Günde belki bin kere tekrarladığımız laflar bu aralar çok değişti: Hak, hukuk, adalet, eşitlik, yasa, kanun, anayasa, norm, torba yasa, özel yasa, mahkeme, devlet, şiddet... Uzayan, bazen anlamını yitiren, bazen zaten anlamsız olduğunu bile bile söylediğimiz kelimeler. Cemaate bulanan yargı, yargının üzerine çöken siyaset, çekilen kılıçların sesi arasında giden bizim “hak, hukuk ve adaletimiz” oluyor. Türk-Alman Üniversitesi’nin yardımcı doçentlerinden Berke Özenç, Hukuk Devleti: Kökenleri ve Küreselleşme Çağındaki İşlevi’nde hukukun maddi içeriğinin, onu üretenlerden ve uygulayanlardan bağımsız olarak düşünülemeyeceğini gözler önüne seriyor.

Ve “onlar”ın hukuku, asla adalet olmuyor. Bu yazının yazıldığı gün komadaki 269 günden sonra 16 kilo kalarak ölen, dal gibi delikanlı Berkin Elvan’ın annesine, ablalarına ve babasına hangi “adalet” huzur getirir? Hangi hukuk acının en koyusunu unutturur? Ki, devlet, 269 gün boyunca Berkin’i “öldüren” fişeği atanı bulamadı! Berkin cenette olsun, siz de gayya kuyusu hukukunuz da boğulun!

İşte tam da böylesi bir acının ve hukuksuzlukların yaşandığı şu günlerde Berke Özenç’le Türkiye’deki “hukuk”u konuştuk...

Yıllarca hukukun herkese eşit mesafede olduğu belletildi, hukuk “işlevsel” olabilir mi?
Seçimle de gelse, bir siyasi iktidarın meşruiyetinin temel noktalarından biri, sahip olduğu yetkileri kullanırken hukuka bağlı kalmasıdır. Yani devletin her zaman adil olmadığını, erkek egemen olduğunu, sermayenin çıkarlarını koruduğunu herkes bilir ama bunu bilmekle beraber bizim rızamızı almak için hukuk çok önemli bir araçtır. Çünkü bize şunu söyler iktidar: Bakın ben yönetmiyorum, hukuk yönetiyor ve ben de hepimizi kapsayan o yasalara uyarak yönetiyorum. Gelip de başbakan benim canım istedi, ben şunu yapıyorum demiyor teorik olarak.

Ama diyorlar. Mesela TİB ya da MİT yasası gibi...
Herkesin hukukla bağlı olmadığını gördüğümüz zamanlarda, ki son dönemde bunu çok görüyoruz, devletin meşruiyeti de sorgulanmaya başlıyor. Ve o yüzden de bir devlet krizi yaşıyoruz. Bazı gruplar hukukun dışına çıkarılıyor. Yargıyla diğer devlet organları arasında krizler var. Dolayısıyla hukukun bizim rızamızı üretmeye yarayacak işlevi çok sarsıldı. Çünkü ileriye dönük, genel kurallar konmuyor, bir kriz oluyor, o krizin öznesini hukuki yargılamadan korunmak için bir yasa çıkarılıyor. Bu da cumhuriyet tarihinde hiç olmayan bir devlet krizini beraberinde getiriyor. Ayrıca mesela Cumhuriyet’in Kemalist ideolojisi bir bloktu, sivil, askeri, yargı bürokrasisiyle ama şimdi gördüğümüz, yargı ve o yargının kolu olan emniyet bürokrasisiyle yürütme arasında çok ciddi bir çatışma söz konusu. Dolayısıyla bu çatışma da çok ciddi bir devlet krizini beraberinde getiriyor.

Hukuk kimin yararına işlevseldi peki?
Modern öncesinde de hukukla yönetme ideali var. Cicero ya da Aquinalı Thomas eserlerini yöneticilere yazdı, çünkü halk okuma yazma bilmiyordu. Hukukla bağlı olun derken, belli oranda kurallara uygun şekilde yönetin ki, diğer sınıflar, sizin karşınızda ayaklanmasınlar, böylece siyasi istikrar sağlansın. Bugün için de çok büyük bir ders şu: Yani sen asgari bir hukukla yönet, eğer yönetmezsen isyan çıkar!

Modern sonrasında ne oluyor?
Bugüne geldiğimizde kriz şurada ortaya çıkıyor: Ortaçağdaki uyarıya döndüğümüzde hukukla yönetmeyen bir devlete doğru gidiş var. Yani siyasi iktidar iç ve dış komplolar vs. dolayısıyla öngörülebilir, herkesin kendini bağlı hissedebileceği, ona göre hareket edebileceği bir hukuki yapı içinde hareket edemeyeceğini iddia ediyor. Ve ona göre tavır alıyor. Biz bu anlamda hukuk devleti olmanın dışına çıktık.

Ne diye tarif edebiliriz olduğumuz durumu? Liberal, sosyal ve nasyonal hukuk devleti gibi tanımlar var, hangisine gireceğiz biz?
İktidar demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğumuzu iddia ediyor. Anayasamızda bu yazıyor. Hatta bunu 12 Eylül rejimi bile bir kenara atamamış! Evet, hukuksuzluklar var, ama o dönemde de bütün o hukuksuzlukları bile hukuk zırhına büründürmeye çalışmış. Şimdi, herkesin yasa önünde eşit olmadığını görüyoruz. Burada Nazi Almanyası örneği kullanılabilir.

Nasıl bir örnek bu?
Nazi Almanyası örneğinde bu hukukun kısıtlarından kurtulmamız gerekiyor deniyor. Neden? Çünkü biz başka bir mücadele içindeyiz. Farklı meşruiyet kurarak biz bu kısıtları aşıyoruz deniyor. Pek çok meşruluk aracı kullandılar. Savaş, Yahudi komploları, dış güçlerin baskıları, içeride tehdit, dışarıda tehdit ve biz bunu aşmak için olağan hukuki prosedürleri kullanamayız dediler. Şu anda Türkiye’de de o meşruluğun farklı yerlerde arandığını söyleyebiliriz. Schmitt’in söylediği şey şu: Liberal hukuk devleti değil de, biz burada nasyonal hukuk devletini yaşayacağız. Liberal hukuk devletinin tüm yüklerinden kurtulmamız gerekiyor, yeni bir hukuk devleti oluşturmamız gerekiyor ve bunu da “Adolf Hitler’in Alman hukuk devleti” olarak tanımlayabiliriz ,diyor. O dönemde kanunları yapan sadece bakanlar kurulu. Anayasayı değiştirebiliyor. Führer kararnameleri gizli. Her istediğini yapabiliyor bakanlar kurulu. Yasa önünde eşitliği de nasyonel sosyalist bir anlayışla yorumlayabiliriz diyorlar.

Şu anda Türkiye’de de böyle mi işliyor hukuk?
Tam da bazı hükümet yanlısı kişilerin söylediği keşke diktatörlük olsaydı cümlesi, aslında buna yönelik bir özlemi de ortaya koyuyor. “Beyefendinin hukuk devleti”ne doğru bir gidiş var. Devletin sosyal ve demokratik vasıflarının ortadan kalkıp halkın iradesini temsil eden bir kişinin hukuk devleti olması. Türkiye açısından tartışılması gereken şu: Hukuk devletinden vazgeçildiği zaman bunun alternatifinin ortaya konulması çok zor. Çünkü hukuk devleti, kapitalizmin gelişimi için de bir gereklilik. O açıdan da bir kriz başlayacak.

Devleti mi, siyasi iktidarı mı bekliyor bu kriz?
Devleti. Yargı denilen kurumun da sorgulandığı bir aşamadayız. Evet faili meçhullere, Hrant Dink davasına bakınca, geçmişte de bir hukuk devleti olmamışız. Ama bugünkü fark şu: Hukukun araçsallığı çok daha açığa çıktı. Çünkü herkesin gözü önünde oluyor ve devletin meşruiyeti şu anda sarsılıyor. Yargının şu an olduğu haliyle bağımsızlığını savunacak durumda da değiliz. Çünkü yargıda belirli bir örgütlenme iddiası var. Çözülemez bir denkleme sürükleniyor her şey. O anlamda sadece AKP’nin krizi değil, devlet krizi bu. Eski yargı bir istikrar sağlayabiliyordu; Kürtleri, kadınları, azınlıkları, solcuları dışlıyordu ama ekseriyeti de kapsıyordu. Yani şimdi devletin eskiden beri var olan “marjinal grupları” genişlemeye başladı. Bu da yönetilebilirliği zorlayacak.

80’lerdeki yargı tahmin edebilirdi, artık tahmin edilemez mi oldu?
Evet, artık tahmin edilemez bir yere geldik. Darbe dönemlerinde bile “hukuk içinde” kalma gösterisi vardı. Bugün HSYK ile bazı mahkemeler, HSYK ile bazı savcılar, bazı savcılarla iktidar, Danıştay bilmem kaçıncı daireyle Adalet Bakanlığı vs. arasında kriz var. Eskiden hukukun dışladığı kesimler, hukukun önünde herkesin eşit olmadığını biliyordu, şimdi hukuk aygıtı kendini herkese açık etti. Kendi aralarında bile tek ses olamıyorlar artık. Herkesin güveni sarsıldı.

Yani artık yargının güvenilmez olduğu ayan beyan ortada diyebiliyoruz ama sonra?
Eğer Gezi sürecinde insanlar hukukun işletileceğini bir şekilde düşünselerdi, bu kadar geniş bir katılım olur muydu? İktidar, “İstediğinizi yapın, o kışla oraya yapılacak!” denilince iktidar çok büyük bir tehlikeyi üzerine çekti. Hukukun asgari güvencesine sığınamayan önemli bir kitle var artık. E.P. Thompson şöyle der: Aslında siyasi iktidar bir yandan hukuk devletine bağlıyım diyerek bir sürü adaletsizliği örter. Ama bu insanlar o kadar aptal değil, bir yandan adaletsizliği örterken bir yandan belli oranda hukuka uygun adil sonuçlar üretmeniz gerekir ki, o insanlar size inansınlar! AKP’nin yaptığı, önemli bir yönetim aracından vazgeçmek. Bir sürü yaptığı şeyi örtmeye yarayan hukuk devletini ortadan kaldırarak çok daha şahsi bir iktidar yapısı kuruluyor, ki bunun da sürekliliği tartışmalı. Yani siz bir sosyal hukuk devletinden değil de “Beyefendi’nin hukuk devleti”nden bahsederseniz, o beyefendiden sonrası ne olacak?

Şimdi “mış gibi” bile yapılmıyor yani.
Ne karar çıkarsa çıksın köprü yapılacak, başbakanlık binası yapılacak diyorlar. Yargı kararları karşısında eşittik hani? Biz bir ideali savunmuyoruz, 12 Eylül rejiminin kurduğu anayasada var olan hakları ve ondan sonra hiç beğenmediğimiz sağ iktidarların bizi bağladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasını istiyoruz şu anda. İktidar bunu da aşıyor! KCK’liler beş senedir içerideyken, bir ayda bütün hukuki yapıyı dağıtıp oğulları çıkardılar hapisten! Yasa önünde eşit ve herkesin yasayla bağlı olmadığımızı gördük. Bunlar hukuk devletine aykırı.

Hukuk, şu anda genele karşı bir sopa gibi kullanılıyor diyebilir miyiz?
Devlet dediğimiz şey hep şiddetini kullanıyordu ama o şiddeti hukuk kılıfıyla sarıp yumuşatıyordu. Bu hukuk kılıfını çektiğiniz anda, ki şu anda çekiliyor, geriye kaba ve çıplak şiddet kalıyor! İnsanların bu çıplak şiddete rıza göstermesi çok zor. Şu anda bunu yaşıyoruz. Olağanüstü hal bu ülkede 90’larda kaldı sanıyorduk ama şimdi Başbakan ikinci bir İstiklâl Savaşı ilan ediyor. Hatırlayalım, Kurtuluş Savaşı da olağan bir rejim aracıyla yapılmadı. Ve söylenenler ona doğru bir gidişi gösteriyor.

Berke Özenç : 1981’de İstanbul’da doğdu. Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ve 2004 yılında aynı üniversitenin Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı’nda asistan olarak göreve başladı. Yüksek lisans ve doktorasını yine İstanbul Üniversitesi’nde tamamlayan Özenç, 2013 yılından bu yana Türk-Alman Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnanç Özgürlüğü isimli kitabının yanı sıra çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

HUKUK DEVLETİ

Berke Özenç
İletişim Yayınları
2014, 330 sayfa

Radikal

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.