etkin şekilde yerine getirilmesine aykırılık teşkil ettiği gibi kanun yolları sürecinin etkisiz kılınması tehlikesini de beraberinde getireceği kuşkusuzdur.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE ULAŞILAN KANAAT :
Çoğulcu demokrasilerde doğal haklardan kabul edilen ifade özgürlüğü vazgeçilemez ve devredilemez haklardandır. İfade/düşünce hürriyeti, özgürce edinilen fikir ve kanaatleri meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkan ve özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü birçok hak ve özgürlüğün temelini oluşturur. Kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağıdır. Bu bağlamda basın özgürlüğü de bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlamayı gerektirir. Ancak bunları yaparken basının tamamen özgür olduğunu söylemek mümkün değildir. Basın özgürlüğünün de diğer özgürlükler gibi bazı sınırlamaları vardır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 26. maddesinin ikinci fıkrası ile 28. maddesinin beşinci fıkrasına göre ifade ve basın özgürlükleri “milli güvenlik,” “kamu düzeni”, “ kamu güvenliği”, “suçların önlenmesi”, “suçluların cezalandırılması”, “devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması” ve “devlete ait gizli bilgilerin açıklanmamasının önlenmesi” amaçlarıyla sınırlanabilir. Yine aynı şekilde 5187 sayılı Basın Kanunun 3/2 maddesi gereğince “milli güvenlik”, “kamu düzeni”, “ kamu güvenliği”, “devlet sırlarının açıklanmasının ve suç işlenmesinin önlenmesi”, “yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması” amaçları ile sınırlanabilir. AİHS'nin 10/2 maddesi gereğince ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına göre sınırlandırmalar getirilebilir. Buradan da anlaşılacağı üzere basın özgürlüğüne ulusal ve uluslararası normlar ile bir takım sınırlandırmalar getirilmiştir.
Devlet ve güvenlik politikaları tabiatı gereği sürekli değişkenlik gösterir. Devlet sırları kamu gücünü kullanan kişilerin tercihleriyle şekillenir. Devlet sırlarına ilişkin bilgilere erişimin engellenmesi ve basına kapalı tutulmaları doğrudur. Ülkenin iç ve dış güvenliği ile ilgili konular ortaya konularak tartışılabilir, hatta hesap sorulabilir. Ancak devlet sırrı niteliğindeki bilgi, belge ve görüntülerin ele geçirilerek başkalarıyla paylaşılmaması gerekir. Devletin anayasal düzenini, dış ilişkilerini tehlikeye düşürebilecek, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek bilgilerin ele geçirilerek açıklanması basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Sınırlandırmaların basın özgürlüğü ileri sürülerek ortadan kaldırılması hukuki dayanaktan yoksundur. Aksi halde bu eylemleri cezalandıran kanun maddeleri hükümsüz hale getirecektir.
Devlet sırrıyla ilgili olarak; 5237 sayılı TCK nun 47/1 maddesinde “…açıklanması devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler devlet sırrı sayılır” denmektedir. Devlet sırrıyla ilgili kanunlarda özel bir düzenleme olmadığı için suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereğince nelerin devlet sırrı sayılacağı belirsizdir. Bu sorun TCK'nun 47/1 maddesindeki tanım ile devlet sırrına ilişkin suçları düzenleyen TCK'nun 327 ila 330 maddelerindeki tanımlar, gerekçeler ve somut olayın özelliklerine göre giderilebilir.
Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının yazılarına göre MİT tırlarının durdurulması ile ilgili olarak kişiler ve araçların Milli İstihbarat Teşkilatı kanunu ile MİT Müsteşarlığına verilen görev ve yetkiler uyarınca ülkenin menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler kapsamında bulunduğu, ele geçen malzemelere ilişkin yapılan soruşturma içeriğindeki bilgi ve belgelerin, devlet sırrı niteliğinde olan ve gizlilik taşıyan bilgi ve belgeler olduğu, bu bilgi ve belgelerin devlet sırrı olması nedeni ile gizlilik kapsamının devam ettiği bildirilmiştir.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 18/06/2014 tarih ve 2014/4290 - 7360 E - K sayılı kararında “.....devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gerektiği Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müşteşarlığı yazıları ile tüm dosya kapsamından anlaşılan belge ve bilgilerin…” denilmekle gizli kalması gereken belge ve bilgilerin ne tür bilgi ve belgeler olduğu hususu Milli İstihbarat Teşkilatı Müşteşarlığı yazılarından anlaşılabilecektir. Kaldı ki, bu Kurumun kendi görev alanına giren işlerden olması dolayısı ile hangi bilgi ve belgelerin devlet sırrı niteliğinde olabileceğine daha ziyade vakıf olacağı aşikardır. 
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milli güvenliği, iç savaşa sürüklenmiş komşu ülkeler karşısında ulusal yararların gözetilmesini gerekli kılabilir. Ülkenin milli güvenliğini tehdit edebilecek unsurların gelişmesini engellemek amacına yönelik plan, belge ve çalışmalar da hukuk kuralları içinde kalmak şartıyla devlet sırrı kapsamında kabul edilmelidir. Bu bilgi, plan, belge ve çalışmaların açığa çıkarılması ve tartışılması ulusal güvenlik açısından ciddi tehlikelere yol açabilir.
Devletin politikalarını belirleyenlerin, hukuka aykırı olduğu iddia edilen tercih ve kararlarıyla ilgili devlet sırrı kapsamında olduğu kabul edilen bilgi, belge ve görüntülerin ele geçirilerek açıklanmaları devletin güvenliğini ve ülkenin iç ve dış siyasal yararlarını tehlikeye düşürmemelidir. 
Kendi çalışma alanına giren ve görevi gereği daha ayrıntılı bilgiye sahip bir istihbarat teşkilatı olan Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı yazılarına göre, sanıkların yayınladıkları bilgi ve belgelerin devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken devlet sırrı niteliğinde olduğunun belirtilmesi, Yargıtay 9. CD'nin 18/06/2014 tarih ve 2014/4290 - 7360 E-K sayılı kararından anlaşılacağı üzere Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı yazı içeriğinin devlet sırrının varlığı yönünden önem arzetmesi, kamu görevlilerinin suça konu bilgi ve belgelerin devlet sırrı olduğu yönündeki açıklamaları, Türkiye Cumhuriyeti devletinin en uzun kara sınırı olan Suriye ülkesindeki iç savaşın halen devam ediyor olması, bu ülkenin ülkemiz ile komşu kuzey sınırında çok sayıda silahlı terör örgütünün halen daha faaliyet gösteriyor olmaları, bu örgütlerin Suriye ülkesi içinde olduğu gibi ülkemizde de canlı bomba eylemleri gibi çok sayıda ölüm ve yaralamalı terör eylemlerini gerçekleştirmeleri karşısında milli güvenlik açısından sakıncaların ve hassasiyetlerin suç tarihleri öncesi ve sonrasında halen devam ediyor olması, MİT tırları olayıyla ilgili getirilen yayın yasakları, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının basın duyurusu, sanıkların eylemlerine esas teşkil eden MİT tırlarının durdurulmasıyla ilgili çok sayıda yargı mensubu ve kolluk görevlisinin tutuklu olarak yargılanmaları ve tüm bu hususların sanıklar tarafından biliniyor olması, somut olayın özellikleri ve dosya kapsamı karşısında sanıklar tarafından MİT tırlarıyla taşınan malzemelere ilişkin yayınlanan görüntülerin ve bu malzemelere ilişkin alınan raporun daha önce hiçbir yerde yayınlanmayarak aleniyet kazanmamış olmaları, ilk kez yayınlanıyor olmaları dikkate alındığında bu bilgi, belge ve görüntülerin devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken devlet sırrı niteliğinde oldukları sonuç ve kanaatine varılmıştır.
Milli güvenlik ile ilgili yapılan değerlendirme; ifade özgürlüğünün demokrasilerin vazgeçilmez bir unsuru olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Basın özgürlüğünün ise ifade özgürlüğü bağlamında özgürlükler lehine daha korunaklı bir alan olduğunda şüphe yoktur. Bunun yanı sıra her iki özgürlük de tamamen ortadan kaldırılamayan ve fakat Anayasa ve AİHS’de belirlenen kriterlerle sınırlanabilen özgürlüklerdendir..
Milli güvenlik gerek Türk hukukunda, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve gerekse Amerikan hukukunda ifade özgürlüğünün özel bir görünümü olan basın özgürlüğünün sınırlandırma nedenlerinden birisidir. Basın özgürlüğünün ulusal güvenlik nedeniyle sınırlandırılması devletin ve toplumun korunması kategorisi içerisindedir.
Devletler coğrafi sınırları içinde ve dışında milli güvenlik ve ulusal çıkarları gereği bazı faaliyetler yürütmektedirler. Milli güvenlik ile ulusal çıkarlar devletlerin varlığını sürdürmelerinde büyük önem arzetmektedir. Devlet otoriteleri milli güvenliğe ilişkin bilgi ve belgelerin görsel ve sosyal medyada yayınlanmasını kabul etmezler. Devletler milli güvenlik, devlet sırrı, ulusal çıkar ve casusluk konularında farklı tepkileri ortaya koyabilirler. Mesela Edward Snowden isimli ABD vatandaşı Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Ajansına (National Security Agency - NSA) ait gizli bilgileri bir İngiliz gazetesine sızdırdığı için ülke dışında yaşamak zorunda kalmıştır. Yine istihbarat verileri olan Wikileaks belgelerini yayınlayan Julian Assange halen Ekvador ülkesinin İngiltere'nin Londra Büyükelçiliğinde siyasi sığınmacı olarak bulunmaktadır. İngiltere ve ABD'nin iade talepleri reddedilmiştir. 
AİHM si milli güvenlik ile ilgili olarak ülkelerin koşulları, konumları gereği değişkenlikler olabileceğini ve bu konuda ulusal makamlara geniş bir takdir alanı bırakılması gerektiğini belirtmektedir. Ancak milli güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğüne yapılacak müdahalenin asgari bir sınırı olmalıdır.
Anayasanın 26. maddesinin ikinci fıkrası ile 28. maddesinin beşinci fıkrasına göre ifade ve basın özgürlükleri “milli güvenlik,” “suçların önlenmesi,” “suçluların cezalandırılması,” “devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması” ve “devlete ait gizli bilgilerin açıklanmamasının önlenmesi” amaçlarıyla sınırlanabilir. Bu amaçlar doğrultusunda milli güvenliği ilgilendiren devlete ait gizli bilgilerin basın yoluyla açıklanmasının suç olarak düzenlenmesi ve cezalandırılması mümkündür. Bu kapsamda yapılacak soruşturma ve kovuşturmalar sırasında bu tür eylemleri gerçekleştirdiği iddia edilen basın mensupları hakkında, Anayasa’nın 13. maddesi çerçevesinde tutuklama tedbiri uygulanması kabul edilebilir bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim AİHM'e göre de basının görevini yerine getirirken gazetecilik etiği temelinde hareket etmesi gereklidir.
Somut olayda ifade ve basın özgürlüğünün sınırlama ölçütlerinden öne çıkan husus, gizli bilgilerin açıklanmasından öte “milli güvenlik” kriteridir ve bu sadece “devlet sırrı” olarak nitelendirilen gizli bilgilerin açığa çıkarılması olarak tanımlanamaz. Milli güvenlik, bugüne kadar tanımı yapılmamış, uygulandığı olaylarda çerçevesi somut olaya göre değişkenlik göstermiş bir ölçüdür. AİHM uygulamalarında, her ülkenin kendi şartlarına göre değişkenlik göstereceğinin kabul edildiği kararları da bulunmaktadır. Bu değişkenlik ifade özgürlüğünün kullanılmasındaki görev ve sorumluluk bilinci, ülkenin demokrasi tecrübeleri, jeopolitik konumu, dış politikadaki gücü, terör sorunu, savaş tehlikesine açıklığı ile doğrudan ilgili olmaktadır. Olağan bir zamanda toplum içinde sorun oluşturmayan ya da tepki çekmeyen düşünce, söylem ya da fiiller, olağanüstü şartların ortaya çıkmasıyla kapsamını, etkisini ve aldığı tepkiyi değiştirebilmektedir.
Siyasal otorite devlet politikalarını belirlediği gibi dış ilişkilerdeki hassas dengeleri de en iyi şekilde bilir. Bu sebeple her şeyden önce milli güvenlik kavramının içeriğini tespit etme önceliğe sahiptir.Milli güvenlik kavramı, siyasi önceliklerin ön plana çıktığı bir ölçüttür. Ancak bu önceliğin kullanımında hukukun üstünlüğünü temin edecek ölçütlerin kullanımı da siyasal irade için bir zorunluluktur. Devleti yöneten otorite milli güvenliği tehlikede görüyorsa ve bunu bazı argümanlarla ortaya koyarak milli güvenliğe yönelik riskin ciddi boyutlarda olduğunu dile getiriyorsa bunun görmezden gelinmesi, ifade özgürlüğünden beklenen görev ve sorumluluklarla çelişmektedir. 
Türkiye'nin kara sınırları itibariyle en uzun sınıra sahip olduğu Suriye ülkesinde devam eden süresi belirsiz bir iç savaşın ülkemizi tehdit eder duruma gelmiş olması, acil önlemlerin geçicilik durumunun devamlılık şekline dönüşmesi ihtimalinin bulunması, bir çok ülkenin buradaki olaylara müdahil olması, sınır ihlallerinin yaşanması sebebiyle angajman kurallarının her an ve fiilen uygulanması, burada yaşanan çatışmalar sebebiyle bir çok insanın Avrupa ülkelerine göç etmeleri ve Türkiye'yi güzergah olarak kullanmaları, mülteci sorunu altında teröristlerin rahatça ülkeye girdiği sıcak bir ortamın bulunması, Suriye ülkesinin Türkiye ile sınır olduğu kuzey bölgesinde birçok silahlı terör örgütünün bulunması, bu örgütlerin Suriye ülkesi içerisinde birçok eylem gerçekleştirmelerinin yanı sıra ülkemizde de çok sayıda terör eylemlerini gerçekleştirdikleri ortadadır. Nitekim 6 Ocak 2015 tarihinde İstanbul'da İŞID isimli terör örgütünün gerçekleştirdiği Diana Ramazova adlı terörist tarafından yapılan canlı bomba saldırısı üzerine 2 kişinin öldüğü, 1 kişinin yaralandığı, 20 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa ili Suruç ilçesinde yine aynı terör örgütünün gerçekleştirdiği eylemde 34 kişinin ölüp, 100'den fazla kişinin yaralandığı, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara'da gerçekleştirilen saldırıda 109 kişinin öldüğü, 500'den fazla kişinin yaralandığı, aynı örgütün 12 Ocak 2016 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirdiği eylemde 11 kişinin ölüp, 15 kişinin yaralandığı, yine 10 Mart 2016 tarihinde aynı örgütün gerçekleştirdiği İstanbul'daki saldırıda 5 kişinin öldüğü, 36 kişinin yaralandığı, 17 Şubat 2016 tarihinde Ankara'da gerçekleştirilen ve silahlı terör örgütü PKK'nın gerçekleştirdiği saldırıda 29 kişinin öldüğü, 61 kişinin yaralandığı, 13 Mart 2016'da Ankara'da gerçekleştirilen PKK isimli silahlı terör örgütünün eyleminde de 38 kişinin ölüp, 120'den fazla kişinin yaralandığı bu eylemlerin tarihlerine dikkat edildiğinde sanıkların suç işledikleri tarihler öncesi ve sonrası birçok terör saldırısının meydana geldiği anlaşılmaktadır. Yine Avrupa ülkelerinde meydana gelen terör saldırıları ve terörün tırmandırıldığı bir ortam olması karşısında ülkemizin dış politika mücadele ortamı da dikkate alınarak Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından milli güvenlik ile ilgili hassasiyet ve sakıncaların had safhada olduğu bir süreçte söz konusu haberlerin yapılmasının yasaklanmasının zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklandığı aşikardır. Hatta buradaki zorlayıcılık meydana gelen ciddi gelişmeler karşısında inandırıcıdır. Bu durum aynı zamanda milli güvenliğin korunması bakımından söz konusu haberlerin yapılmasının yasaklanmasının demokratik toplum düzeninde gerekli olduğu, meşru amaca uygun olup, orantılı olduğu sonucunu da ortaya koymaktadır. Hatta sanıklar yayın yasaklarına rağmen bu haberleri yaparak basın ve ifade özgürlüğünün sınırlandırma sebeplerinden olan yargı gücünün otoritesinin ve tarafsızlığının sağlanmasına engel olmuşlardır. Bu sebeplerle Milli İstihbarat Teşkilatına ait tırlara ve taşıdığı malzemelere ilişkin haber ve bilgilerin milli güvenlik olgusu bağlamında ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan bakıldığında sanıkların basın ve ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmak mümkün değildir. 
Sanıklar tarafından yapılan suça konu haberlerle ilgili olarak bu haberlerin yapılmasının ülke içerisindeki toplumsal tartışmalara katkı sağlamayacağı, aksine haberin konusunun eskimesinin önüne geçilecek devletin dış politika alanındaki tercihlerinin zora sokulabileceği, böylece milli güvenlik aleyhine yönlendirme olabileceği anlaşılmaktadır.
Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; kamuoyunda MİT tırları soruşturması olarak bilinen yargılama süreci, olayların başlangıç noktası, ülkemizin dış politika dengesi, ülkenin en uzun kara sınırı olan Suriye sınırında yaşanan gelişmeler, mahkemelerce konulan yayın yasakları, erişimin engellenmesi kararları, bu yasaklardan sanıkların haberdar olduklarının anlaşılması karşısında sanıkların suça konu haberleri yayınladıkları zaman ve haberlerin içeriklerindeki ifadeler dikkate alındığında “milli güvenlik” sınırlama ölçütü karşısında, sanıkların eylemlerinin ifade ve basın özgürlüğü kapsamında korunması gereken bir ifade biçimi olduğu sonucuna varılamayacağı yönünde mahkememizde kanaat oluşmuştur.
Sanıklar hakkında siyasal ve askeri casusluk suçlamasıyla ilgili olarak; 5237 sayılı TCK'nun 328/1 ve 330/1 maddesi gereğince, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarı ile gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek ve açıklamaktan dolayı cezalandırılmaları talep edilmiştir. Bir başka deyişle, sanıkların siyasal veya askeri casusluk maksadı ve özel kastı ile hareket ettikleri iddia edilmektedir.
Casusluk suçuyla ilgili yargı kararlarına bakıldığında Askeri Yargıtay'ın 27/01/1942 tarih ve 1723 - 1819 E - K sayılı kararında mahkemece “.....tespit edilen suçun tavsif şekline nazaran fiil alelade ifşadan ibaret olup hadisede casusluk kastının vücudu anlaşılabilmek için suçun muktazi unsuru olan sırrın yabancı bir devlete veya onun namına hareket eden şahsı ittilama isali şart olup.....” denilmek suretiyle casusluğun tarifi yapılmıştır. Buna göre casusluk suçunun oluşumu için aranan şart casus ile lehine casusluk edilen devlet arasında anlaşmanın olmasını gerekli kılmaktadır. 
Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 02/10/1997 tarih 98-114 E - K sayılı kararında “....casusluk, bir devlet menfaatine bir başka devletin askeri, siyasi ve iktisadi durumuna ilişkin gizli bilgilerin veya belgelerin araştırılması, sağlanması ve yabancı devlete ulaştırılmasıdır” olarak tarif edilmiştir. Dolayısıyla casusluk, casus ile casusluğu talep eden arasında talep edilen kimsenin devleti için sır niteliği taşıyan bilgi ve belgelerin karşı tarafa aktarılmasına yönelik bir anlaşmanın bulunmasını gerekli kılar. Yargıtay 9. CD'nin aynı mahiyet ve yöndeki 08/05/1975 tarih ve 11-16 E - K sayılı kararı, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'nun 29/06/1978 tarih 70 - 58 E - K sayılı kararları da bulunmaktadır.
5237 sayılı TCK nun 328. maddesinin gerekçesinde; siyasal casusluktan maksat yabancı bir devlet yararına Türkiye Devletinin veya vatandaşlarının veya Türkiye'de oturmakta, ikamet etmekte olanların zararına olarak bilgilerin toplanması şeklinde açıklanmıştır. Kamu sağlığına ilişkin, mali veya milletin maneviyatına dair gizli kalması gereken bütün bilgiler siyasal casusluğun kapsamı içerisindedir. Askeri casusluktan maksat ise yabancı devlet yararına ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti zararına askeri bilgilerin toplanmasıdır şeklinde belirtilmiş olup, bu durum casusluk meselesi bağlamında yargısal makamlarla kanun koyucunun aynı görüşte birleştiğini göstermektedir. 
Yargıtay 9. CD'nin 18/06/2014 tarih ve 2014/4290 - 7360 E - K sayılı kararında “... askeri veya siyasi casusluk amacıyla temin edilen devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gerektiği Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müşteşarlığı yazıları ile tüm dosya kapsamından anlaşılan belge ve bilgilerin...” denilmekle bu Yargıtay kararından anlaşılacağı üzere devletin güvenliği, iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgi ve belgelerin hangi türlü bilgi ve belgeler olduğunun Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı veya Milli İstihbarat Teşkilatı Müşteşarlığı yazılarından anlaşılabilecektir. Kaldı ki, daha önce de ifade edildiği üzere bu kurumlar hangi bilgi ve belgelerin devlet sırrı nitelinde olabileceğine kendi görev alanlarına giren işler olduğundan daha çok vakıflardır. 
Kısacası casusluk suçu Türkiye Cumhuriyet Devleti zararına olarak, yabancı bir devlet yahut herhangi bir terör örgütü yararına işlenen bir suçtur. Casusluk fiiline konu belge ve bilgilerin casusluğu talep eden lehine casusluk yapılan devlete veya terör örgütüne iletilmek amacıyla temin edilmesi gerekir. 
Dosyamızdaki somut olayda; sanıkların Milli İstihbarat Teşkilatı yazılarından anlaşılacağı üzere devlet sırrı niteliğinde olduğu kabul edilen bilgi ve belgeleri yukarıda değinilen yargı kararları ve madde gerekçesi karşısında casusluk amacıyla elde ederek yabancı bir devlet yahut herhangi bir terör örgütüyle aralarında anlaşma yaptıklarına dair dosya içerisinde hukuka uygun kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından delil yetersizliği sebebiyle sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK'nun 328/1 ve 330/1 maddeleri gereğince uygulama yapılmamıştır. 5237 sayılı TCK'nun 327/1 maddesinde ise devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin eden kimseye ceza verileceği, bu temin edilen bilgilerin açıklanması halinde ise aynı Kanunun 329/1 maddesi gereğince cezalandırma cihetine gidileceği belirtilmiştir. Tüm bu sebeplerle, sanıkların casusluk kastıyla hareket ettiklerine dair dosyada hukuka uygun bilgi, belge ve delil bulunmaması sebebiyle haklarında devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin edip yayınlamak suçundan cezalandırılmalarına karar verilmiştir. 
Basın mensubu olan sanıkların bu sıfatları nedeniyle gazetecilik etiğine uygun hareket etmeleri gerekmektedir. Sanıkların gazeteci ve basın mesleğini icra eden kişiler olmaları, kendilerine demokratik hukuk devletinde denetleyicilik ve gözlemcilik görevinden dolayı özel koruma ve mesleki faaliyetleri yönünden hukuka uygunluk kazandırabilecektir. Bu durum bir nevi dokunulmazlık olarak da algılanabilir. Ancak bunun sınırsız olmadığı, hukuk kurallarıyla ifade ve basın hürriyetine bazı sınırlamalar getirilebileceği tartışmasızdır.
Anayasanın 26/2 ve 28/5 maddelerine göre ifade ve basın özgürlükleri, milli güvenlik, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce bildirilmiş bilgilerin açıklanması ve devlete ait gizli bilgilerin açıklanmasının önlenmesi amaçlarıyla sınırlandırılabilir. Bu gerekçelerle milli güvenlik açısından devlete ait gizli bilgilerin basın yoluyla açıklanması suç olarak düzenlenebilir ve cezalandırılabilir. Bu sebeple de bu tür eylemleri gerçekleştirdiği iddia edilen basın mensupları hakkında tutuklama tedbirine başvurulmasında yasal bir engel yoktur. Sorumlu gazetecilik anlayışı çerçevesinde kamu yararına veya kamusal tartışmalara katkı sağlayabileceği değerlendirilen haber ve fikirlerin halka ulaşması, ulaştırılması gazetecinin görevidir. Ancak gazeteciler bu görevlerini yaparken gazetecilik etiğine uygun davranmalıdırlar. Hatta görevlerini yerine getiren gazetecilerin gazetecilik etiğine uygun olarak hareket etmeleri gerektiği AİHM kararlarında da belirtilmiştir. Milli güvenlik gibi çok hassas bir konuda gazetecilerin yapacağı haberlere yönelik devletin sınırlama getirmesi ve bu bağlamda bazı haberlerin yapılmasının kamu otoritelerince engellenmesi mümkündür (Observer ve Guardian / Birleşik Krallık AİHM kararı 61-65) .
Basın Kanunu'nun 11. maddesinin basın mensupları ile ilgili cezai sorumluluğu düzenlemiş olup, gazetecilerin haber yaparken içinde yaşadıkları ve vatandaşı oldukları devletin kanunlarına ve yargı kararlarına uymak zorunda oldukları tartışmasızdır. Bu ilkeler ışığı altında milli güvenlik konusunda yapılan açıklamalar, hassasiyet ve sakıncaların devam ettiği ve had safhada olduğu bir aşamada sanıkların gazetecilik etiğine uygun davrandıkları söylenemez.
Sanıkların üzerlerine atılı suçların basın yoluyla işlenmesi sebebiyle 5187 sayılı Basın Kanunun 26/1 maddesindeki dört aylık hak düşürücü süre geçtiğinden bahisle dava şartının yokluğu gerekçesiyle haklarındaki ceza davasının düşürülmesi gerektiği yönündeki iddia ve savunmalara ilişkin olarak; sanıklara isnat olunan “örgüte yardım etme” ve “devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama” suçlarını basın yoluyla işledikleri belirtilmiş ise de, sanıkların bu suçlarla birlikte işledikleri iddia olunan “devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri temin etme” ile “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme” suçlarının basın yoluyla işlenmesi mümkün olmaması karşısında müsnet suçlamaların sayısı, niteliği ve ağırlığı dikkate alınarak sanıklar hakkında 5187 sayılı Basın Kanunun 26/1 maddesindeki hak düşürücü sürenin geçerli olmadığı takdir ve kabul olunmuştur. Kaldı ki, bu suçlar münhasıran basın yoluyla işlenebilen suçlardan değildir. Bir başka deyişle, sanıkların eylemleri ile ilgili dosya kapsamına ve ortaya çıkan gelişmelere göre birden fazla suçtan kamu dava açılması dikkate alındığında ve nitekim bu suçlardan bir kısmının basın yoluyla işlenemeyecek suçlardan olması gözetildiğinde tüm olaylar birlikte değerlendirilerek nihai bir karara varılması gerektiğinden hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahsetmek mümkün değildir.
Devlete ait gizli bilgilerin açıklanabilmesi için öncelikle temin edilmesi gerekmektedir. Yasa koyucu ise temin etmeyi de suç olarak tarif etmiş ve düzenlemiştir. Bu suç basın yoluyla işlenemeyen suçlardandır. Bu sebeple sanıkların somut olaydaki eylemleri suça konu bilgi ve belgeleri yayımlamadan önce zaten kanundaki suç tarifi kapsamında kalmaktadır. Bu durumda da sanıkların basın yoluyla suç işledikleri kabul olunarak sanıklar hakkındaki kamu davasının hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahisle düşürülmesine karar verilemeyeceği sonucuna varmak gerekmiştir.
Ayrıca devlete ait gizli kalması gereken bilgilerin açıklanmasından maksat, devlet sırlarının yayılması, meydana çıkarılması, açığa vurulması, yani bir veya birden fazla kişiye her ne suretle olursa olsun bildirilmesi, nakli anlamına gelir. Açıklama basın yoluyla da olabilir. Ancak bu durum suçu sırf basın yoluyla işlenebilen bir suç haline getirmez. Mahkememizce suçun basın yoluyla işlenmesi, yayınlanan basın yayın organının ulusal - yerel olması, sayısı, tirajı ile suçun işlenmesindeki özellikler dikkate alınarak TCK'nın 61.maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde esas alınarak cezanın alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi olarak kabul edilmiştir.
Kaldı ki; İstanbul C. Başsavcılığı'nın 29/05/2015 tarihli basın açıklamasına göre MİT Tırlarının durdurulması ile ilgili 2014/41637 sayılı soruşturma kapsamında şüpheliler hakkında terör örgütü kurmak ve yönetmek, örgüte üye olmak, terör örgütünün faaliyeti kapsamında siyasal veya askeri casusluk, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Cebir ve Şiddet Kullanarak Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs suçlarından soruşturma yürütüldüğü, bu soruşturma kapsamında dosyada bulunmayan bilgi, belge ve görüntülerin sanık Can DÜNDAR tarafından gazetede yayınlanması sebebiyle İstanbul C. Başsavcılığı'nca Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeleri Temin Etme, Siyasi ve Askeri Casusluk, Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açıklama ve Terör Örgütünün Propagandasını Yapma suçlarından soruşturmaya başlanıldığının belirtildiği, söz konusu yayınların dayanağını teşkil eden suçlamalarla ilgili yukarıda anlatıldığı üzere birçok basın yoluyla işlenemeyecek suçtan soruşturmaların bulunması ile sanıklar hakkındaki suçlamaların bu suçlamalarla bağlantılı olması ve isnat olunan bir kısım suçların basın yoluyla işlenemeyeceğinin anlaşılması karşısında soruşturma aşaması da dikkate alınarak hak düşürücü süreden bahsedilmesinin mümkün olmadığı kanaatine varılmıştır.
AİHM'in emsal olaylara ilişkin kararları çerçevesinde somut olay yönünden yapılan değerlendirmede; 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir bilginin yayımlanmasının "milli güvenlik" nedeniyle sınırlandırılabileceğini belirtmekle birlikte, böyle bir sınırlamanın ihlal oluşturmaması için "demokratik bir toplumda gerekli olması" ve "zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç baskısından kaynaklanmış olması" gerektiğini dile getirmektedir. Mahkeme bu anlamda, devlet sırrı niteliğinde ve yayımlanması ulusal güvenliğe aykırı olan bilgileri içeren kitap, dergi, gazete gibi yayınların toplatılmasını, bu yayınların halihazırda elde edilebilen veya büyük oranda elde edilmiş, bir başka deyişle "alenîyet kazanmış" olması durumunda, hem demokratik bir toplumda gerekli olmadığı hem de toplumsal ihtiyaç baskısının oluşmadığı gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesine aykırı bulmaktadır. 
-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Zana / Türkiye, 25/11/1997 tarihli kararına konu olayda; Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana 30/08/1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde haber yapılan ve yayınlanan demecinde "katliamlardan yana olmadığını" söylerken, öte yandan "PKK ulusal kurtuluş hareketini desteklediğini" belirterek söylemlerini "herkes hata yapar, PKK kadın ve çocukları yanlışlıkla öldürüyor" şeklinde devam ettirmiş, bu beyan ve yorumları üzerine hakkında açılan dava neticesi yapılan yargılamada Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin 26/03/1991 tarihli kararı ile yasanın cürüm saydığı bir fiili savunduğu ve umumun emniyetini tehlikeye düşürdüğü için 12 ay hapis cezasına mahkum edilmiş, olay Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önüne intikal etmiştir. 
Yüksek Mahkeme, Zana'nın başvurusu neticesi yaptığı değerlendirmede; ifade özgürlüğüne ilişkin ortaya konulan ilkelerin terörizme karşı mücadelede "milli güvenlik" ve "kamu güvenliği"nin sürdürülmesi için alınan önlemler açısından da geçerli olduğunu, bu bağlamda her olayın özel koşullarının ve devletlerin takdir yetkisinin göz önünde tutularak bireylerin ifade özgürlüğüne ilişkin temel hakları ile demokratik bir toplumun meşru hakkı olan kendisini terörist örgütlerin eylemlerine karşı korumak arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığının araştırılması gerektiğini, bu itibarla Zana hakkında verilen mahkumiyet kararının "zorlayıcı bir toplumsal gereksinim"e yanıt verip vermediğini ve bunun "izlenen meşru amaçla orantılı" olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek başvurucunun mahkumiyet kararına konu olan sözlerinin içeriğini o dönemde Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde hüküm süren durum ve olayların ışığında çözümlenmesinin önemli olduğunu belirtmiş, 
Yüksek Mahkeme yapmış olduğu değerlendirmenin devamında, olayın somut koşulları içerisinde özel bir anlamı olduğunu, nitekim açıklamanın yapıldığı tarihte gerginliğin doruk noktada bulunduğunu, Türkiye'nin Güneydoğusu'nda terör örgütü PKK'nın sivillere yönelik kanlı saldırıları ile aynı zamana tekabül ettiğini, bu koşullar altında yapılan röportajda Güneydoğunun ön önemli kenti olan Diyarbakır'ın eski belediye başkanı olan başvurucunun "ulusal kurtuluş hareketi" olarak tanımladığı PKK'ya verdiği desteğin, bu bölgedeki patlamaya hazır havayı daha da ağırlaştıracağının düşünülebileceğini, bu şartlar altında başvurucu hakkında verilen mahkumiyet kararının "zorlayıcı bir toplumsal gereksinim"e yanıt verdiğinin kabul edilmesi gerektiğini ve "müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı" olduğunu belirterek nihai olarak Sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. 
-AİHM, The Observer ve Guardian / İngiltere, 26/11/1991 kararında ise, Sunday Times, The Observer ve Guardian isimli İngiliz gazetelerinde yapılan bir yayın dolayısıyla ifade özgürlüğünün sınırlarını milli güvenlik açısından değerlendirmeye çalışmıştır. Dava konusu olay emekli bir İngiliz istihbarat teşkilatı mensubunun anıları ile ilgili kitabının belli bölümlerinin söz konusu gazetelerde yayınlanmasıyla ilgilidir. Observer ve Guardian gazetelerinin 1986 yılının Haziran ayında istihbarat görevlisinin anı kitabından ilgi çekici bazı kesitler ve bölümler yayınlaması üzerine İngiltere Başsavcılığı anılan gazeteler aleyhine milli güvenliği tehlikeye düşürdüğü gerekçesiyle dava açarak söz konusu yayınların durdurulmasını talep etmiş ve nitekim İngiliz mahkemesi de bu başvuru üzerine yayınları durdurma kararı vermiştir. Yayına ve karara konu anı kitabı bu kez ABD'de aynı yılın Temmuz ayı içerisinde yayınlanmış ve çok sayıda okuyucu kitlesine ulaşan en çok satan eserlerden olmuş, İngiliz vatandaşları tarafından da satın alınan kitapla ilgili İngiliz makamlarınca yurda sokulması yönünde yasaklayıcı yönde herhangi bir karar almamıştır.
Bilahare, İngiliz Sunday Times gazetesi kitaptan bazı bölümleri yayınlamaya başlamış, bunun üzerine İngiliz Lordlar Kamarası 30 Temmuz 1987'de daha önceki mahkeme kararına dayanarak mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve saygınlığı açısından anılan gazete ve diğer bütün medya araçlarına yayın yasağı getirmiştir. Anı kitabı bu süreçte başka birçok ülkede yayınlanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İngiliz mahkemesinin, Observer ve Guardian gazetelerine koyduğu geçici yayın yasağının milli güvenlik açısından gerekli olduğuna işaretle Sözleşmeye aykırılık görmemiştir. Sunday Times ve diğer medya araçlarına konan ikinci yayın yasağını ise demokratik bir toplumda gereksiz bir müdahale olarak nitelendirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, ABD'de yayınlandıktan sonra aleniyet kazanan söz konusu anı kitabının gizliliğinden bahsedilemeyeceğinden milli güvenliği koruma gerekçesi artık ortadan kalkmıştır. Mahkeme ayrıca yayın yasağı konulması için istihbarat teşkilatının etkinlik ve itibarının korunmasını tek başına yeterli bir gerekçe olarak görmemiştir.
-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 9/2/1995 tarihli "Bluf!/Hollanda" davasında da "milli güvenlik" ile "ifade özgürlüğü" kavramları arasındaki ilişki ve karşıtlığı farklı bir perspektifte incelemiştir. Mahkeme, söz konusu kararında demokratik bir toplumun işleyişinin, istihbarat örgütleri gibi bir takım kurumların gizli çalışmasını gerektirebileceğini benimsemiş ve kabul etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre bu durum, devlete, kendisini demokratik bir toplumun temel değerlerini yıpratmaya çalışan kişi veya grupların faaliyetlerine karşı koruma olanağı verecektir. Böylelikle, Mahkeme elkoyma ve toplatma şeklindeki müdahalenin "milli güvenliği" koruma "meşru amacına" sahip olduğunu kabul etmiştir. AİHM'nin Bulf! / Hollanda kararına konu olayda, Hollanda gizli servisinin 6 yıl öncesine ait gizli nitelikteki bir belgesinin Bulf isimli dergiye ilave eki olarak dağıtılmak için basıldıktan sonra dergi ve ekinin toplatılması, dergi ve ekinin gizli basılıp caddelerde satılması ve takipsizlik kararından sonra toplatılan dergilerin iade edilmemesi vuku bulmuştur. Toplatma kararından hemen sonra gizli nitelikteki belge yayıncılar tarafından çok sayıda basılarak Amsterdam sokaklarında çok sayıda kişiye satılmıştır. Bu bağlamda sözü geçen derginin toplatılmasına karar verildiğinde esasen yayına konu gizli belge geniş kitlelere yayılmış ve aleniyet kazanmıştır. Bu itibarla, Mahkeme daha önce belirli bilgilerin zaten açıklanmış ya da gizli olmaktan çıkmış olduğu görüldüğünde bu bilgilerin açıklanmasını engellemenin gereksiz olduğuna hükmetmiş, bu noktada söz konusu bilgilerin çok sayıda insanın ulaşımına ve bunları başkalarına aktarım olanağına sahip olduğuna vurgu yapmış ve bu sayede gizlilik niteliği ortadan kalkmış olan bilgilerin devlet sırrı olarak muhafazasının artık haklı gösterilemeyeceğine işaret ederek dergi ile alakalı elkoyma ve toplatma biçimindeki tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olmadığı ve Sözleşmenin 10.maddesi yönünden bir hak ihlali mevcut bulunduğu sonucuna varmıştır.
Observer ve Guardian ile Bluf! davalarında verilen kararlardan şu sonuçlara ulaşılmaktadır. Bu sonuçlardan ilki, milli güvenlik ile ilgili bilgi ve belgeler kamusal alana çıktıktan bir başka deyişle aleniyet kesbettikten sonra bir daha yasaklanamayacak ve yayınlar artık toplatılamayacak, bu sebeple de bilgi ve belgelerin yayılmasına aracı olanların cezalandırılmasına karar verilemeyecektir. Ulaşılan bir diğer sonuç ise; milli güvenlik sebebiyle her türlü bilgi ve belgenin kayıtsız ve koşulsuz gizli olarak nitelendirilmesinin olanaksız olmasıdır. Bu tür bilgilere ulaşma imkanına önceden peşin bir kabul ile sınırlandırma getirme konusunda devletlere bir yasak getirilmiştir. 
Zana / Türkiye başvurusunda verilen karardan ise şu sonuca ulaşılmaktadır. Söz ve ifadenin açıklandığı veya haberin yapıldığı tarihteki koşullar ve devletlerin içerisinde bulunduğu şartların önemli olduğu, ifade özgürlüğü ile demokratik bir toplumun meşru hakkı olan milli güvenlik ilkesi arasında adil bir denge kurulup kurulmadığının tespiti bakımından ülkenin içinden geçtiği koşulların ve ortaya çıkan bölgesel veya uluslararası gelişmelerin önem arz ettiği, bu bağlamda ifade özgürlüğüne yönelik getirilebilecek sınırlama ve müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı olup olmadığı ve zorlayıcı bir toplumsal gereksinime yanıt verip vermediği konusundaki tespit ve değerlendirmenin de ülkenin içinde bulunduğu özel şartlara göre yapılacağı ve bu konuda devletlere bir takdir yetkisi verildiği noktasındadır.
AİHM tarafından verilen sözü edilen kararların içeriğinden "Observer ve Guardian" kararında söz konusu kitabın tamamının yayınlandığı, keza "Bluf" kararında da gizli belgenin tamamen yayınlanmış olduğu, nitekim kitap ve gizli belge dışında başkaca herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığı ve yayın da yapılmadığı anlaşılmaktadır. Oysa ki, sanıklarla ilgili davada ise Milli İstihbarat Teşkilatına ait yardım malzemesi taşıyan tırların Adana ili Ceyhan ilçesi TEM Otoyolu Sirkeli gişelerinde kolluk güçlerince MİT personeline silah çekilmek suretiyle durdurulması olayının, olayın vuku bulduğu 19/01/2014 tarihinden 2 gün sonra 21/01/2014 tarihinde Aydınlık gazetesince haber yapılarak bir tıra ait görüntü ve bu tırdaki kasa içerisindeki top mermileri olduğu iddia edilen görüntünün verildiği, Aydınlık gazetesindeki haberde bundan başkaca herhangi bir bilgi, belge ve görüntünün bulunmadığı anlaşılmıştır. Ancak sanık Can Dündar tarafından yapılan haber ve yayınlanan görüntülerin Aydınlık gazetesindeki görüntülerden çok daha farklı görüntü, bilgi ve belgeler olduğu ve hatta Can Dündar'ın kendi ifadesi ile "haber değeri taşıdığı" anlaşılmıştır. Sanık Can Dündar'ın yine söz konusu haberi yapış tarzı, haberin tüm dünya gündemini sarsacak şekilde veriliş şekli, ilk kez yayınlanıyor olduğu yönündeki anlatımlar dikkate alındığında sanık Can Dündar tarafından devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken devlet sırrı niteliğindeki bilgi, belge ve görüntülerin daha önce yayınlanmadıkları için aleniyet kazanmamış oldukları halde sanık tarafından ilk kez yayınlandığı, sanığın bu suretle devletin güvenliğine ve iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama suçunu işlediği mahkememizce takdir ve kabul olunmuştur.
Sanık Erdem Gül'ün de MİT Müsteşarlığına verilen görev ve yetkiler uyarınca ülkenin menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler kapsamında bulunan tırlarca taşınan devlet sırrı niteliğinde gizlilik taşıyan malzemelere ilişkin bilahare 23/01/2014 tarihinde düzenlenen jandarma kriminal raporunu yayınladığı, söz konusu raporun daha önce herhangi bir yerde yayınlanmaması sebebi ile aleniyet kazanmadığı, adı geçen sanık tarafından Cumhuriyet gazetesinin 12/06/2015 tarihli nüshasında ilk kez yayınlanmış olduğu anlaşılmakla, sanık Erdem Gül'ün devletin güvenliği ve iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklamak suçunu işlediği mahkememizce takdir ve kabul olunmuştur. Söz konusu raporun devlet sırrı niteliğindeki malzemelere ilişkin olarak düzenlenen rapor olması karşısında raporun da devlet sırrına ilişkin bilgileri içerdiğinden mahkememizce devlet sırrı niteliğinde olduğu kabul edilmiş ve benimsenmiştir.
Ancak sanıkların silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etmek, devletin gizli kalması gereken bilgilerini temin etmek ve açıklamak ile cebir ve şiddet kullanmak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs suçlarından cezalandırılmalarının talep edilmiş olması, sanıkların yapmış oldukları haberlerin konusunu içeren olaylar, olgular ve gelişmeler gözetildiğinde bu haberlerden bir yıl dört ay önce haber konusu yapılmış oluşu, MİT tırlarının durdurulmasına ilişkin olaya dair bilgi ve belgelerin devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken nitelikte olduğunun yetkili devlet makamlarınca kamuoyuna duyurulmuş olması, MİT tırlarının durdurulması ve aranması olayının yargıya intikal ederek olayda görev alan yargı mensubu ve asker kişilerin yargılanmakta oluşu, ilk haberin yapılmasını müteakip sanıklarca haber yapılıncaya değin başkaca basın - yayın organı ve kuruluşunca konu ile ilgili hiçbir haberin yapılmamış oluşu, sanık Can Dündar tarafından yapılan ilk haberin dünya gündemini sarsacak nitelikte olduğu belirtilerek veriliş şekli, keza ilk haberden sonra geçen süre dikkate alınarak habercilik açısından olayın güncelliğinin kalmadığı söylenebilecek iken sanıkların bu konuyu bu kadar süre geçtikten sonra haber içeriklerinde belirtildiği şekilde ve ilk haber yapıldığı gazetede yer alan içerikten çok daha farklı içerik ve nitelikte tekrar haber yapıp kamuoyunun gündemine taşımalarının milli güvenlik konusu bağlamında ortaya çıkabilecek sakıncaları öngörmeleri gerekmektedir. Sanıklar tarafından haberlerin yapıldığı tarih öncesi ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeler karşısında milli güvenlik yönünden sakıncaların ve hassasiyetin devam ettiği ortadadır. Sanıkların MİT tırları ile ilgili yaptıkları suça konu haber ve yayınların "daha önce başka bir gazetede haber yapılmış bir hususun basın ve ifade özgürlüğü kapsamında yeniden haber yapılması" şeklinde salt ve yalın olarak değerlendirilmesi doğru bir yaklaşım olarak kabul edilemeyecektir.
Sanıklar Türk devletinin aleyhine milli güvenlik, iç ve dış siyasal yararlar bakımından çok ciddi gelişmelerin olduğunun farkındadırlar. Adana ve Hatay'da MİT tırlarının durdurulması ile ilgili düzenlenen iddianamenin Tarsus 2.Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilmesi ve yargılamayı yapacak ilk derece mahkeme sıfatıyla dosyanın Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmesi karşısında, sanıkların gazetecilik mesleği ile iştigal ediyor olmaları, olayların üzerinden geçen zaman, siyasilerin ve kamu görevlilerinin olayın hemen ardından devlet sırrıyla ilgili yaptıkları açıklamalar, mahkemelerce konulan erişimin engellenmesi ve yayın yasakları kararları, Yargıtay 16. Ceza Dairesinde görülmekte olan dava kapsamında yargı mensupları ve kolluk görevlilerinin tutuklu yargılandıklarını bilmeleri hep birlikte dikkate alındığında sanıkların bu gelişmelerden haberdar olmadıklarını söylemeleri mümkün değildir. Hatta Anayasa Mahkemesine sundukları bireysel başvuru dilekçelerinde eylemlerinin yargısal makamlarca yürütülmekte olan soruşturmanın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilebileceğini ifade etmeleri de bunu doğrulamaktadır. Sanıkların mezkur olaya ilişkin gizli görüntü ve fotoğrafları gazete ve internet sitelerinde yayınlamaları bunu göstermektedir, ki nitekim sanıklar da savunmalarında bu hususları bildiklerini söylemektedirler. 
Dosyada toplanan tüm bilgi, belge ve deliller birlikte değerlendirildiğinde;
-Sanıklardan Can DÜNDAR ile ilgili olarak suçun sübutuna ilişkin olarak mahkememizce yapılan değerlendirme ;
Sanık Can Dündar Adana 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 14/01/2015 tarih ve 2015/197 değişik iş sayılı kararı ile MİT 'e ait tırların durdurulması ve aranması olayı ile ilgili devletin güvenliği veya iç veya dış yararları bakımından gizli kalması gereken bilgi, belge ve görüntülerin yayınlanması sebebiyle bazı şüpheliler hakkında soruşturmalar yürütüldüğünden bahisle yazılı, görsel ve internet medyasındaki haberlerle ilgili her türlü yayın yapılmasının yasaklandığını ve erişimin engellenmesi kararının verildiğini bilmektedir. Sanığın gazetecilik mesleğini ifa etmesi, olay üzerinden geçen süre, siyasilerin ve kamu görevlilerinin olayın hemen ardından devlet sırrıyla ilgili yaptıkları açıklamalar, Anayasa Mahkemesine sunduğu bireysel başvuru dilekçesinde eyleminin yargısal makamlarca yürütülmekte olan soruşturmanın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirileceğini ifade etmesi, yaptığı suç teşkil eden yayın ile kendi savunmaları hep birlikte dikkate alındığında sanığın eylemini gerçekleştirmeden önce tüm gelişmelerden haberdar olup, tırların durdurulması sebebiyle suç işlendiği iddiası ile birçok yargı mensubu ve kolluk görevlisinin tutuklu olduğunu bildiği anlaşılmaktadır. 
Sanık dava kapsamında tutuklu yargılanıp, Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararına istinaden tahliye edildikten sonra yazdığı "Tutuklandık" isimli kitabında avukatı ve aynı zamanda Cumhuriyet gazetesinin icra kurulu başkanı olan Akın Atalay ile suça konu görüntülerin yayınlanması ile ilgili konuşurken Akın Atalay'ın kendisine hitaben “......bunun devlet sırrı olduğunu söylecekler. Tırları durduran savcıları, askerleri tutukladılar, devletin sırrını ifşa ağır ceza gerektiren suçtur. Tutuklama kaçınılmaz...” şeklinde açıklamada bulunduğunu belirtmesi karşısında sanık Can Dündar'ın suça konu görüntüleri yayınlamadan önce bunların devlet sırrı niteliğinde olduğunu, ağır cezalık suçlardan olup tutuklanabileceğini, hatta görüntülere esas teşkil eden tırların durdurulması sebebi ile yargı mensubu ve kolluk görevlilerinin tutuklandığını bildiğini göstermektedir. Bu itibarla, sanığın en azından bu hususlarda hukukçu bir kişi tarafından ağır cezalık bir suç işleyeceği ve tutuklanabileceği hususunda önceden uyarıldığı bizzat kendi kaleme aldığı kitap içeriğinden de sabittir. 
Sanık suça konu olayla ilgili gazete haberinde; “İşte Erdoğan'ın yok dediği silahlar”, “Dünya gündemini sarsacak görüntüler ilk kez yayımlanıyor”, “İçişleri Bakanı Ala: ‘İçindekileri biliyor musunuz?’ demişti”, “Artık biliyoruz”, “İlaç taşıyor dediler”, “Türkmenlere yardım götürüyordu dediler”, “Silah iddiasını ısrarla reddettiler”, “TIR’ı durduran savcıyı, arayan jandarma komutanını gözaltına aldılar”, “Ama sonunda MİT’e ait TIR içinde Suriye'ye götürülen silahların görüntüleri ortaya çıktı”, “Cumhuriyet 19 Ocak 2014’te ihbar üzerine durdurulan TIR’ların görüntülerine ulaştı. MİT TIR’ları ağzına kadar silah dolu” ve “İlaçların altına gizlenmiş” şeklinde haber yaparak çok sayıda belge ve görüntüleri paylaşmıştır.
Haber içeriklerinde tırlar içerisinde bulunduğu iddia edilen silahların sayısı ve menşei ile ilgili açıklamalara yer vermiş, hatta savunmasında da tırların durdurulmasına ilişkin ilk haberi yapan ve sadece top mermisi olduğu iddia edilen görüntünün yayınlandığı Aydınlık Gazetesinin 21/01/2014 tarihli nüshasındakinden farklı ve haber değeri olan birçok yeni görüntü ve bilgiyi haberinde verdiğini açık bir şekilde beyan etmiştir. Sanığın söz konusu bilgi ve belgelere ilişkin “Tutuklandık” ismiyle kaleme almış olduğu yeni kitabında suça konu görüntüleri bir milletvekilinden temin ettiğini belirterek bunları "bomba" haber olarak nitelendirmesi, suça konu ve ilk kez kendisi tarafından yayınlanan görüntülerin daha önce başka bir yerde yayınlanmadıklarının açıkça anlaşılması karşısında sanığın daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış ve aleniyet kazanmamış bilgi, belge ve görüntüleri ilk kez genel yayın yönetmenliğini yaptığı Cumhuriyet Gazetesinin 29/05/2015 tarihli nüshasında yayınladığı sonucuna varılmıştır. Kaldı ki, daha önce açıklanıp haberleştirilen ve güncelliğini kaybeden bir konunun yeniden aynı içerik ve biçimde bir gazetede manşet haberi yapılması güncel gazetecilik anlayışıyla bağdaşmayacağı gibi bu husus hayatın olağan akışına da aykırıdır. 
Türkiye Cumhuriyeti devletinin yabancı devletlerin de müdahil olduğu iç savaş halindeki Suriye ülkesi ile komşu olup, 900 kilometrelik çok uzun bir kara sınırının olması, Suriye ülkesinde 2011 yılından beri devam eden iç savaş ortamında birçok uluslararası çapta silahlı terör örgütü ve bir kısmı kamuoyunca malum uzantıları ve türevlerinin faaliyet göstermesi, söz konusu terör örgütlerinin ülkemiz sınırları içerisinde bu süreçte birçok terör eylemi gerçekleştirmiş olmaları ve bunun tekrarlanması riskinin yüksek düzeyde olması, iç savaş ortamı ile çatışmalardan kaynaklanan ve Avrupa ülkelerini de etkileyen mülteci sorunu karşısında milli güvenlik açısından hassasiyet ve sakıncaların halen devam ettiği bir ortamın varlığı hususunda herhangi bir ihtilaf ve çekişme bulunmamaktadır.
T.C. Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının yazılarında ülkenin ulusal menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler sırasında durdurulan MİT tırlarından ele geçen malzemelere ilişkin bilgi ve belgelerin "devlet sırrı" niteliğinde olan ve gizlilik taşıyan bilgi ve belgeler olduğu belirtilmiştir. Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının bir istihbarat teşkilatı olması, kendi faaliyet alanıyla ilgili ve ayrıntılı bilgi sahibi olduğu hususlardaki bilgi ve belgelerin devlet sırrı olduğu yönündeki yazı ve değerlendirmeleri, olayın oluş şekli, meydana gelen gelişmeler ile dosya kapsamındaki sair deliller hep birlikte değerlendirildiğinde; suça konu bilgi ve belgelerin devlet sırı niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. 
Sanık Can Dündar'ın tüm bu hususlar muvacehesinde daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış ve açıklanmamış olması sebebiyle aleniyet kazanmadığı için "devlet sırrı" olma niteliğini kaybetmemiş gizli nitelikteki bilgi, belge ve görüntüleri yayınlayarak üzerine atılı devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklamak suçunu işlediği yönünde mahkememizde tam bir vicdani kanaat oluşmuştur.
Sanığın suça konu haberi tüm dünya gündemini sarsacak şeklinde, haberin ulusal yayın yapan ve 50.000’in üzerinde trajı olan bir gazetede manşetten verilmesi karşısında suçun işleniş şekli, sanığın her iki suç tarihinde gazetenin genel yayın yönetmeni olması, gazetedeki konumu gereği diğer sanık Erdem Gül'ün yaptığı haberinin yayınlanmasından habersiz olamayacağı, buna göre suç kastının ağırlığı, suçun işlenmesinde kullanılan araç, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, milli güvenlik yönünden ortaya çıkan tehlikenin ağırlığı dikkate alınarak verilen cezanın alt sınırından uzaklaşılarak ceza tayini cihetine gidilmiştir.
Sanık Can Dündar ile ilgili olarak diğer sanık Erdem Gül'ün yayınladığı jandarma kriminal raporuna ilişkin bilgi ve belgeleri sanık Can Dündar'ın temin ederek sanık Erdem Gül'e verdiğine ilişkin dosyada hukuka uygun, kesin ve inandırıcı delil bulunmamaktadır. Hatta sanık Erdem Gül de savunmasında haber kaynağını açıklamayacağını belirtmiştir. Bu sebeple sanık Can Dündar'ın diğer sanık Erdem Gül'e devlet sırrı niteliğindeki bilgi, belgeyi verdiği hukuki anlamda sübut bulmamıştır. Bu suretle sanık Erdem Gül'ün eylemine diğer sanık Can Dündar'ın onunla fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek katılıp müsnet suçu işlediği sabit olmadığından, sanık Can Dündar’a bu eyleme ilişkin herhangi bir ceza verilmemiştir. Yine sanık Erdem Gül’ün üzerine atılı devlet sırrı niteliğindeki bilgileri açıklama suçunu işlemesinde sanık Can Dündar’ın Basın Kanununun 11/3 maddesi gereğince herhangi bir cezai sorumluluğu bulunmadığı anlaşılmıştır.
Sanık Can Dündar hakkında 5237 sayılı TCK'nun 43.maddesinin uygulanması talep edilmiş ise de, adı geçen sanığın diğer sanık Erdem Gül'ün eylemine iştirak ettiği sabit olmadığından sanık hakkında bu madde hükmü uygulanmamıştır. Kaldı ki, suça konu görüntü ve haberlerin yayınlandığı suç tarihleri olan 29/05/2015 ve 12/06/2015 tarihleri arasında geçen kısa zaman dilimi dikkate alınarak müsnet suçun değişik zamanlarda işlendiğinden bahsedilemeyeceği açık olduğundan sanık TCK'nun 43. maddesi gereği zincirleme suç hükümleri uygulanmamıştır.
-Sanıklardan Erdem Gül ile ilgili olarak suçun sübutuna ilişkin olarak mahkememizce yapılan değerlendirme;
Sanığın diğer sanık Can Dündar gibi Adana 5. Sulh Ceza Hakimliğinin kararı ile MİT'e ait tırların durdurulması ve aranması olayı ile ilgili devletin güvenliği veya iç veya dış yararları bakımından gizli kalması gereken bilgi, belge ve görüntülerin yayınlanması sebebiyle bazı şüpheliler hakkında soruşturmalar yürütüldüğünden bahisle yazılı, görsel ve internet medyasındaki haberlerle ilgili her türlü yayın yapılmasının yasaklandığından ve erişimin engellenmesi kararı verildiğinden haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Sanık Erdem Gül'ün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 29/05/2015 tarihli basın açıklaması ile MİT tırlarının durdurulması olayı ile ilgili bir kısmı tutuklu şüpheliler hakkında örgüt yöneticiliği ve üyeliği, siyasal ve askeri casusluk suçlarından soruşturma yürütüldüğünü ve ayrıca Cumhuriyet gazetesinin 29/05/2015 tarihli nüshasındaki görüntüler ile ilgili devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme ve açıklama suçlarından soruşturma yürütüldüğünü bildiği ortadadır. Sanığın gazetecilik mesleği yapması, olay üzerinden geçen süre, siyasilerin ve kamu görevlilerinin olayın hemen ardından devlet sırrıyla ilgili yaptıkları açıklamalar, Anayasa Mahkemesine müdafileri aracılığı ile sunduğu bireysel başvuru dilekçesinde eyleminin yargı makamlarınca yürütülmekte olan soruşturmanın gizliliğinin ihlal suçu kapsamında değerlendirileceğini ifade etmesi hususları hep birlikte dikkate alındığında, eylemini gerçekleştirmeden önce tüm gelişmelerden haberdar olup, tırların durdurulmasından dolayı suç işlendiği iddiası ile birçok yargı mensubu ve kolluk görevlisinin tutuklu olduğunu bilmektedir. Hatta sanığın jandarma kriminal raporunu yayınlaması bu durumu bildiğini açık bir şekilde göstermektedir.
Sanık suç tarihi olan 12/06/2015 tarihinde yapmış olduğu haberde "Jandarma var dedi, MİT tırlarındaki silahları jandarma tescilledi, jandarma genel komutanlığınca yapılan inceleme raporunda ürkütücü tespit ve bilgiler yer aldı" şeklinde haberler yaparak 23/01/2014 tarihli jandarma kriminal raporunu yayınlamıştır. Bu rapor MİT tırlarından ele geçen malzemelere ilişkin olarak düzenlemiş bir rapordur. Söz konusu rapor daha önce hiçbir yerde yayınlanmadığından aleniyet kazanmamıştır. Zaten daha önce açıklanıp haberleştirilen ve güncelliğini kaybeden bir konunun yeniden aynı içerik ve şekilde gazetede manşet haberi yapılması güncel gazetecilik anlayışıyla bağdaşmayacağı gibi hayatın olağan akışına da aykırıdır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin yabancı devletlerin de müdahil olduğu iç savaş halindeki Suriye ülkesi ile komşu olup, 900 kilometrelik çok uzun bir kara sınırının olması, Suriye ülkesinde 2011 yılından beri devam eden iç savaş ortamında birçok uluslararası çapta silahlı terör örgütü ve bir kısmı kamuoyunca malum uzantıları ve türevlerinin faaliyet göstermesi, söz konusu terör örgütlerinin ülkemiz sınırları içerisinde bu süreçte birçok terör eylemi gerçekleştirmiş olmaları ve bunun tekrarlanması riskinin yüksek düzeyde olması, iç savaş ortamı ile çatışmalardan kaynaklanan ve Avrupa ülkelerini de etkileyen mülteci sorunu karşısında milli güvenlik açısından hassasiyet ve sakıncaların halen devam ettiği bir ortamın varlığı hususunda herhangi bir ihtilaf ve çekişme bulunmamaktadır.
T.C. Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının yazılarında ülkenin ulusal menfaatleri doğrultusunda yürütülen faaliyetler sırasında durdurulan MİT tırlarından ele geçen malzemelere ilişkin bilgi ve belgelerin "devlet sırrı" niteliğinde olan ve gizlilik taşıyan bilgi ve belgeler olduğu belirtilmiştir. Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının bir istihbarat teşkilatı olması, kendi faaliyet alanıyla ilgili ve ayrıntılı bilgi sahibi olduğu hususlardaki bilgi ve belgelerin devlet sırrı olduğu yönündeki yazı ve değerlendirmeleri, olayın oluş şekli, meydana gelen gelişmeler ile dosya kapsamındaki sair deliller hep birlikte değerlendirildiğinde; suça konu bilgi ve belgelerin devlet sırı niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. 
Sanık Erdem Gül tarafından yayınlanan suça konu jandarma kriminal raporu da bu bilgi ve belgelere ilişkin ele geçen malzemelere dair düzenlemiştir. Bilgi ve belgeler ile taşınan malzemelerin devlet sırrı niteliğinde olması karşısında bunlara ilişkin düzenlenen raporun da devlet sırrı olarak kabulü gerekir. Sanığın tüm bu gelişmeler karşısında daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış ve açıklanmamış olması sebebiyle aleniyet kazanmadığı için devlet sırrı olma niteliğini kaybetmemiş belge niteliğinde olan jandarma kriminal raporunu yayınlayarak üzerine atılı devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklamak suçunu işlediği yönünde mahkememizde tam bir vicdani kanaat oluşmuştur. 
Sanığın haberi veriş şekli, haberin ulusal yayın yapan ve 50.000’in üzerinde trajı olan bir gazetede manşetten verilmesi karşısında suçun işleniş şekli, suç kastının ağırlığı, suçun işlenmesinde kullanılan araç, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, milli güvenlik yönünden ortaya çıkan tehlikenin ağırlığı dikkate alınarak verilen cezanın alt sınırından uzaklaşılarak ceza tayinine gidilmiştir.
Sanıklar her ne kadar savunmalarında MİT'in bir başka ülkeye silah nakletme ve taşımasının özel kanunu ile belirlenen görev tanımı içerisinde yer almadığı, böylelikle kanuni görev tanımı içerisinde yer almayan bir faaliyet icra ederek suç işlediği, kendilerinin de istihbarat biriminin ulusal ve uluslararası anlamda suç teşkil eden bir faaliyet ve eylemini kamuoyunun ve halkın bilgilenme hakkı çerçevesinde haber yaptıklarını ve ortaya koyduklarını, ayrıca yaptıkları haberlerin daha önce başka bir gazetede haber yapılmış olması sebebiyle aleniyet kazandığından "sır" niteliğini kaybettiğini belirtmiş iseler de; mahkememizdeki yargılamanın konusunu Milli İstihbarat Teşkilatının faaliyet ve eylemlerinin kendi özel kanunu niteliğindeki 2937 sayılı Kanun hükümlerine uygun olup olmadığı, yasa dışı olup olmadığı veya suç teşkil edip etmediği hususlarının oluşturmadığı, bunun ancak 2937 SK hükümleri gereğince Başbakan'ın iznine dayalı ayrı bir soruşturma ve / veya kovuşturmanın konusunu teşkil edebileceği, MİT tırları içerisinde taşınan malzemelerin niteliğinin yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere ülkenin milli güvenliği ile alakalı bir husus olduğu, devletin milli güvenliği konusundaki politikalarını belirleyici konumda olanların hukuka aykırı olduğu ve suç teşkil ettiği iddia edilen tercih, karar, uygulama ve faaliyetlerinin mahkememizdeki yargılamanın konusunu teşkil etmediği vicdani kanısı ile bu yöndeki savunmalara itibar edilmemiş; ayrıca sanıklar tarafından yayınlanan belge ve görüntülerin daha önce hiçbir yerde yayınlanmayarak aleniyet kazanmamış olmaları, ilk kez yayınlanıyor olmaları, hatta sanıklardan Can Dündar'ın yazdığı kitapta buna ilişkin olarak "bomba haber" değerlendirmesinde bulunması, haber değeri taşıdığını ve önceden Aydınlık gazetesinde yayınlanan görüntülerden farklı olduğunu belirtmesi karşısında habere konu görüntü ve belgelerin aleniyet kazanmadığı ve sır niteliğinin devam ettiği takdir ve kabul olunarak sanıkların bu yöndeki savunmalarına itibar edilmemiştir.
Kaldı ki, suça konu görüntü ve belgelerin daha önce başka bir yayın organında yayınlandığı, bu suretle aleniyet kazandığı ve sır niteliğini kaybettiği yönündeki savunmaya yukarıda açıklanan gerekçeler ışığında mahkememizce itibar edilmemekle birlikte bir an için böyle olduğu düşünülse bile, suça konu görüntü ve belgelerin yayınlandığı dönemde milli güvenlik açısından mevcut olan ve yukarıda tafsilatlı olarak izah olunan bölgesel ve uluslararası hassasiyet ve sakıncaların halen devam ettiği bir süreçte, yapılan ilk yayından 16 ay sonra yapılan yayınlara getirilecek sınırlama ve müdahalenin "bireysel ve genel yarar arasındaki denge ve tercih" ölçütü de dikkate alındığında demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç baskısından kaynaklandığı vicdani sonuç ve kanısına varılmakla savunmalara bu yönden de itibar edilmemiştir.
Sanıklar hakkında yukarıda açıklandığı üzere siyasal veya askeri casusluk maksadıyla üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair dosyada hukuka uygun, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından 5237 sayılı TCK'nun 330/1 maddesi gereğince değil ve fakat 329/1 maddesine göre uygulama yapılmıştır.
5237 sayılı TCK nun 44/1 maddesinin “işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır” şeklindeki hükmü gereğince, sanıkların devlet sırrı niteliğindeki bilgileri temin ettikten kısa bir süre sonra bu bilgileri yayınladıkları, temin etme ve açıklamanın yasada iki ayrı suç olarak tanımlanması karşısında, sanıkların bir fiil ile birden fazla suç işlemeleri sebebiyle daha ziyade cezayı gerektiren devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama suçunu işledikleri takdir ve kabul olunarak münhasıran bu suçtan cezalandırılmaları cihetine gidilmiştir.
-Her ne kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 25/01/2016 tarih ve 2015/71221 soruşturma, 2016/3972 esas nolu iddianame ile; sanıklar Erdem GÜL ve Can DÜNDAR'ın, 01/01/2014 ve 19/01/2014 tarihlerinde Milli İstihbarat Teşkilatına ait malzeme taşıyan tırları sahte ihbarlar yoluyla delil uydurmak ve bilahare silah kullanmak suretiyle durdurarak görevli MİT mensuplarına yönelik darp, cebir ve şiddet uygulamak suretiyle tırlarla taşınan malzemeler üzerinde arama faaliyeti icra eden, bir kısmı devlet sırrı kapsamındaki söz konusu malzemelerden hukuka aykırı biçimde aldıkları numuneleri incelemek üzere Ankara Merkez Jandarma Kriminal Laboratuvarına götürerek kriminal rapor tanzim edilmesini sağlayan ve bu suretle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini uluslararası terörle ilişkilendirip görevini kısmen veya tamamen yapamaz hale getirmek amaç ve kastı ile hareket eden silahlı terör örgütü FETÖ / PDY'nin yöneticisi ve üyesi oldukları iddia edilen Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2015/1 esas sayılı dava dosyasının sanıkları olan sivil ve asker şahıslar ile işbirliği içerisinde hareket ettikleri, tırların durdurulması ve sonrasında gelişen eylemlerin resmi hiyerarşinin dışındaki ast - üst ilişkisi içerisinde gerçekleştirilen bir silahlı terör örgütü faaliyeti ve eylemi olduğu, bu bağlamda sanıkların silahlı terör örgütü FETÖ / PDY'nin sözü edilen amacı doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken ve milli güvenlik açısından açıklanması sakıncalı olan devlet sırrı kapsamındaki yardım malzemesine ait bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadı ile temin ederek genel yayın yönetmeni ve Ankara temsilcisi oldukları Cumhuriyet Gazetesinin 29/05/2015 ve 12/06/2015 tarihli nüshalarında yayımlamak suretiyle ifşa ettikleri, bu sayede silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaksızın nihai amaç ve hedefini bilerek ve isteyerek örgüte yardım ettiklerinden bahisle silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme suçunu işledikleri iddiası ile eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nın 314/3 ve 220/7 maddeleri delaletiyle 314/2, 53/1, 63/1, 58/9 ve 3713 SK'nın 5/1 maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi istemiyle kamu davası açılmış ise de;
Sanıkların, hiyerarşik yapısına dahil olmaksızın amaç ve maksadını bilerek ve isteyerek yardım ettikleri iddia edilen ve FETÖ / PDY olarak adlandırılan silahlı terör örgütünün varlığı yönünde kesin bir yargı hükmü mevcut olmadığı, söz konusu yapılanmanın silahlı bir terör örgütü niteliğini haiz olduğu iddiası ile ilgili olarak Türkiye genelinde yürütülmekte olan soruşturma ve kovuşturmaların halen devam etmekte olduğu, ayrıca örgütün iddianamede MİT tırlarının durdurulması eylemi ile "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırma veya Kısmen veya Tamamen İşlemez Hale Getirme" şeklinde açıklanan nihai hedef ve amacı ile ilgili cezai uyuşmazlığa dair Yargıtay 16. Ceza Dairesindeki yargısal faaliyetin halen devam etmekte olduğu, varlığı yönünde henüz kesin bir yargı hükmü mevcut olmayan bir örgüte yardım etmek şeklinde yüklenen suçtan bu aşamada herhangi bir surette hüküm kurulamayacağı cihetle ayrıca usul ekonomisi, davaların makul sürede sonuçlandırılması gerekliliği, diğer suçlardan açılan davalar yönünden hüküm verilmesi dışında yapılacak bir muhakeme işleminin bulunmaması hususları da gözetilerek sanıklar hakkında "Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmaksızın Bilerek ve İsteyerek Yardım Etme" suçundan açılan kamu davalarının eldeki dava dosyasından tefrikine karar verilmiş,
Her ne kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 25/01/2016 tarih ve 2015/71221 soruşturma, 2016/3972 esas nolu iddianame ile sanıklar Erdem GÜL ve Can DÜNDAR'ın, "Cebir ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Kısmen ya da Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etmek" suçunu işledikleri iddiası ile eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle 312/1, 53/1, 63/1, 58/9 ve 3713 SK'nın 5/1 maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi istemi ile kamu davası açılmış ise de; 
Bu hususta dayanak olarak gösterilen 19/01/2014 tarihli MİT tırlarının darp, cebir ve şiddet uygulanarak ve silah kullanılmak suretiyle aranması eyleminin gerçekleştirildiği tarih ile sanıklara yüklenen suçlamaya esas fiil ve yayın tarihleri dikkate alınarak ayrıca amaç - araç suç ilişkisine nazaran silahlı bir terör örgütünün yöneticisi veya üyesi sıfatı ile örgütün nihai amacı doğrultusunda hareket ettiklerine dair örgütle organik ilişkilerinin varlığı da iddia edilmeyen ve suçun yasal unsuru niteliğindeki cebir ve şiddedi kullanmadıkları da açık olan sanıklar yönünden atılı suçun işlenemeyeceği, tırları durduran ve yargılanmakta olan sanıklarla önceye dayalı veya eylem sırasında herhangi bir irtibat ve ilişkilerinin bulunmaması karşısında atılı suçun yasal unsurları itibariyle oluşmadığı ve sanıkların eyleminin kanundaki yasal suç tarifine uymadığı vicdani sonuç ve kanısına varılmakla sanıkların üzerlerine atılı "Cebir ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Kısmen ya da Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etmek" suçundan ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiş ve sonuç itibariyle aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.
HÜKÜM; GEREKÇESİ YUKARIDA AÇIKLANDIĞI ÜZERE :
1-Her ne kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 25/01/2016 tarih ve 2015/71221 soruşturma, 2016/3972 esas nolu iddianame ile;
Sanıklar Erdem GÜL ve Can DÜNDAR'ın, 01/01/2014 ve 19/01/2014 tarihlerinde Milli İstihbarat Teşkilatına ait malzeme taşıyan tırları sahte ihbarlar yoluyla delil uydurmak ve bilahare silah kullanmak suretiyle durdurarak görevli MİT mensuplarına yönelik darp, cebir ve şiddet uygulamak suretiyle tırlarla taşınan malzemeler üzerinde arama faaliyeti icra eden, bir kısmı devlet sırrı kapsamındaki söz konusu malzemelerden hukuka aykırı biçimde aldıkları numuneleri incelemek üzere Ankara Merkez Jandarma Kriminal Laboratuvarına götürerek kriminal rapor tanzim edilmesini sağlayan ve bu suretle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini uluslararası terörle ilişkilendirip görevini kısmen veya tamamen yapamaz hale getirmek amaç ve kastı ile hareket eden silahlı terör örgütü FETÖ / PDY'nin yöneticisi ve üyesi oldukları iddia edilen Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2015/1 esas sayılı dava dosyasının sanıkları olan sivil ve asker şahıslar ile işbirliği içerisinde hareket ettikleri, tırların durdurulması ve sonrasında gelişen eylemlerin resmi hiyerarşinin dışındaki ast - üst ilişkisi içerisinde gerçekleştirilen bir silahlı terör örgütü faaliyeti ve eylemi olduğu, bu bağlamda sanıkların silahlı terör örgütü FETÖ / PDY'nin sözü edilen amacı doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken ve milli güvenlik açısından açıklanması sakıncalı olan devlet sırrı kapsamındaki yardım malzemesine ait bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadı ile temin ederek genel yayın yönetmeni ve Ankara temsilcisi oldukları Cumhuriyet Gazetesinin 29/05/2015 ve 12/06/2015 tarihli nüshalarında yayımlamak suretiyle ifşa ettikleri, bu sayede silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaksızın nihai amaç ve hedefini bilerek ve isteyerek örgüte yardım ettiklerinden bahisle silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme suçunu işledikleri iddiası ile eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nın 314/3 ve 220/7 maddeleri delaletiyle 314/2, 53/1, 63/1, 58/9 ve 3713 SK'nın 5/1 maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi istemiyle kamu davası açılmış ise de;
Sanıkların, hiyerarşik yapısına dahil olmaksızın amaç ve maksadını bilerek ve isteyerek yardım ettikleri iddia edilen ve FETÖ / PDY olarak adlandırılan silahlı terör örgütünün varlığı yönünde kesin bir yargı hükmü mevcut olmadığı, söz konusu yapılanmanın silahlı bir terör örgütü niteliğini haiz olduğu iddiası ile ilgili olarak Türkiye genelinde yürütülmekte olan soruşturma ve kovuşturmaların halen devam etmekte olduğu, ayrıca örgütün iddianamede MİT tırlarının durdurulması eylemi ile "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırma veya Kısmen veya Tamamen İşlemez Hale Getirme" şeklinde açıklanan nihai hedef ve amacı ile ilgili cezai uyuşmazlığa dair Yargıtay 16. Ceza Dairesindeki yargısal faaliyetin halen devam etmekte olduğu, varlığı yönünde henüz kesin bir yargı hükmü mevcut olmayan bir örgüte yardım etmek şeklinde yüklenen suçtan bu aşamada herhangi bir surette hüküm kurulamayacağı cihetle ayrıca usul ekonomisi, davaların makul sürede sonuçlandırılması gerekliliği, diğer suçlardan açılan davalar yönünden hüküm verilmesi dışında yapılacak bir muhakeme işleminin bulunmaması hususları da gözetilerek sanıklar hakkında "Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmaksızın Bilerek ve İsteyerek Yardım Etme" suçundan açılan kamu davalarının eldeki dava dosyasından TEFRİKİ İLE, mahkememizin başka bir esas numarasına kaydedilmesine, dosyanın onaylı bir suretinin çıkarılarak yeni esas numarası altında oluşturulacak dosya içerisine konulmasına, bahse konu suçtan yargılamanın yeni oluşturulacak iş bu dava dosyası üzerinden YÜRÜTÜLMESİNE,
2-Her ne kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 25/01/2016 tarih ve 2015/71221 soruşturma, 2016/3972 esas nolu iddianame ile sanıklar Erdem GÜL ve Can DÜNDAR'ın, "Cebir ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Kısmen ya da Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etmek" suçunu işledikleri iddiası ile eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle 312/1, 53/1, 63/1, 58/9 ve 3713 SK'nın 5/1 maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi istemi ile kamu davası açılmış ise de; 
Bu hususta dayanak olarak gösterilen 19/01/2014 tarihli MİT tırlarının darp, cebir ve şiddet uygulanarak ve silah kullanılmak suretiyle aranması eyleminin gerçekleştirildiği tarih ile sanıklara yüklenen suçlamaya esas fiil ve yayın tarihleri dikkate alınarak ayrıca amaç - araç suç ilişkisine nazaran silahlı bir terör örgütünün yöneticisi veya üyesi sıfatı ile örgütün nihai amacı doğrultusunda hareket ettiklerine dair örgütle organik ilişkilerinin varlığı da iddia edilmeyen ve suçun yasal unsuru niteliğindeki cebir ve şiddedi kullanmadıkları da açık olan sanıklar yönünden atılı suçun işlenemeyeceği, tırları durduran ve yargılanmakta olan sanıklarla önceye dayalı veya eylem sırasında herhangi bir irtibat ve ilişkilerinin bulunmaması karşısında atılı suçun yasal unsurları itibariyle oluşmadığı ve sanıkların eyleminin kanundaki yasal suç tarifine uymadığı vicdani sonuç ve kanısına varılmakla sanıkların üzerlerine atılı "Cebir ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Kısmen ya da Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etmek" suçundan 5271 sayılı CMK'nın 223/2-a maddesi uyarınca ayrı ayrı BERAATLERİNE,
3-Her ne kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 25/01/2016 tarih ve 2015/71221 soruşturma, 2016/3972 esas nolu iddianame ile sanıklar Erdem GÜL ve Can DÜNDAR'ın "Devletin Güvenliğine İlişkin Gizli Kalması Gereken Nitelikteki Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Temin Etmek ve Açıklamak" suçlarını işledikleri iddiasıyla eylemlerine uyan 5237 sayılı TCK'nın 328/1 ve 330/1 maddeleri uyarınca cezalandırılmalarına karar verilmesi istemi ile kamu davası açılmış ise de;
Sanıkların siyasal veya askeri casusluk maksadı ile hareket ederek üzerlerine atılı fiili özel kastla işlediklerinin ve yargısal içtihatlara nazaran atılı fiil yönünden varlığı zorunlu olan "başka bir devletle veya törör örgütü ile anlaşma olgusu"nun dosya kapsamı itibariyle hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilemediği, sanıkların eyleminin oluş ve kabule göre bir bütün halinde devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgileri temin etmek ve açıklamak suçları kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu bağlamda suçla korunan hukuki yarar ve menfaate nazaran sanıkların işledikleri bir fiil ile 5237 sayılı TCK'nın 327 ve 329.maddelerinde düzenlenen birden fazla suçun oluşumuna sebebiyet verdikleri, TCK'nın "fikri içtima" başlıklı 44/1 maddesi gözetilerek bunlardan daha ağır cezayı gerektiren 329/1 maddesi gereğince ayrı ayrı cezalandırılmalarına karar verilmesi gerektiği vicdani sonuç ve kanısına varılmakla; 
A) Sanık Can DÜNDAR'ın eylemi oluş ve kabule göre "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak" suçunu oluşturduğu takdir ve kabul olunarak, sanığın suça konu haberi ulusal çapta yayın yapan genel yayın yönetmenliğini yaptığı gazetede manşet haberi olarak yayınlaması, görüntülerin sayısı ve niteliği karşısında suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araç, suçun işlendiği zaman ve yer, meydana gelen tehlikenin ağırlığı, suç konusunun önem ve değeri, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı ve yoğunluğu dikkate alınarak 5237 sayılı TCK'nın 329/1 maddesi gereğince takdiren ve teşdiden 7 YIL HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Sanığın sübut bulan eyleminin 3713 SK'nın 3 ve 4.maddelerinde belirtilen terör ve terör amacı ile işlenen suçlardan olmaması karşısında sanığa verilen cezada 3713 SK'nın 5/1 maddesi uyarınca artırım yapılmasına KANUNEN YER OLMADIĞINA,
Sanık hakkında yasal koşulları oluşmadığından 5237 sayılı TCK'nın 43/1 maddesinin uygulanmasına takdiren YER OLMADIĞINA,
Sanığın geçmişi, sabıkasız oluşu ile cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri dikkate alınarak lehine takdiri indirim hükümlerinin tatbiki ile sanığa verilen cezada 5237 sayılı TCK'nın 62/1 maddesi uyarınca takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak 5 YIL 10 AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Sanık hakkında yasal ve takdiri başkaca artırım ve indirim hükümlerinin uygulanmasına takdiren YER OLMADIĞINA,
Sanığın kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetinin kanuni sonucu olarak; 5237 sayılı TCK'nın 53/1 maddesinin uygulanması yönünden (a), (c), (d) ve (e) bentleri ile (b) bendinde yazılı seçme, seçilme ve diğer siyasi hakları kullanmaktan YOKSUN BIRAKILMASINA; aynı Kanunun 53/2 maddesinin uygulanması açısından, 53/1 maddesinin (a), (c), (d) ve (e) bentleri ile (b) bendinde yazılı seçme ve diğer siyasi hakları ve aynı maddenin 3.fıkrası uyarınca, (c) bendinde yazılı kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerini mahkum olduğu hapis cezasından koşullu salıverilinceye kadar KULLANMAMASINA,
B) Sanık Erdem GÜL'ün eylemi oluş ve kabule göre "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak" suçunu oluşturduğu takdir olunarak, sanığın suça konu haberinin ulusal yayın yapan çapta gazetede manşetten verilmesi, haberin niteliği ve içeriği karşısında suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araç, suçun işlendiği zaman ve yer, meydana gelen tehlikenin ağırlığı, suç konusunun önem ve değeri, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı ve yoğunluğu dikkate alınarak 5237 sayılı TCK'nın 329/1 maddesi gereğince takdiren ve teşdiden 6 YIL HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Sanığın sübut bulan eyleminin 3713 SK'nın 3 ve 4.maddelerinde belirtilen terör ve terör amacı ile işlenen suçlardan olmaması karşısında sanığa verilen cezada 3713 SK'nın 5/1 maddesi uyarınca artırım yapılmasına KANUNEN YER OLMADIĞINA,
Sanığın geçmişi, sabıkasız oluşu ile cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri dikkate alınarak lehine takdiri indirim hükümlerinin tatbiki ile sanığa verilen cezada 5237 sayılı TCK'nın 62/1 maddesi uyarınca takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak 5 YIL HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Sanık hakkında yasal ve takdiri başkaca artırım ve indirim hükümlerinin uygulanmasına takdiren YER OLMADIĞINA,
Sanığın kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetinin kanuni sonucu olarak; 5237 sayılı TCK'nın 53/1 maddesinin uygulanması yönünden (a), (c), (d) ve (e) bentleri ile (b) bendinde yazılı seçme, seçilme ve diğer siyasi hakları kullanmaktan YOKSUN BIRAKILMASINA; aynı Kanunun 53/2 maddesinin uygulanması açısından, 53/1 maddesinin (a), (c), (d) ve (e) bentleri ile (b) bendinde yazılı seçme ve diğer siyasi hakları ve aynı maddenin 3.fıkrası uyarınca, (c) bendinde yazılı kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerini mahkum olduğu hapis cezasından koşullu salıverilinceye kadar KULLANMAMASINA,
4-Hüküm kesinleşmeden önce gerçekleşen ve şahsi hürriyeti sınırlama sonucu doğuran bütün haller nedeniyle gözaltında ve tutuklulukta geçen sürelerin TCK'nın 63/1 maddesi uyarınca sanıklara verilen cezalardan ayrı ayrı MAHSUBUNA,
5-Sanıklar hakkında iddianamede tatbiki istenilen TCK'nın 58/9 maddesinin uygulanma koşulları oluşmadığından uygulanmasına KANUNEN YER OLMADIĞINA,
6-Sanıklar hakkında hükmolunan cezaların süresi ve tutuklu kaldıkları sürelere nazaran tahliyelerine dair karar ile birlikte 5271 sayılı CMK'nın 109/3-a maddesi uyarınca verilen yurt dışı çıkış yasağına dair adli kontrol tedbirlerinin ayrı ayrı KALDIRILMASINA, 
7-Sanıklar hakkında TCK'nın 312/1 maddesine mümas suçtan beraat kararı verilmiş olmakla birlikte TCK'nın 329/1 maddesi gereği mahkumiyetlerine karar verildiğinden ve vekalet ücreti de bölünemeyeceğinden maliye hazinesi aleyhine ve sanıklar lehine vekalet ücreti takdirine YER OLMADIĞINA,
8-Katılan Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı yargılama sırasında kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden karar tarihi itibariyle yürürlükteki AAÜT uyarınca maktuan tayin ve takdir olunan 3.600,00-TL vekalet ücretinin sanıklardan eşit olarak tahsili ile katılan kuruma ÖDENMESİNE,
9-Katılan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili olarak davaya katılma kararının dayanağını oluşturan 5237 sayılı TCK'nın 312/1 maddesinden açılan davada sanıkların ayrı ayrı beraatlerine dair hüküm kurulması karşısında adı geçen katılan lehine vekalet ücreti takdirine YER OLMADIĞINA,
10-Mahkememiz kararı kesinleştiğinde sanık Erdem Gül'ün adli sicil kaydındaki kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin kararlar ile ilgili gereğinin takdir ve ifası için İstanbul 10. Anadolu Asliye Ceza Mahkemesine müzekkere yazılmasına,
Sanıkların beraat ettikleri suçtan dolayı ayrıca bir yargılama gideri yapılmamış olması da dikkate alınarak, sanıkların mahkumiyetine karar verilmiş olmakla yargılamaları sırasında sebebiyet verdikleri (-1.926,00-) TL yargılama giderinin 5271 sayılı CMK'nın 325/1 maddesi gereğince sanıklardan eşit olarak tahsili ile hazineye İRAT KAYDINA,
Yürütülen kapalı yargılama sonunda Cumhuriyet Savcısının katılımıyla, talebe kısmen uygun; 
Sanıklar Can DÜNDAR ve Erdem GÜL ile müdafiileri Av. Akın ATALAY, Av.Bülent UTKU, Av. Abbas YALÇIN, Av. Tora PEKİN, Av. Fikret İLKİZ, Av.Mustafa Kemal GÜNGÖR, Av.Bahri Bayram BELEN, Av. İsmail Aziz Ergin CİNMEN, Av.Abdurrahman Bayramoğlu, Av.Ahmet Dindar, Av. Ahmet Kıraz, Av. Ahmet Özmen, Av. Akçay Taşçı, Av. Ali Dalgın, Av. Arin Manca, Av. Aslı Kavak, Av. Ata Yazıcıoğlu, Av.Basri Akyüz, Av. Başak Alp, Av. Başak Yıldırım, Av. Begül Kılıççöte, Av. Birgül Değirmenci, Av. Çağla Anarat, Av. Çetin Yüksel, Av. Devrim Avcı Özkurt, Av. Emine Barış Aybay, Av. Emine İnci İşbulur, Av. Faruk Nafiz Ertekin, Av. Fuat Topdemir, Av. Gözde Fil, Av. Gürkan Kocabıyık, Av. Gürsel Demir, Av. Hafize Sabancı, Av. Halil İbrahim Şen, Av. Haydar Erol, Av. İlknur Alcan, Av. Kamil Tekin SÜREK, Av. Keleş Öztürk, Av. Leyla HAN TÜZEL, Av. Lütfi Topaç, Av. Mehmet Uğur Kuranlıoğlu, Av. Melike Polat, Av. Mevhibe Canan Arın, Av. Muazzez Özkan, Av. Muhterem Aktaş, Av. Nazan Kaynak, Av. Nebahat Aksoy, Av. Necati Erdem, Av. Neslihan Canpolat, Av. Neşe Yılmazdemir, Av. Ömer Kavili, Av. Öncel Onur Akbaş, Av. Özden Özdemir, Av. Özgür Murat Büyük, Av. Rozerin Kip, Av. Savaş Ersoy, Av. Sebu Aslangil, Av. Seher Demirel Tosun, Av. Selin Nakıpoğlu, Av. Selvi Yüzbaşıoğlu Saltan, Av. Semih Mutlu, Av. Sevinç Şeker, Av. Şeref Turgut, Av. Turan Taşkın Özer, Av. Tülay Doğan, Av. Volkan Gültekin, Av. Yegâne Güley, Av. Yelda Koçak Urfa, Av. Yıldız İmrek, Av. Zerrin Duralı, Av. Zeynel Öztürk, Av. Zeynep Kaya Akdeniz, Av. Zeynep Gönenç Parmaksızoğlu, Av. Seda Gür ARISOY, Av. Metin Yaltı, Av. Özgür Eryılmaz, Av. Muharrem Erkek, Av. Serhat Çakmak, Av. Cansu AKDAĞ, Av. Tülay Odabaş, Av. Hamit Albayrak, Av. Bedri YARAYICI, Av. Efkan BOLAÇ, Av. Fatma HOŞGÖR, Av. Hacer TUNA, Av. Halil FIRAT, Av. İsmail Salih SALTTÜRK, Av. Nesimi ÖZVARIŞ, Av. Sertaç KÖSE, Av. Tuğba ÜTEBAY, Av. Veysel OK,
Katılan Recep Tayyip ERDOĞAN vekilleri Av. Hatice ÖZAY, Av. Sara KANALKA, Av. Murat İLVAN,
Katılan Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı vekilleri Av. Ümit Ulvi CANİK, Av. Fuat MİDAS,
Katılan Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı adına Hazine vekili Av. Ayşe Erdenur BAYKAL, katılan Recep Tayyip Erdoğan, diğer sanık müdafii ve katılan vekillerinin yokluğunda,
Verilen karar ve içeriğine karşı yüze karşı verilen kararın tefhiminden itibaren yedi günlük yasal süresi içerisinde mahkememize verilecek bir dilekçeyle veya mahkememiz zabıt katibine tutanakla tevsik olunacak ve hakim tarafından onaylanacak beyanla, mahkememiz yargı sınırları dışında bulunanların ise en yakın Ağır Ceza Mahkemesine, ağır ceza teşkilatı olmaması halinde en yakın Asliye Ceza Mahkemesi veya Sulh Ceza Hakimliklerine dilekçe vererek veya zabıt katibine beyanda bulunarak Yargıtay nezdinde temyiz isteminde bulunulabileceği, yasal süresi içerisinde başvurulmaması halinde hükmün kesinleşeceği açıklanıp, 5271 sayılı CMK'nın 231/1 maddesi uyarınca 232/6 maddesine uygun hüküm fıkrası tutanağa geçirilerek,
5271 sayılı CMK'nın 182.maddesi uyarınca kapalı yargılama neticesi oybirliği ile verilen karar alenen okunup gerekçesi ve ana çizgileri usulen anlatıldı.06/05/2016
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.