MANEVİ TAZMİNAT HAKKININ KÖTÜYE KULLANILMASI
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO. 1981/4-56
KARAR NO. 1982/348
KARAR TARİHİ. 9.4.1982


DAVA VE KARAR : Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacılar dava dilekçelerinde aynen ( ... Davalı Gülçin'in, darp ve hakaret suçlarından ötürü Kadıköy 3. Sulh Ceza Mahkemesinde aleyhine açtığı ceza davası sonunda beraet ettiklerini... ) ileri sürerek, davalının iftirası yüzünden bir yıl hasta hasta mahkemede sürünmeleri sonucu duydukları elem ve ızdıraba karşılık 100.000 lira manevi tazminatın tahsilini istemişlerdir.

Davalı cevap dilekçesinde ve diğer savunmalarında ( ... davacılara asla isnad ve iftirada bulunmadığını, sadece kendisinin dövülmesi ve hakaret edilmesi olayına iştirak ettiği için davacılar aleyhine Anayasa'dan doğma şikayet hakkını kullanmak suretiyle şahsi ceza davası açtığını, davacıların bu suçu işlediğine ilişkin kuvvetli kanıtlar bulunduğunu, ancak adı geçenlerin dava sonunda beraat etmiş olmasının manevi tazminat adı geçenlerin dava sonunda beraet etmiş olmasının manevi tazminat istemesine sebep teşkil etmiyeceğini... ) ileri sürmüş;

Yerel mahkeme ( ... davacıların müsnet suçları işlemediğini bile bile davalının davacıları tanıklık yapmaktan engellemek için haklarında sözü geçen ceza davasını açtığı ve böylece davacıları zararlandırmak amacıyla kasten hareket ettiği... ) gerekçesiyle davalıyı 15.000 lira manevi tazminata mahk–m etmiştir. Ancak bu hüküm Özel Dairenin yukarıya metni aynen alınan ilamıyla bozulmuş ve fakat yerel mahkeme, yukarıda anılan gerekçelere dayanarak eski kararında direnmiştir.


Görülüyor ki temyiz incelemesinde konu bu dava, Medeni Kanunun 24. maddesi gereğince korunan kişilik haklarına yapılan saldırı nedeniyle Borçlar Kanununun 49. maddesinden kaynaklanan bir manevi tazminat isteğine ilişkindir. Bilindiği gibi, kişilik hakları, kişinin kendi hür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlayan, herkese karşı ileri sürülebilen ve kaynağını Anayasa'dan alan, yani Anayasa'ını teminatı altında bulunan mutlak bir haktır. Ne var ki, bunun yanında yine kaynağını Anayasa'dan alan başka hak ve özgürlükler de vardır. Anayasanın 31. maddesinde, "Hak Arama Hürriyeti" olarak tanımlanan ve "yargı mercileri önünde hak arama, ihbar ve şikayet ve dava açma" özgürlüklerini de kapsayan haklar buna örnek olarak gösterilebilir.
Hiç kuşku etmemek gerekir ki, sözü edilen bütün bu hak ve özgürlükler asla sınırsız değildir. Bir diğer anlatımla toplumda sulh ve huzurun gerçekleşmesi, adil bir dengenin kurulabilmesi için, bu Anayasal hakların gösterdiği özellikler itibariyle başkalarının hak ve çıkarlarıyla olan ilişkilerine göre daraltılması ve ve genişletilmesi gerekir. Bu da, bütün haklarda olduğu gibi kişiliği korunmasının sınırsız olmadığını gösterir. BK. nun 49. maddesinde açıkça ifade edilmemiş olmakla birlikte, HUKUKA AYKIRILIK burada da sorumluluğun vazgeçilmez bir ögesidir.
Hukuka aykırılık bir değer yargısıdır. Eylemin hukuka aykırılığı, davranış kurallarının çiğnenmesi ile ortaya çıkar. Burada değer yargısının belirlenebilmesinin ölçüsü olarak, hukuk kuralı gözönünde tutulur. Kişilik haklarının ihlali kural olarak hukuka aykırı sayılır. Ne var ki, tecavüz edenin, zarar görenin kişilik haklarına müdahalede bulunmak hususunda bir hakkı mevcut olduğu takdirde, ihlalin hukuka aykırılığı ortadan kalkacaktır. İşte bu şekilde hak ve çıkarların karşı karşıya gelmesi, yani hukuki çıkarların ( yararların ) çatışması halinde çatışan çıkarlar arasındaki sınırın, MK.nun 1. maddesindeki ana kural uyarınca Hakim tarafından büyük bir özenle çizilmesi gerekir. ( Selim Kaneti - Haksız Fiillerde Hukuka Aykırılık Sorunu - Yayınlanmamış Doktora Tezi - 1964 - Sayfa 199 vd. ). Hakim, çatışan çıkarlar arasındaki bu sınırın MK'nun anılan maddesi uyarınca hukuk yaratarak belirlerken, Adalete uygun bir sonuca varması için öğretide ve uygulamada kabul edilmiş ve genelleşmiş olan kıstaslardan da yararlanmalıdır. ( Hal–k Tandoğan - şahsiyetin Akit Dışı İhlallere Karşı Korunması - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası - Cilt XX - 1963 sayı 4, sayfa 1-36 ) ( A.Egger - İsviçre Medeni Kanunu şerhi - Volf Çernis çevrisi - Cilt 1 Sahife 249 vd. ). Kabul olunan bu genel kıstaslara göre, kişilik haklarına vaki saldırının hukuka uygun sayılması için ( özellikle hak arama özgürlüğü söz konusu olan hallerde ), herşeyden önce kişinin hukukça korunan bir üstün hak ve çıkarının bulunması gerekir. Bir başka söyleyişle, kişilik haklarının ihlali görünümünü taşıyan açıklamalar, başkalarının ya da kamunun üstün çıkarlarını korumak amacıyla yapılmışsa, doğru amaca yönelik olduklarından hukuka aykırı sayılamaz.

Bu açıdan zabıtaya ya da suçları kovuşturmaya yetkili makamlara yapılan ceza şikayetleri, ihbarlar, kişisel ceza davaları, yetkili mer ciler nezdinde yapılan icra kovuşturmaları, açılan hukuk davala rı kural olarak hukuka aykırı değildir.
Zira, hukukça korunan haklı bir çıkarın elde edilmesi için hareket edildiği sırada bir başkasının kişilik hakkı saldırıya uğramış ise, artık kişilik hakkı üzerindeki hukuki himaye, başkalarının hak ve özgürlüğü yararına ortadan kalkmalıdır. Hiç Kuşku yok ki, hukuken korunan varlıklar olarak haysiyet, şeref ve hak arama özgürlüğü soyut kavramlar olarak ele alındığından birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Ancak, somut olaydaki nisbi kıymeti nazara alındıkta sırf bu tecavüz bakımından kişinin davranış özgürlüğü, saldırıya uğrayan kişilik hakkından üstün olabilir ( Tandoğan - agm ). Ancak, bu sonuca ulaşabilmek, böyle bir değer yargısına varabilmek ve dolayısı ile tecavüzün hukuka uygun olduğunu kabul edebilmek için, hukukça korunan üstün hak ve çıkarın var olması asla yeterli değildir; aynı zamanda bu hak ve çıkarın kötüye kullanılmamış olması da gerekir.
O halde bu aşamada, şikayet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının nasıl ve ne şekilde tesbit olunabileceği konusu üzerinde de kısaca durulmasında büyük yarar vardır.

Yukarıda da ana hatları ile değinildiği veçhile şikayet hakkı, muhakkak surette ( amaca uygun ) olarak kullanılmış olmalıdır. Amaca uygunluk, öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan ihbar ve şikayet, açılan ceza davaları, bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmış ise, amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak, bu hak ( öz çıkarın korunması ) yerine, şekli görüntüsünden yararlanılarak başka bir çıkar sağlamak, başkasını zarara uğratmak için kullanılmış ise, artık hukuka uygunluk söz edilemiyecektir. Çünkü, hak ve özgürlüklerin amacından saptırılarak, kişinin şahsiyet alanına müdahale iyi niyet kurallarına ( MK.2 ) ters düşen bir davranıştır.
Öte yandan, şikayet ya da dava açma hakkı amaca uygun olsa, yani öz çıkarın korunması amacına yönelik bulunsa dahi yine de bu hak uygun araçlarla kullanılmalıdır. Daha açık bir anlatımla, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Zira, salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar uydurma olan ceza şikayeti ve ihbar hukuka aykırı bir davranış niteliğindedir. Ağır sonuçları olan şikayetin yapılmasında ve ceza davası açılmasından önce özellikle ihbar, şikayet ve davanın temelini oluşturan maddi olguların ciddi ve inandırıcı kanıtlarla desteklenmesi gerektiği düşünülerek, bu kanıtların var olup olmadığının araştırılıp soruşturulması, bu konda hafiflikle ve acele ile davranılmaması, uzak ihmallere göre hareket edilmemesi gerekir. Aksi halde amaca varmak için uygun araç seçilmemiş olur ki, bu da hakkın kötüye kullanıldığının tartışmasız delili sayılır ( Kaneti - age - 199 vd. ). Gerçek olaylara dayanılıp dayanılmadığının tesbiti, maddi delillerin takdiri suretiyle mümkün olacaktır. Ancak aşırı davranılıp davranılmadığını tesbit, her zaman, özellikle de ağır ihmal ( taksirli davranış ) halinde aynı kolaylıkla mümkün değildir. Tandoğan'ın belirttiği gibi herkes hemcinslerine karşı insanlık haysiyetine yakışır, uygun bir tarzda hareket etmelidir. Karşısına kişilik haklarını alarak, bir çıkarını öne süren kişi, asgari ölçülerde hemcinsinin kişiliğini de düşünmek zorundadır. Aşırı davranış bir ihmalin sonucu da olsa hukuka uygunluktan söz etmek mümkün olmamalıdır. ( Tandoğan - agm. ). Gerçek bir olay karşısında bulunan hallerde dahi, elinde hiç bir isbat vasıtası ( delil ya da emare ) olmayan kişinin tahmine ve zanna dayanarak veya vasat bir kişinin dahi yetersizliğini tartıp takdir edebileceği kanıtlara dayanarak şikayet hakkını kullanması, aşırı bir davranış olarak hukuken korunmamalıdır. Ne var ki, benzer olaylarda kişinin kusurlu davranışı, BK. nun 49. maddesinin espirisine uygun olarak ( ağır ihmal ) derecesinde olmalıdır.


Şu açıklamaların ışığı altında somut olay incelendikte, davalının davacı aleyhine açmış olduğu ceza davası dolayısıyla şikayet hakkını kötüye kullanmadığı anlaşılacaktır.

şöyleki;

1 - Olay günü taraflar arasında çıkan bir kavga nedeniyle Reyzan, Ali Cemal ve Abidin Arslan adlı kişilerin davalı Gülçin aleyhine ve davalı Gülçin'in de, aralarında davalı Saadettin de bulunduğu, Abidin, Rezzan, Cemal Arslan ile Sema Danlı, Semih ve Samiye Ataezgin ve Asude Arslaner aleyhlerine darp ve hakaret suçlarından dolayı ayrı ayrı şahsi dava açmışlardır.

2 - Davalı Gülçin'in kendi adına asaleten küçük oğlu Murat'a velayeten açtığı bu şahsi davada kanıt olarak ( C.Savcılığının hazırlık soruşturması ile ilgili dosyaya ve ayrıca isimlerini bildireceği tanık ifadelirine vs. delillere ) dayanmış ve bilahare verdiği tanık listesine göre, Muzaffer Bozkurt, Zeki Erciyaş, Nimet Ünlü, Nahide Dede, Haşmet Olgaç ve şefika Çetinkaya adlı kişilerin tanık olarak dinlenmelerini istemiştir.

3 - Ceza Mahkemesi tarafların açmış bulunduğu kişisel ceza davalarını birleştirerek tarafların tanıklarını dinlemiş ve sonuçta, davacıların davalı Gülçin'e karşı müessir fiilde bulunmadığı zira Gülçin i dövenin sanık Rezzan olduğu sonucuna vararak davacıların beraetine karar vermiştir.

4 - Ceza davasında dinlenen taraf tanıklarının beyanlarından ve özellikle davalı Gülçin'in ikame ettiği tanık Nimet Ünlü'nün talimatla alınan 27.4.1978 günlü ifadesinden ( ... bütün sanıkların davalı Gülçin'e hücum ettikleri saçından ve başından tutup sürükledikleri çocuğuna piç diye hakaret ettikleri ve bilahare olay yerine gelen Muzaffer adlı kişinin davalı Gülçin'in kurtardığı... ); tanık Nahide Dede'nin beyanından da ( ... olay günü sanık Ali Cemal'in davacı Gülçin'in ikizlerinden bir tanesini dövdüğü ve onun bağırması üzerine davalı Gülçin'in aşağıya indiği, sanıkların kaçtığı, ancak aşağıda kendisini bekleyen sanık Abidin ile karısı Rezzan'ın davalı Gülçin'i tutup dövdükleri... sonradan diğer sanıklar Saadet Öztermiyeci ile Semih ve Sema'ın da Gülçin'i kurtardığı... ); tanık bilahare tanık Muzaffer'in gelerek davalı Gülçin'i kurtardığı... ); tanık Muzaffer ve Haşmet Olgaç ın da ifadelerinden, bu tanık ifadelerini, olay zikretmek suretiyle teyit ve takviye ettikleri açıkça anlaşılmaktadır. Kaldı ki dinlenen savunma tanıkları dahi olay günü taraflar arasında bir kavga cereyan ettiğini söylemişlerdir. Görülüyor ki davalı Gülçin'in iddiası doğrultusunda, dövüldüğüne ilişkin olarak rapordan başka sair kuvvetli şahadet te mevcuttur. Bu kanıtların varlığı davalı Gülçinin davacılar hakkında kişisel ceza dava acması için yeterlidir. Davacıların rüşet edilen ceza davası sonunda beraet etmiş olmaları olgusu ise, tamamen yargı görevinin yasalara göre takdir hakkı kullanılmak suretiyle yerine getirilmesine ilişkin olup olayımızda ve özellikle çatışan hakların sınırının belirlenmesinde davacılar lehine değerlendirilecek nitelikte bir sebep teşkil etmez. Esasen bir beraet kararı, hiç bir zaman şikayet hakkının kişilik haklarına zarara verecek şekilde hukuka aykırı kullanıldığının ölçüsü olamaz. Yargıtay Özel Dairesinin istikrar kazanmış uygulamaları ve yukarıda anılan bilimsel görüşler bu doğrultudadır. Genelleşmiş olan kıstaslar esas alındıkta, kişinin gerçek bir olaya dayanan iddiasını kısmen ya da tamamen doğrulayacak kanıtlara dayanarak ( ki bu kanıtlar dava açılması ve mahk–miyet için yeterli olmasa dahi ) resmi mercilere bildirmesini ya da ceza davası açmasını uygulama ve doktrin hukuka uygun bir davranış olarak kubul etmekte ve bu davranışı ( hak arama özgürlüğü ) kapsamında mütalaa eylemektedir. Esasen aksi görüşü kabul, yani her ihbar ve şikayetin yapılabilmesini ve ceza davası açılabilmesini her halükarda mahk–miyet için yeterli delil ikamesine bağlı tutmak ve özellikle delillerin takdiri sonucu beraet halinde de şikayetçi ya da davacıyı manevi tazminat tehdidi altında bırıkmak, hak arama özgürlüğünü, tahammül edilemez derecede sınırlamak ve kişilik hakları karşısında bu özgürlüğü yok etmek olur ki, böyle bir kabul, yorum ve uygulama herşeyden önce MK.nun yukarıda niteliği açıklanan 1. madde si hükmüne ve Anayasa'nın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili olarak güttüğü amaca ters düşür. Zira, insanın Anayasa ile sağlanması amaçlanan özgürlük ortamında yaşaması, gelişme ve faliyet göstermesi, ona verilmiş görevleri yerine getirebilmesi için gerekli olan özgürlükler, yasal yollardan kullanıldığı ölçüde kısıtlanamaz ve hiç kimse bu özgürlüğü kullandığı tazminatla sorumlu tutulamaz. Öyle ise, kanıtlara dayanılarak vaki bir şikayet ya da açılan bir ceza davası sonunda verilen beraet kararı, mücerret o şikayet veya davanın hukuka aykırı olduğunun delili sayılamaz. Haksız şikayet ya da haksız ceza davası açıldığı hukuki sebebine dayanan manevi tazminat davalarında şikayet ya da dava hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığı, bir diğer ifade ile şikayetin veya davanın hukuka aykırı olup olmadığı sorunu ancak ve sadece şikayetçinin veya davacının şikayetine dayanarak yaptığı kanıtların hukuk hakimi tarafından değerlendirilmesi ile hallolunmalıdır. Ceza Hakiminin delilleri takdir konusundaki kanaat ile hukuk davasına etkili değildir.
Sonuç olarak, davacının suçsuz olduğunu bildiği halde onu zararlandırmak amacıyla dava ettiği hiçbir veçhile sabit olmadığı bir yana, davacı aleyhine çok kuvvetli kanıtlara dayanarak dava açtığı yukarıda belirtilen tanık ifadeleri ile gerçekleşmiş ve böylece davalının değil kasti bir davranışı, manevi tazminatla sorumluluğu için aranması gerekli ağır ihmali dahi gerçekleşmemiştir. O halde, Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, eski kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır; direnme kararı bu nedenlerle bozulmalıdır.



SONUÇ : Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile direme kararının yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı ( BOZULMASINA ), oyçokluğu ile karar verildi.



kararara.com
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.