"Susanlar değil adalet savaşı' verenler hatırlanacak"
 A. ESRA YALAZAN/ ZAMAN

Suçüstü yakalananların toplum nezdinde yaşadığı utancın ve rahatsızlığın neden olduğu acı bir hakikat varsa o da o ‘suçun' tamamen ortadan kaldırılamaz olduğu gerçeği sanırım. Bu noktada kişisel ilişkilerimizde affetmenin bir erdem olarak ne olduğunu sorgulayabilir, anlamaya çalışabiliriz ama kamusal alanda gerçekleşen kolektif suçların yargılanmamasını kabullenebilmek neredeyse imkânsızdır. Dinin, geleneğin, kültürün bağışlayıcı bakışı, hıncımızı, öfkemizi yatıştırmaya yetmeyebilir çoğu zaman.
Kefareti ödenmemiş, yasayla ve ondan da bağımsız hakkaniyet terazisinde bir değer olan ‘adalet'le yargılanmayan her suç yeni suçlara gebedir. ‘17-25 Aralık' süreciyle –aslında daha da öncesinde– başlayan ve bugün toplumun önemli bir kesimini ezen, hayatını tehdit eden, korkutan ‘suç patlamasının' ve cezasızlığın merkezinde bu çaresizlik görünüyor. Eğer bir ülkede yaşayanların yarısından fazlası evinin, işinin, mallarının gasp edilmesi, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, hapishaneye düşmek, sokak ortasında darp edilmek, katledilmek gibi endişeler taşıyorsa orada ne hukuktan ne de adaletten bahsetmek mümkündür artık. Yasaları kendi çürük düzenlerinin devamı için uygulayanlarla mücadele elbette bir haktır ve meşrudur. Bugün muhalif olan,  eleştiren herkesi ‘hükümeti devirmeye yönelik darbe teşebbüsüyle' veya ‘terörist' olmakla itham eden, suç uyduran iradenin kabullenemediği, hakiki insanlık suçlarını örtmek için yeni suçlar üreten bir sistemi yönetmenin mümkün olmadığı gerçeği maalesef. Adalet, sadece yasalarla ilgili değil elbet ama hukuk sistemi çökerken bir erdem olarak adalet duygusunu kaybeden toplumda değerler de büsbütün çürüyor.

Casusluk davası

Bu karanlık dönem gelecekte değerlendirildiğinde, susarak ya da suçları örtenlerin, hiç duyulmamış ‘suçlar' icat ederek iştirak edenlerin değil, her koşulda haksızlığa karşı savaşanların tarihe kalacağını söylemeye lüzum yok. Bu vesileyle meşhur Dreyfus davasını tekrar hatırlayalım istedim: Yüz yıldır hakkında belki binlerce makale yazılmış davanın casuslukla suçlanan ‘Yüzbaşı Dreyfus'u hayat boyu hapis cezasını çekmek üzere 1895'te Şeytan Adası'na gönderilir. Mahkûmun Fransa'da yaygınlaşan Yahudi düşmanlığının kurbanı olduğunu anlayan Emile Zola, davanın yeniden görülmesini ister. 1894'te Fransız ordusuna ait bilgiler içeren bir not bulunur. Yüzbaşı Dreyfus'un casus olduğu bilgisi Genelkurmay'dan basına sızdırılır. La Libre Parole Yahudi subay Dreyfus'un casuslukla suçlandığını duyurur. Ancak yazının Dreyfus'a ait olduğunun kanıtlanması kolay değildir. Görevlendirilen bilirkişi, nottaki yazının kuşkulununkine hiç benzemediğini söyleyince, istenen raporu verecek yeni uzmanlar bulunur ve Dreyfus'a karşı vatana ihanet suçlamasıyla dava açılır.

Tanıdık geliyor mu? Devam edelim; Bu raporların suçlunun cezasını çekmesine yetmeyeceğini düşünen Albay Sandherr, Dreyfus'un suç dosyasını kabartmak için düzmece belgeler hazırlatır. Binbaşı Henry sanığın yazısını taklit eder. Savaş Bakanlığı bu dosyayı 'gizli' damgasıyla askerî mahkemeye ulaştırır. Savcı, iddianameyi bazı varsayımlara dayandırır: "Dikkat çekecek kadar güçlü bir belleğe sahip olması", "fazla kültürlü olması" gibi özellikleri nedeniyle Dreyfus casusluk yapabilecek bir kişidir. Bir subay hiçbir kanıt olmadan, ısmarlama bilirkişi raporları, varsayımlara dayanan bir iddianame, gülünç tanıklıklar ve sahte belgelerle vatana ihanet gibi ağır bir suçtan hüküm giymiştir.

Bu bir ‘adalet' savaşı

Tarihin hemen her döneminde buna benzer sahte davalar ve devamında büyüyen siyasi-toplumsal hareketler olur, olacaktır. Esas olan bir toplumun ırkçı, ayrımcı, adaletsiz olana itiraz edecek yazarları, hakiki entelektüelleri, düşünürleri içinden çıkartacak, bu zihniyeti üretecek değerlere sahip olup olamadığıdır. Bu davayı meşhur eden romancı Emile Zola'nın dönemin Cumhurbaşkanı'na gazetede yazdığı açık mektup Dreyfus davasına yeni bir boyut kazandırmıştı. Başlık, yazının içinde tekrar eden ‘Suçluyorum'dur. Zola, onuru henüz lekelenmemiş bir devlet adamının yönetiminde işlenen bu suça ortak olmak istemediğini söyler ve Cumhurbaşkanı'na bu utanca göz yumarsa, tarih önünde suçlu sayılacağını anımsatır.

Mektup Fransa'da bir aydın hareketi doğurmuş, Dreyfus için imza kampanyaları hazırlanmış. Davanın yeniden görülmesini isteyen aydınlar bildiriler yayımlamıştı. Aralarında Anatole France, Marcel Proust, Octave Mirbeau, Paul Alexis gibi yazarların yanı sıra ünlü sanatçılar, hukukçular, üniversite hocaları da varmış.

Sonradan Fransa'nın sınırlarını da aşan bu hareket,  bir ‘inanç ve ırk' meselesinden öte ‘adalet' savaşına dönüşmüştü. Zola'nın bu yazıyı yazarken kendini ihbar edip, “Kolaysa beni ağır cezada yargılayın.” dediği biliniyor. Basının da kışkırttığı gericiler, Zola'nın yargılanma süreci boyunca ‘Yahudilere ölüm', ‘Hainlere ölüm' sloganlarıyla gösteriler düzenleyince ırkçı gösteriler bütün şehirlere sıçramıştı.   

‘İnsanlık vicdanının bir anı'

Zola'nın ölümün ardından elli binden fazla insan yürümüş ama resmî cenaze yapılmamış. Legion D'honneur şövalyesi dava yüzünden askıya alınmış. Anatole France, mezarı başındaki konuşmasında, “O, ahmaklık, cehalet ve kötülükten oluşan bir ahlaksızlığa karşı direnerek yücelmiş, ‘insanlık vicdanının bir anı' olmuştur.” demişti. Zola'yı vatan hainliğiyle suçlayan meclis, birkaç yıl sonra kemiklerinin ulusal kahramanların yattığı Pantheon'a taşınmasına karar verdi. Bu davada sahte belgeler uyduran Binbaşı Henry, 1898'de bir otel odasında intihar etti. Dreyfus 1899'da affedilerek serbest bırakıldı.

Bugünün siyasi ikliminde, ırkı, inancı, etnik kimliği, farklı düşünceleri ve insanlık suçları işleyenleri haberleştirmesi nedeniyle hayat hakkı elinden alınanları cesaretle savunanlar, adalet tarihinin ezeli ve ebedi duvarına derin bir çentik daha atmış olacak. Sokaklarda öldürülen gençler, çocuklar, anneler, ötekileştirilen, zulüm gören, insanlık suçları işleyen herkes adına ses yükseltmek için toplum olarak daha çok sayıda ‘Zola'ya ihtiyacımız var belki. Kolay değil. Döneminde meşhur ve çok satan bir romancı olan Zola'nın kitapları, Dreyfus davasına karışmasından sonra ölümüne kadar satılmadı. Aleyhine dava açanlar tazminat ödemek zorunda kaldı, evine eşyalarına haciz geldi. Yargılandı ve ülkesinden kaçmak zorunda kaldı.  İnsanın yaşarken ödediği bedel ‘bir hayattan' çok daha fazlasıdır. Bu basit gerçeği idrak edemeyenlerin gömüldüğü suç bataklığını, Dreyfus davasında olduğu gibi dini, vatanseverliği, milliyetçiliği sömürenleri anlatacak yazılar ve yazarlar, zamanın derin çatlağından sızıp geleceğe iz bırakacaktır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.