Yargının durumu vahim...
Gelir bölüşümü ve bölgesel dengesizlik meselesi var. Terör meselesi, kamu rantları sorunu var, vs. Ancak, tadaden sayılabilecek bu sorunların ve daha da başkalarının ortak bir paydası var ki bu da hukuksuzluk olarak tanımlanabilir. Hukuksuzluk teknik bir tabirle bir kamusal kötülük (public bad), hatta en vahim kamusal kötülük ve bunu ortadan kaldırmak için devletlerin, hatta küresel merkezlerin nitelikli kamusal hizmet (public good) üretmesi gerekiyor.

Peki bu kamusal kötülüğü, hukuksuzluğu defedecek nitelikli kamusal hizmeti kim nasıl üretecek? Bu sorunun yanıtı en genelinde devlet kavramında, daha alt bir kategori olarak da yargı erkinde yatıyor. Hukuksuzlukla mücadelede parlamentolara da büyük görev düşüyor ama temel görevin yargı erkinde ve bu erki fiilen kullanan yargıçlar ve savcılarda olduğunu düşünüyorum. Başka yazılarımda değindiğim gibi Türkiye'nin geleneksel düşük büyüme sorununun altında da büyük ölçüde hukuksuzluk, yargı ve yargıçların önemli negatif etkileri var.

Hukuksuzluk denen büyük bela öyle soyut bir şey de pek değil, ölçülebilmesi için yöntemler mevcut. Mesela, Avrupa Konseyi kırk yedi ülkenin AİHM'ye gelen davalarının nasıl sonuçlandığına baktığınızda hukuksuzluk belası elle tutulur, hesaplanabilir bir durum oluyor. Türkiye, kendi yüksek mahkemelerinden, yani bizim Yargıtay'dan, Danıştay'dan geçtikten sonra AİHM'ye giden davalarda aleyhinde en yüksek sayıda ihlal kararı çıkan ülkelerin başlarında geliyor.

Yargı, güçlüden yana inisiyatif kullanırsa...

TESEV bir süre önce -yaklaşık sekiz sene oldu galiba- hakimlerle ilgili bir araştırma yaptı ve hakimlerin yaklaşık dörtte üçünün kararlarında, devlet çıkarı ile evrensel hukuk çelişir ise, devletten yana tavır alacakları ortaya çıktı. Bu sonuç bile başlı başına çok sorunlu bir sonuç. AİHM'ye giden dosyalarda karşılaştığımız çok ağır mahkumiyet, ihlal kararlarının, Türkiye yargıcı kökenli temelini oluşturuyor. Bu çok kadim bir sorun ama son iki ya da üç senedir bu sorunun şeklinin biraz değişime de uğradığını görüyoruz ama bu değişim çok olumlu bir istikamette değil. Yakın geçmişte devlet çıkarlarını ya da önceliklerini öne çıkaran kararlar üreten yargı (yargıçlar) şimdilerde bu önceliğini çok daha sevimsiz bir yere çekmiş gibi duruyor. Parti devlet kavramına gönderme yapar gibi, iktidar partisi çıkarlarını ve önceliklerini çok belirgin bir biçimde öne çıkarıyor. Yargıya güvensizlik eskiden devlet düzeyinde iken şimdi bu sorun iktidar partisi ilçe başkanının taraf olduğu bir davaya kadar inmiş gibi duruyor. Bu Türkiye için çok kötü bir durum. AKP'nin devlet erki, yargı inisiyatifini çok belirgin bir biçimde siyasal güçten yana kullanıyor. Bugün Türkiye'nin çok önemli bir sulh ceza mahkemesi ve sulh ceza hakimleri diye bir meselesinin olduğunu iyi görmek şart. 2005, 2006 senelerinden önce aynı yargı askeri erkten yana yani dönemin güçlüsünden yana inisiyatif kullanırken şimdilerde inisiyatif konjonktürün güçlüsünden, siyasi iktidardan yana kullanılıyor. Her iki durumun da, eskisinin de yenisinin de, hukukla bir alakasının olmadığı çok aşikar.

Bu analizde yasama erkini doğrudan eleştirmiyorum zira Anayasa'nın ünlü 138. maddesine göre yargıçlar kararlarını yasalara, anayasaya, vicdanlarına ve hukuka göre alıyor; bu ifadeden benim anladığım, yargıçların kararlarında yasalardan ve anayasadan da farklı bir hukuka ve belki de daha önemli olmak üzere vicdanlarına dayanabilecekleri.

Türkiye çok yakın bir geçmişte Ergenekon, Balyoz ve Şike davalarını yaşadı, bu davalardan ikisi Yargıtay'da kesinleşti. Bu aşamada bir şeyler oldu, yargılama süreçleri yeniden başladı ve her üç davada da tüm sanıklar beraat etti. Bu aşamada kim suçlu idi, kim suçsuz idi, deliller gerçekti, uydurma idi, nasıl beraat ettiler gibi bir tartışmaya girmeyeceğim ama yaklaşık iki sene içinde yargı ve yüksek yargının bünyesinden, aynı konularda taban tabana zıt kararların çıkmış olması yargı kurumuna, yargıçlara zaten çok parlak düzeylerde olmayan itimadı adeta sıfırladı.

Hukuksuzluk küresel bir beladır

Demokrasilerde, hukuk devletlerinde yargıya, yargıca olan itimad çok temel bir konudur ve radikal bir biçimde bu kuruma olan itimadın yerlerde sürünmesi çok vahim sonuçlara adaydır.

Bu temel soruna Türkiye mutlaka makul bir süre içinde bir çözüm üretmek zorunda ama bu sorunun çözümünün hiç de kolay olmadığını biliyorum. Sorun muhtemelen çok derinlerde, kuşaklararası bir sorun ama en azından bizim kuşak, meselenin çözümüne hukuk eğitiminden başlayabilir. Hukuk eğitimi belirgin biçimde bir kapalı toplum eğitimi ve çağımızda, hukuka bir kapalı toplum kurumu olarak yaklaşmak hukuku hiç anlamamak demek. Hukuk fakültelerinde hukukun en çok uluslararasılaştığı alan herhalde devletler hukuku dersleri ama konu ne yazık ki bu değil. Önemli olan anayasa hukukunun ve idare hukukunun küresel hukukla uyumunu sağlamak. Bugün bambaşka bir çizgiye savrulmuş olan AKP'nin reformcu döneminden kalan en olumlu reformu kanımca Anayasanın 90. Maddesinde yapılan değişiklikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin. Bu maddede TBMM'de usulünce onaylanmış uluslararası sözleşmeler ile yasaların bir konuda çelişmesi durumunda uluslararası sözleşmenin hükmünün yasa hükmünün hukuk normu olarak üzerine taşınması esas alınıyor. Hukuk fakültelerimizde Anayasa'nın 90. maddesinin sonuna eklenen bu hükmün ne ölçüde öğrencilere temel bir kalkış noktası olarak öğretildiği çok ama çok kuşkulu. Yargıçlar hatta yüksek yargıçlar bile Anayasa'nın bu amir hükmünü uygulamayarak anayasal suç işliyor. Yargıtay kararlarına, mesela Hrant Dink kararına bakmak ne demek istediğimi çok netleştirebilir. Bu temel kasdi yanlış büyük ölçüde AİHM'den dönüyor ama Dink davasında olduğu gibi çok geç olabiliyor. İspanya Anayasası'nın 10. maddesinde aynı doğrultuda ama sadece yasaları değil, anayasayı dahi uluslararası temel hak ve özgürlüklerin gerisinde bırakan bir düzenleme var ama hukuk fakültelerinden mezun olup bu düzenlemeyi bilen bir öğrenci bile göremedim bu güne kadar. Çünkü temel eğitim mantığı hep kapalı toplum mantığı.

Yorum yazımı şöyle noktalamak istiyorum: Hukuk sadece hukuk değildir. Hukuksuzluk ulusal, bölgesel ve küresel bir beladır. Üretim düşüklüğünün, işsizliğin, fakirliğin temel nedeni hukuksuzluktur. Hukuk ekmek demektir ama bizim ülkemizde bu durumun ne kadar zihinlerde netleştiği kuşkuludur.

Yargı ve yargıç meselesinin temel çözümü muhtemelen uluslararası mahkemelerin devlet tarafından da kabul edilmiş yargı yetkisinin ön plana çıkarılmasından, iç hukukta uluslararası sözleşmelere, mahkeme kararlarına aykırı karar üreten, kararlarının AİHM'de Avrupa Sözleşmesi'ni ihlal ettiğine karar verilen hakimlerin bir biçimde kariyer yükselmelerine set vurulmasından geçmektedir.

Kolay değildir ama bir zorunluluktur.

(Yorum Haber: ESER KARAKAŞ / ZAMAN)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.