Bir hukuk profesörü ve iki fotoğrafçının hazırladığı ‘İstanbul’un Gizlisi Saklısı’ sergisi..
En zengin aileler kuruyup gitmiş, etkili topluluklar tükenmiş, aşklar bitmiş... Büyük savaşlar, dehşetli çileler, eksantrik insanlar... Şimdi tekrar hatırlanmayı, keşfedilmeyi, yaşama dönmeyi bekliyorlar. Bir hukuk profesörü ve iki fotoğrafçının emeği ‘İstanbul’un Gizlisi Saklısı’ bu gizemli şehri yeni baştan yaşamak için...

‘İstanbul’un Gizlisi Saklısı’ nasıl hazırlandı?



Hukuk profesörü Emre Öktem (solda) ve fotoğrafçı Mesut Tufan  Büyük Valide Han’ın çatısında. Fotoğrafların tümü Tufan’ın.
Galatasaray Üniversitesi’nde uluslararası hukuk profesörü Emre Öktem, kökenleri çok eski bir Bizans ailesine uzanan gazeteci-fotoğrafçı Letizia Missir Mamachi de Lusignan ile İstanbul’un gizlisini saklısını araştırmaya karar verdiğinde bu kadar uzun soluklu bir projeye atıldığını bilmiyordu. Beş yıl süren ve kapsamı giderek genişleyen projede bayrağı De Lusignan’dan Fransa’da yaşayan belgesel yapımcısı ve fotoğrafçı Mesut Tufan devraldı. İkili İstanbul’da ayak basılmadık sokak, girmedik delik bırakmadı. İstanbul’un sırlarını aralamak için yüzlerce kişiyle konuştular; ilgili alanların önde gelen uzmanlarından danışmanlık aldılar. Her yeni adımları bir başka adıma yol açtı. Nihayet dünyanın dört bir yanında önemli şehirlerin ‘gizlisi saklısı’ üzerine rehber kitaplar basan Jonglez’in yayımlayacağı bir eser ortaya çıktı. ‘İstanbul’un Gizlisi Saklısı’nın Fransızca ve İtalyanca edisyonları 2 Haziran’da İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi’nde tanıtılacak; Türkçe baskı da haziran ayının içinde yayımlanacak.
 
ÇİÇEKLER SOLDUKTAN SONRA



Heybeliada’da Aya Yorgi (Uçurum) Manastırı’nın bahçesi… Sekizgen bir yapının ortasında kesik bir dikilitaş duruyor. Bu, Kangelaris çiftinin acıklı hikâyesinin de simgesi. Emre Öktem’den neler olduğunu öğreniyoruz: “İngiltere’nin Gemlik (Kios) Konsolosu olan Spyridon Kangelaris, güzeller güzeli karısı Sevasti’ye delicesine aşıktı. 1865 yılında karısını kıskançlıktan öldürdü. O zamanlar suiistimal edilen diplomatik dokunulmazlıktan yararlandığı sanılan Kangelaris, 1866 yılında büyük masrafa girerek bu mezarı inşa etti.” Beş yıl sonra kendisi de ölüp aynı yere gömülene dek orada her gün mum yakan konsolos, taşın üzerine şunları yazdırmıştı: “Çiçek soldu, tohumlar dağıldı; ama Allah’ın kelamı yüzyıllar boyu yaşayacak.” Türkiye’de sık rastlanmayan türdeki mezar taşında, geceyi sembolize eden bir figür, icinden ateş çıkan ümit sembolu bir tabak, diriliş vaadi olarak Anka kuşu ve yavrularını kanıyla beslediği icin anne sevgisi ve fedakarlığı sembolize eden bir pelikan ve uyku tanrısı Hypnos yer alıyor.
 
ADADAKİ SİMYACI



Öktem, İstanbul’un bilinen tek simya taşının nerede olduğunu anlatıyor: “Heybeliada Ruhban Okulu’nun kilisesinin kapısından girmeyip sağa saparak duvarı takip edince, bahçenin ortasındaki kuyu bileziğinin Karamanca ve Ermenice yazılmış, 1792 tarihli kitabeleri görülür. Bu bilezik, Eğinli sarraf Hacı Nikola’nın hayratı. Uzmanlara göre bu kişi muhtemelen bugün tarihten silinmiş olan Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Ermenilerden oluşan Hay-Horom cemaatine mensuptu. İki kitabenin ortasında yer alan tuhaf işaret ise İstanbul’da görülebilen yegâne simya sembolü olsa gerektir.” Simyayı, ruhun arındırılması ile ilgili bir uğraş olarak niteleyenler mevcut ama esasen tabiattaki maddeleri altın ve gümüşe çevirmekle ilgili olduğu sanılıyor.
 
KABA KİREÇ TAŞINDAN



Eskiden Eyüp Mezarlığı’nın ortasında özel bir kısımda dururlardı; bugün yine mezarlık yakınındaki Karyağdı Tekkesi civarında birkaç örneğine rastlanıyor cellat mezarlarının... Kare kesitli taşlardan ibaretler. Kitabe yok. Kaba kireç taşından yontulan mezar taşları bu. Halk, yaşarken pek sevmediği cellatlara öldükten sonra da pek itibar etmemişe benziyor.
 
YENİÇERİ GRAFİTİLERİ

Yeni Cami’nin kubbe içindeki dairesel balkonuna çıkan merdivenleri bulun. Duvarda, tahminen 17-18’inci yüzyıllarda, hançerle çizilmiş tuhaf sürahi ve gemi figürleri bulacaksınız. Ne anlama geldiğini konuyu araştıran Emre Öktem açıklıyor: “Donanmaya tüfekçi veren 56’ncı Bölük’ün işareti olan kadırga, semtin o bölük hakimiyeti altında olduğu ve herkesin bu hükme boyun eğmesi gerektiği anlamına geliyor. Sürahiyi andıran yağdanlık çizimleriyse, Yeni Cami’nin kandil yağı satışının bu bölüğün tekelinde olduğu ve rekabete kalkışana haddinin bildirileceğiydi.” O dönem etrafa korku salan 56’ncı bölüğün etkili olduğu yerlerden biri, Yeni Camii yakınındaki, bugün İstanbul Ticaret Odası’nın arkasında kalan Melekgirmez Sokağı’ydı. Sokağa bu ilginç adın verilmesinin bir sebebi var: “Burası, 19’uncu yüzyıl başlarında yeniçerilerin sefahat âlemlerinin merkezi haline gelmişti. Yeniçeriler, bu sokakta umumhane işletir ve kaçırdıkları kadınları burada tutarlardı. Sokağın iğrenç şöhreti ‘Melek girmez’ diye anılmasına sebep olmuştu, çünkü burada işlenen günahlar melekleri kaçıracak nitelikteydi.” 2’nci Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı 1826’da kaldırmadan evvel, veba salgınını bahane edip sokağı dümdüz ettirdi. Yerine yapılan caminin adı yine duruma uygun olarak ‘Hidayet’ idi.
 
EFSANELER SÜTUNU



İki ev arasında bir garip taş öbeği... Cerrahpaşa Haseki Kadın Sokak’taki bu taş, her iki yanında duran evlerden çok daha eski. Çünkü o, İmparator Arkadius (395-408) ve babası Theodosius’un (379-395) zaferlerini ebedileştirmek için dikilen 47 metre yüksekliğindeki devasa Bizans sütununun kalıntısı... Bir zamanlar çevresinde koca bir forum duran bu sütun hakkında Evliya Çelebi’nin de anlattığı garip hikâyeler var.  Çelebi, bir zamanlar sütun üzerinde bir de kız heykeli olduğunu yazıyor. Öktem’in Evliya Çelebi’den aktardığı efsaneye göre bu heykel yılda bir kez canlanarak çığlık atar, üzerinden uçan kuşları yere düşürür, mahallelinin de kendilerine bir ziyafet çekmesini sağlarmış. Yine Evliya Çelebi’ye göre, Hazreti Muhammet’in doğumu sırasında şehri sarsan deprem bu sütunu da paramparça etmiş ama sütunun taşları sonra kendiliğinden bir araya gelmiş.
 
KAPIDA ASILI DURAN GÜRZ



Yeniçeriler, aralarında düzenledikleri spor müsabakalarında bir rekor kırıldığında, yarışmada kullanılan cirit, yay, gürz gibi araçları yakındaki bir caminin ya da abidevi kapının duvarına asardı. İşte Silivrikapı’da gözlerden kaçan 102 kiloluk bu gürz de bir kahramanın adını veriyor bize: “Eski Saray baltacılarından Rizeli Pehlivan İdris’in gürzüne nazar edip Fatiha-i Şerife okuyan iman ile gide.” Birkaç sene öncesine dek gürzün üzerinde duran iki büyük balina kemiğinin nereden geldiği ve nasıl kaybolduğu ise sır.
 
SİLİVRİKAPI’DA BİR SÜRPRİZ



Silivrikapı’nın dış kapısından girince iç kapıya girmeden hemen sola dönünüz... Ama dikkatli olun! Yazar Emre Öktem ve fotoğrafçı Mesut Tufan, buraya illa ki gündüz gözüyle ve grup halinde gitmenizi öneriyor. 1988’de bir restorasyonda ortaya çıkan bu aile mezar odasının uğradığı vandalizmin benzerini siz de yaşamayın diye! Bu sürpriz mekânda neler göreceğinizi Öktem anlatıyor: “Burası, İmparator 2’nci Theodosius’dan (408-450) daha eski bir devre ait; antik üsluptan gerçek Bizans üslubuna geçiş dönemine tanıklık etmektedir. İçinde bulunan mermer ve kireçtaşı lahitlerde Eski ve Yeni Ahit’ten sahneler resmeden kabartmalar, tavuskuşu, güvercin ve sarmaşık şeklinde süslemeler göze çarpmaktadır.”
 
BALIKÇI BARINAĞINDA BİR MÜZE



Bir şehir, evvela kendini o şehre adamış insanların omuzları üzerinde yükselir. Yedikule’deki Balıkçı Barınağı’na gittiğinizde bir müze görmeyi ummazsınız ama Fatih Su Ürünleri Kooperatifi 1994’te oraya emsalsiz ve mütevazı ‘Balık Müzesi’ni kurmuş. Sempatik loş ışıklandırmada, bazıları korkunç görüntülü balıklar sizler tarafından keşfedilmeyi bekliyor. Gidin, müzeyi gezin; ardından da barınakta demli bir çay için.
 
KÖPEKLERİN BABASI



 
Edirnekapı Mezarlığı’nda içinde Itri’nin de kabrinin bulunduğu Mısır Tarlası bölümüne geldiğinizde, gözünüze bir köpek sürüsü çarpar. Köpekçi Hasan Baba’nın mezarına geldiniz demektir. Hasan Baba’nın kim olduğunu Öktem anlatıyor: “Köpekçi Hasan Baba, 19. yüzyılın ikinci yarısında sokaklarda yaşayan ve kendisine kayıtsız şartsız itaat eden bir köpek sürüsüyle gezen, ebu-l kilab (Köpeklerin babası) lakaplı, renkli bir kişilikti. Sokak köpeklerini beslemesiyle tanınır, başkasının hakkına göz diken köpeklere üç gün sürüden uzaklaşma cezası verirdi.” Zaman içinde evliya olarak kabul edilen Köpekçi Hasan Baba’nın türbesi bugün de hürmet görüyor. Bir de ekstra not. Öktem ve Tufan da kitap için yaptıkları araştırmada bir tek burada zorlukla karşılaştıklarını anlatıyor. Fotoğraf çekerken köpekler saldırmış!
 
MÜDÜR ODASINDAKİ HAYALET



Kitaptan bir şehir efsanesi: “Kabataş Lisesi’nin ve yanındaki Galatasaray Üniversitesi’ne dönüşen Galatasaray Lisesi’nin eski öğrencilerinin anlattığına göre geceleri sert esen poyraz eski binaların çatlaklarından içeri girince, Abdülaziz’in hayaleti yatakhanelerde dolaşarak katillerini ararmış. 1990’lı yılların başında dolaşan rivayetlere göre civardaki otellerin görevlilerinden biri, gece vakti Osmanlı üniformalı ve fesli birinden tokat yemiş. Tokatçı, ardında iz bırakmadan gecenin karanlığında kaybolmuş.” Bu efsane içinde Kabataş Lisesi’nin müdür odasının ayrı bir yeri var; çünkü 30 Mayıs 1876’da tahttan indirilen Sultan Abdülaziz, 4 Haziran günü bu odada ölü bulundu. Cinayet mi intihar mı, halen bilinmiyor!
 
BURGAZADA’DA ÇİLE ODASI



Latif Burgazada’da tarihin gördüğü en büyük çilelerden biri yaşandı. Bizans’ı 8 ve 9’uncu yüzyıllarda kavuran ikon savaşları (Bir taraf dini tasvirlere karşı çıkarken, diğeri benimsiyordu) sırasında, ikonolardan yana olan İstanbul patriği Methodios, önce kırbaçlandı ve işkence gördü; ardından Burgazada’daki Ayios Ioannis Prodromos (Vaftizci Yahya) Kilisesi’nin bodrumuna atıldı. Methodios bir kişinin zorlukla ayakta durabileceği bu hücrenin içinde ona refakat eden iki haydutla beraber yıllarca kaldı. İşkence bununla bitmedi! Bu haydutlardan biri ölünce, Methodios’un çektiği eziyeti artırmak için cesedi hücreden çıkarılmadı ve orada çürümeye bırakıldı. Ama Monte Kristo Kontu gibi oradan çıkmayı da bildi Methodios. Tasvirlere ibadeti geri getiren İmparator Theophilos’un emriyle 842’de serbest bırakıldı.
 
DAVUT YILDIZLI CAMİ



Davut Yıldızı ya da Mühr-ü Süleyman, daha çok öyle bilinse de sadece Musevi dinine ait bir sembol değil. Müslüman ve Hıristiyanlar da kullanıyor. Mühr-ü Süleyman bulunan mekânlara şeytanın giremeyeceğine dair halk itikadı uyarınca bu koruyucu simge, cami ve tekkelerin kubbe kilit taşları, tonozları, kapıları ve girişlerinin yanı sıra çeşmelerde, mezar taşlarında, mutfak eşyasında, miğferlerde, muharebe esnasında zırhın içine giyilen hat işlemeli koruyucu gömleklerde ve Barbaros’unki gibi askeri sancaklarda da yer aldı... Listeye bir de İstanbul camisi ekleyin. 16’ncı yüzyılda inşa edilen Ali Paşa Camii’nin pencerelerinde de bu sembol bulunuyor.
 
CEVAHİR KARTALI



Kapalıçarşı, Osmanlı’dan önce de  var mıydı? Çarşının merkezi sayılan Cevahir Bedesteni’nde (İnciciler Kapısı) üzerinde neden bir kartal kabartması var? Bizanslı kökenleri su götürmeyen bu kuş nereden çıktı? “Bu sorunun cevabı çok basit olabilir” diyor tarihçiler. “Kapalıçarşı’nın üslubu tamamen Osmanlı olmakla beraber, altyapısı Bizanslıdır.” Bir kartal kanadında başlayan tartışma bitmiş değil.
 
SUSUZ ÇEŞME



Four Seasons Oteli’nin ana giriş kapısı yakınında 1788 tarihli çeşmenin musluğu olmadığını fark ederseniz, onun çalındığını düşünmeyin. Çünkü çeşmeye hiçbir zaman bir musluk takılmadı; hatta orada hiçbir zaman su da akmadı. Bu çeşme, Hz. Muhammed’in Kerbela’da şehit düşenlerin torunu Hüseyin ve yakınlarını anmak için yapılmıştı.
 
AYASOFYA’NIN GİZEMLİ YAZILARI



Emre Öktem, rehberinde Bizans’taki Vikinglerin unutulmuş tarihini de anlatıyor. Kuzeyli savaşçılar, Selçuklu hükümdarı Alparslan, Anadolu’ya girerken Bizans saflarında savaştı. Viking tüccarları Bizans’la yoğun ticaret yapıyordu. Beşiktaş civarındaki kışlalarda yaşayan çok Viking askeri vardı. Peki Ayasofya’nın üst katında, kadınlar galerisinin mermer korkuluğunun üzerinde rünik yazılar ne arıyor? Soylu kadınları korumakla görevli bir Viking savaşçısının hançerinin işiydi muhtemelen. ‘Belki’ demekten fazlasını yapamıyor kimse. Ötesini ancak hayalgücü tamamlar.
 
TEŞHİR ALANI

Topkapı Sarayı, Bab-ı Hümayun ile Bab-üs Selam arasındaki birinci avludayız. Böyle dertlerden azade göründüğüne bakmayın; bu çeşmenin önündeki küçük sütunda, kesilen kelleler teşhir edilirdi.
 
FETİH ZİNCİRİ



1453’te Osmanlı ordusu gemileri karadan yürütünce, Haliç’in ağzına gerilen Bizans zinciri aşıldı. Bu harekâtın bir söylenceden ibaret olmadığını ilk elden öğrenmek isteyenler Askeri Müze’de, Deniz Müzesi’nde, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde ve Rumelihisarı’nda sergilenen zincir parçalarını görebilir.
 
KARAİM MEZARLARI



Bir zamanların İstanbul’undan sessizce geçmiş bir küçük cemaat... Öktem, araştırmasında Karaim Yahudileri’ni de anlatıyor: “Hasköy’deki Mahlul Sokak’ta bulunan Karaim Sinagogu artık ziyaret edilmediği için, Çıksalın’daki küçük Karaim Mezarlığı artık birkaç aileden ibaret kalan ve ana akım Musevilik tarafından sapkın kabul edilen bir Yahudi cemaatinin bir zamanlarki varlığını hatırlatan tek yerdir. Mezarlığın her yeri İbranice yazılarla kaplı mezar taşlarıyla doludur. İlginçtir ki bu taşlar Karaimler’le Türkler arasındaki yakın ilişkiye tanıklık edercesine klasik Osmanlı sandukalarına benzer.”
 
BİR AİLENİN SON ANISI



Beyoğlu tarafından Haliç Köprüsü’ne doğru inerken sağda, tepe üzerinde duran bu binanın ne olduğu uzaktan bakınca anlaşılmıyor. Hasköy Yahudi Mezarlığı’nın ortasındaki bu neogotik bina, 19’uncu yüzyılda İstanbul’un en zengin ve şöhretli ailesi Kamondolar’dan Salomon Abraham de Camondo’nun defnedildiği aile mezarıdır (Bugün aile ocağı sönmüş durumda; Kamondo soyu devam etmiyor). 1950’lerden itibaren süren yol inşaatları sırasında, Hasköy Mezarlığı gibi Kamondo mezarı da tahrip olmuştur; 2010’daki restorasyonla beraber bugün bu bina ziyaret edilebilir durumda.
 
MİHRACENİN İPEK SECCADESİ



Altın işlemeli ipek bir seccadenin ne gibi bir sırrı olabilir? Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Pera Palas’ın 101 nolu odasında bir süre kalan Atatürk’e hediye edilen esrarengiz halının hikâyesini Emre Öktem’den dinleyelim: “1929 yılında Hintli bir prens, Cumhurbaşkanlığı sekreterliğine müracaat ederek Atatürk’le görüşme talebinde bulundu. Talep derhal kabul gördü. Görüşmenin konusu kadar mihracenin kimliği de hâlâ esrarını koruyor. Mihracenin huzurdan ayrılırken hediye ettiği Hindistan’da dokunmuş seccade, Pera Palas Oteli’nin 101 numaralı odasına gönderildi. Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılına kadar seccade kimsenin dikkatini çekmemişti. Seccadenin saat 9.07’yi gösteren 20 cm çapında bir saati resmettiği o zaman fark edildi. İşaret edilen saat Atatürk’ün 10 Kasım 1938 günü saat 9.05’te ölmüş olmasından dolayı zihin bulandırıcıydı. Şaşkınlık bununla da kalmadı. Halıda on adet kasımpatı figürü vardı. Yoksa seccade Atatürk’ün 10 Kasım günü belirtilen saattte öleceğine yönelik bir kehanet mi içeriyordu?”
 
MABEDİN MİMARI

Ziraat Bankası Karaköy Şubesi önünden geçerken kafayı kaldırıp yukarı bakın. Hz. Süleyman’ın Kudüs’teki meşhur mabedinin mimarı Hiram’ı göreceksiniz.
 
KUŞKONMAZ CAMİİ

Üsküdar’daki Şemsi Paşa Camii’nin ‘Kuşkonmaz Camii’ olarak da anılıyor peki neden? Rivayete göre camisine kuş pisliği bulaşmasını istemeyen Şemsi Paşa’ya Mimar Sinan, binayı kuzey ve güney rüzgarlarının buluştuğu Boğaziçi’nin tam bu noktasında inşa etmeyi önermiştir (kuşlar, rüzgârın şiddetinden burada uçamadığı söyleniyor). Şemsi Paşa Camii’nin bir başka özelliği de, tıpkı yine Mimar Sinan elinden çıkma Kılıç Ali Paşa Camii’nde olduğu gibi kendi ekseni etrafında dönen sütunları... Bu sütunların cemaati depreme karşı uyardığı düşünülüyor.
 
DRAKULA NEREDE?



Bankalar Caddesi’nin bir önceki adı Voyvoda Caddesi’ydi. Çünkü bir rivayete göre, Fatih’in azılı düşmanı, Türkleri kazığa oturtmasıyla bilinen (öldükten sonra da hakkında vampir Kont Drakula efsanesi türetilen) ‘Kazıklı Voyvoda’ Vlad Tepeş’in kafasını kesip İstanbul’a getiren bir Türk, o kafayı meydanlarda sergiledikten sonra Galata’da bir sokağa gömmüştü. O sokak daha sonra Voyvoda Caddesi adını alacaktı. Cadde üzerinde Bankalar Caddesi No.10’da bulunan Voyvoda Han’ın kafatasının son durağı olduğu rivayet ediliyor.



Haber: Yenal BİLGİCİ/Hürriyet
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
güzelce 7 ay önce

foto galeriye koymanız gereken bir çalışma olmuş. yapanlara tebrikler