Kanadoğlu’ndan çarpıcı yorumlar
Vatan Gazetesi'nden Murat Çelik'in yazısı şöyle;

‘Bilinmez’lerden müteşekkil bu ortamda, “Sizce neler olup bitiyor?” sorusunu ‘bir bilen’e sormak istedim.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu‘nu aradım.

“Eldeki verilerle resmin tümünü görmek mümkün değil” diye başladı söze Kanadoğlu.

Dolayısıyla; resmin tümünü değil ama dün öğleden sonraya kadarki veriler ışığında görülebilen kısmını konuştuk Sabih Kanadoğlu ile...

Şöyle ki...

Kanadoğlu ile telefon röportajı yaptığımız sırada durum şuydu: 

- MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmek üzere Çankaya Köşkü’ne çıkıyordu.

- Adalet Bakanı Sadullah Ergin Başbakanlık binasındaydı.

- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan konuyla ilgili sessizliğini koruyordu.

- Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bir hukukçu olarak soruşturmanın mantığını anlamış değilim. Ortada işlenen bir suç yok, yapılan vazife var” diyerek tavrını açıkça ortaya koymuştu.

- Özel Yetkili Savcı’nın telefonla davet ettiği isimlerden hiçbiri henüz Beşiktaş Adliyesi’ne gitmemişti.

Kanadoğlu’nun tabiriyle, “eldeki veriler” işte bunlardı...

Hangi sıfat ile çağırıldılar?

Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu, “MİT Müsteşarı, eski Müsteşar ve eski Müsteşar Yardımcısı’nın hangi sıfat ile çağırıldığı çok önemli” dedi.

Sonra da şöyle devam etti:

- Biliyorsunuz, Sayın Müsteşar’ın ifade vermesi konusunda, “Başbakan’ın izni gerekir mi, gerekmez mi?” tartışması var. İşte bu noktada belirleyici olan, sözkonusu yetkilinin hangi sıfat ile davet edildiğidir. Eğer ‘şüpheli’ sıfatı ile çağrılıyorsa, o zaman savcı, 250’inci maddede sayılan katalog suçlar kapsamında bir soruşturma yürütüyor demektir ki, bu durumda Başbakan’ın izin vermesi şartı yoktur.

Kanadoğlu, yakın geçmişten bir hatırlatma da yaptı bu noktada:

- 250’inci maddede tek istisna var. O da, “Yargılaması Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’da yapılacaklar açısından bu madde geçerli değildir” deniyor. Ama eski Genelkurmay Başkanı (İlker Başbuğ’u kastediyor) hakkındaki olay bile özel yetkili savcılık ve mahkemede yürüyor. Oysa o soruşturmada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, kovuşturma aşamasında da Yüce Divan’ın yetkili olması gerekiyordu. Ama uygulama bu şekilde olmadı.

Sabih Kanadoğlu, yukarıdaki tespitleri yaptıktan sonra yaşananlar için, “Aslında ortadaki durum, baştan sona en hafif tabiriyle içler acısı” dedikten sonra şöyle sürdürdü sözlerini:

- Bu son olay, 250’nci maddenin bu şekilde düzenlenmiş olmasının ne kadar yanlış olduğunun da son kanıtı oldu. Şimdi iktidar kanadından gelen değerlendirmelere bakıyorum (Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç ve Bekir Bozdağ’ın açıklamalarını kastediyor) ve doğrusu şaşkınlık içindeyim.

- Neden?

- Nedeni şu... Eğer bir hukuk devletiyseniz, şu anda sizin yarattığınız hukukun uygulanması değil midir bütün bu yaşananlar? Ayrıca, geçmişte, eleştirilebilecek, eleştirilmesi gereken birçok uygulama yaşandı. O uygulamalarda hiç sesinizi çıkartmıyordunuz. Şimdi ne oldu, ne değişti?

İki ihtimal çıkar

- Duayen hukukçu Kanadoğlu’na, “Peki bütün bu tartışmaların dışında, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Özel Yetkili Savcı’nın davetine icabet etmezse ne olur?” diye sordum.

- “Gitmeyeceğim” dememesini dilerim. Çünkü o zaman iki ihtimal çıkar önümüze. Birincisi, savcı, Müsteşar Fidan hakkında ‘yakalama kararı’ çıkartır... O zaman ne olur, bir düşünün.

- İkinci ihtimal nedir?

- O da en az ilk ihtimal kadar vahim... İkinci ihtimal şu: Hakan Fidan ifade vermeye gitmez ve hiçbir şey olmaz. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, yargı büsbütün yok olur. Zaten şu anda da var mı, yok mu tartışılır ama eğer böyle olursa tamamen yok olur yargı. İşte bu yüzden diyorum, “Umarım gitmemezlik etmez” diye.

HSYK devreye girebilir

“Ortada kesinlikle çok tatsız, çok can sıkıcı bir durum var” diyen Sabih Kanadoğlu “Sorumluluk Yürütme’dedir” notunu düştü ve çok kritik bir olasılığa dikkat çekti:

- Yürütme, ki HSYK eliyle yargıya egemendir, bu soruşturmanın savcısı ile ilgili bir tasarrufta bulunur mu? Tıpkı, geçmişteki bazı örneklerde olduğu gibi... Hoşuna gitmeyen, uygun görmediği eylemleri yürüten savcı ve hakimleri işlevsiz bırakma uygulamalarında olduğu gibi yine devreye girer mi? HSYK, bu soruşturmayı, yürütmekte olan savcıdan alıp bir başka meslektaşına verir mi? Bu ihtimali göz ardı etmemek lazım. Böyle bir ihtimal var. Ama eğer HSYK’dan böyle bir müdahale gelirse, o zaman Türkiye’de yargının tamamen yürütmenin egemenliği altında olduğu tescil edilmiş olur. Bakın, “Ortaya çıkar” demiyorum, “Tescil edilmiş” olur diyorum. Çünkü zaten öyle...

Asıl büyük vahamet

Ve son olarak...

Sabih Kanadoğlu, yaşanan gelişmelere, sadece ‘hukuk’ bağlamında değil, ‘bütün’ olarak baktığında ise şu değerlendirmeyi yaptı.

- Şu anda devlet, gerçekte olması lazım gelen o işbirliği ve bütünlüğü kaybetmiş durumdadır. Devlet kurumlar arası işbirliği ve bütünlüğü kaybetmiştir ve Türkiye açısından en büyük felaket budur. Bu ülkede, uzunca bir süredir, “Bu nasıl bir hukuk devletidir?” sorusu soruluyor. Ama artık gelinen noktada, böyle giderse, o soru değil, “Bu nasıl bir devlettir?” sorusu gündeme gelecektir ki, ülke adına asıl vahim olan budur. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.