Hukukun terörle mücadele açısından hayati fonksiyonlara sahip olduğunda hiç kuşku yok. Kişi hak ve özgürlüklerinin, sağlıklı bir toplum yapısının, iç barışın ve geleceğimizin korunabilmesi için hukuka da büyük görevler düşüyor.
 
Terörle mücadeleye yönelik her hukuki kurumun veya kanunların çok iyi sonuç vermemesi de mümkün. Ülkemiz bunun örneğini fazlasıyla yaşadı. Örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin evrensel kurallara uygun şekilde yargılama yapıp yapmadığı, modern ceza usul kurallarını gözetip gözetmediği, delillerin hukuka uygunluk kriteri üzerinde kafa yorup yormadığı uzun süre tartışıldı. Sonuç da hep negatif bir algıyla neticelendi ne yazık ki.
 
Bu mahkemeler genellikle kolluğun emeklerini boşa götürmemeye endekslendiği için yargı bağımsızlığı ilkesini de zedeledi. Dönemsel olarak iş yoğunlukları arttı. Zaman zaman muhataplarının ideolojik duruşları farklılık gösterdi ama sorunlu yargılama usullerinden taviz verilmedi. Birbiriyle hiç irtibatı bulunmayan yüzlerce insan aynı örgütün içinde sokuldu. Yargılama adeta “Ayıkla pirincin taşını” sözünü hatırlattı.
 
Adeta kolluk güçlerine şehirde istenmeyen kişileri tespit edip yok etme imkanı yaratıldı. Bunun sağlıklı bir suç politikası olamayacağı düşünülmedi. Cezaların şahsiliği ve masumiyet karinesinin ceza hukukunun ilk kurallarından birisi olduğu umursanmadı. Üstelik bazı suçluların gelişip serpilmesine müsaade edilerek daha büyük operasyonlar, daha sansasyonel işler çıkarılmak da istendi.
 
Delillerin hukuka uygun elde edilip edilmediği yönündeki savunmalar entellektüel gevezelik veya duruşmayı uzatmaya matuf iddialar olarak görüldü. Pek tabiidir ki diyalektiğin eksik olduğu bir yargılamanın başarıya ulaşması veya tarafsız bir göz tarafından adil yargılama ilkelerine uygun olduğu şeklinde değerlendirilmesi son derece zordur. 
 
Türkiye’de hukukun terörle mücadele fonksiyonu adeta yaş kuru ne varsa yak gitsin anlamına gelecek şekilde kurgulandı. Hızlıca alınan kararlarla kurulan mahkemelere, güvenilen ( ! ) hakim ve savcıların atanması ile sonuç alınabileceği düşünüldü. Ancak sonuç hiç de öyle olmadı.
 
Türkiye bugün geldiği noktada artık özel yetkili mahkemelerin kişi hak ve özgürlükleri açısından ciddi bir risk oluşturduğunu düşünmeye başladı. En azından şimdilik öyle görünüyor. Yaşananlar da böyle düşünülmesi gerektiğini doğruluyor.
 
Peki hukuk terörle mücadele konusunda daha aktif olamaz mı ? Pek tabii ki olabilir. Ancak terörle mücadele için illa ki evrensel hukuk ilkelerinden ve giderek gelişen ceza usul kurallarından sapılması gerekmez.
 
Zaten hukuktan sapıldığı anda terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürülmüş oluyor. Düşünceleri nedeniyle yok edildiklerini ileri sürüyorlar ve bu durumda yargılamaların meşruiyeti tartışılmaya başlanıyor.
 
Bunun için neler yapılabileceği uzun uzun tartışılmalı. Ancak konu sulandırılmamalı.
 
Her şeyden önce terörle mücadele davalarına bakan hakim ve savcıların güvenilirlik kriterleri iyi hukukçu olmaları esasına göre değerlendirilmeli. Aksi takdirde dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmemiz kaçınılmaz.
 
Derli toplu bir terör tanımı yapılmalı. Silahsız terör örgütü safsatalarına itibar edilmemeli.
 
Konjonktürel duruma bağlı olarak terör örgütleri icat edilmemeli. İstihbarat hukuku yargıya da açılmalı.
 
Terörle mücadele hususunda evrensel gelişmeler ciddi bir şekilde takip edilmeli. Güvenlik güçlerininin bu hususta sahip olduğu vizyon hakim ve savcılarla da paylaşılmalı.
 
Güvenlik güçlerinin yönlendirmesine açık bir soruşturma ve kovuşturma safhasının doğmasına engel olunmalı. Yapılan yargılama adalet ve hukuk açısından çok iyi işleyen bir süzgeç görevi görmeli.
 
Savunma hakları güçlendirilmeli. Sanığa tek tek hangi fiili nedeniyle yargılandığı “üşenmeden, sıkılmadan, saate bakmadan” sorulmalı.
 
Delillerin tek tek tartışılması teşvik edilmeli.
 
Hiç şüphesiz cezaların da caydırıcı ama orantılı olması sağlanmalı.
 
Bu hususta yüzlerce şey söylemek mümkün.
 
Ülkemizin içinde bulunduğu koşullar terörle mücadele açısından hukukun sorgulanmasını ve ne yazık ki yeniden yeniden kurgulanmasını zaruri kılıyor.



(Bu köşe yazısı, sayın Av. Feyzullah CİHANGİR tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.