12 Eylül'ü yargılarken unutulmasın: Aslolan vesâyetçiliği mahkûm etmektir!
Levent Köker 
 
Darbecilere ve işbirlikçilerine yargı bağışıklığı getiren Anayasa'nın geçici 15. maddesinin, şaşırtıcı derecede mutlu bir tesâdüf eseri, yine bir 12 Eylül günü kaldırılmasıyla başlayan bir süreçte önemli bir aşamadayız. Bu yargılamanın birkaç bakımdan büyük önemi var. Öncelikle belirtilmesi gereken nokta, yargılamanın kısaca "darbe" diye tanımladığımız TBMM'yi ve Türkiye hükûmetini devirme fiiliyle sınırlı kalamayacağı, kalmaması gerektiği. 12 Eylül 1980 darbesinin gerçekleşmesinden itibâren işlenen adam öldürme ve işkence suçlarının fâilleri de bu yargılama kapsamında olmalı. Tabiî "fâil" teriminin sâdece suçu bizzat ve bilfiil işleyen insanların yanında, onları bu suça iten, hattâ "emir"le mecbur edenleri de kapsadığını bilerek bu yargılama sürecini ilerletmek gerek. Bu bağlamda, sürece müdahil olmak isteyen siyasî ve toplumsal aktörler de hesaba katıldığında, yargılamanın burada belirtilenden daha da geniş bir kapsama yayılma eğilimi göstereceği anlaşılıyor. Bu iyi bir gelişme. Çünkü bu yargılamanın asıl önemi, sanırım, süreç içinde netleşeceğini tahmin ettiğim bir biçimde, darbenin sadece "askerî" nitelikte olmadığını göstermesi olacak. 12 Eylül 1980 darbesini, dönemin komutanları sivil işbirlikçileriyle birlikte yaptı ve bu işbirlikçilerin sayısı ve kapsamı doğrudan doğruya görev alanlardan dolaylı destek verenlere kadar derece derece genişleyen dâireler hâlindeydi. 

12 Eylül darbesinini yargılama süreci, müdahil olacakların da katkılarıyla, bu "işbirliği ve destek" dâirelerini de ortaya çıkarabilirse, sonuçta toplum olarak ilk defa bir askerî rejimin ve onun getirdiği anayasal ve siyasî kurumlaşmanın muhasebesini yapma imkânımız olacak. Bence bu yargılamanın büyük önemi burada. Zîra 12 Eylül darbesi sâdece darbe ânıyla sınırlı kalmayıp, 1982 Anayasası ile getirdiği kurumsal yapı ve bu yapının içinde oluşan siyasî kültür ile Türkiye'nin son otuz yılını belirledi. 1990'ların fâili meçhulleri de, 28 Şubat 1997 de, bugün yargılanmakta olan darbe planları ve teşebbüsleri de, 27 Nisan muhtırası ve parti kapatma davaları da, Anayasa Mahkemesi'nden Yargıtay ve Danıştay'a kadar yüksek yargı kararlarında belirginleşen "insan hakları ihlalleri" de, 12 Eylül rejiminin bu belirleyiciliği içinde yer alıyor. Aradan geçen onlarca yıl içinde yapılan yüzlerce anayasa ve yasa değişikliklerine rağmen, Türkiye'de hedeflenen ölçüde yüksek standartlı bir demokratik rejime erişilememişse, bunda 12 Eylül rejimiyle oluşup pekişen siyasî kültürün belirleyici olduğunu söylememiz gerekiyor. 

Tabiî, şimdi bir soru akla gelebilir: Darbeciler (ve tabiî işbirlikçileri, destekçileri, vs.) de bu toplumun insanları değil mi? Dolayısıyla sanki bu toplumun dışından gelmişler gibi, nasıl oluyor da bu topluma bir "siyasî rejim ve kültür" empoze ediyorlar? Üstelik nasıl oluyor da bu rejim ve kültür bu kadar inatla kalıcı olabiliyor? 12 Eylül yargılamalarının toplum olarak yüzleşmek zorunda bırakacağı asıl mes'ele bu soruda gizli. 

Bir başlangıç noktası olarak önerim, askerî darbelerle ve onların ürünü olan siyasî rejim ve kültürle ilgili olarak bugün yaygın olarak kullanmakta olduğumuz "vesâyetçilik"ten işe başlamak. 

Geçici değil, kalıcı bir siyâsî rejim ve kültür olarak vesâyetçilik 

Vesâyet, Türkiye'nin siyâsî literatüründe tek-parti döneminin demokrasiyi amaçlayan bir "geçici otoriterlik" olarak yorumlanması gerektiğini ifâde etmek için kullanılan bir kavramdı. Buna göre, Türkiye halkı Cumhuriyet'in kuruluş döneminde henüz demokrasinin gereklerini yerine getirebilecek olgunluğa erişmemişti. Halkın bu olgunluğa erişebilmesi için gereken ekonomik ve kültürel ilerlemenin sağlanması gerekiyordu, bunun için de bir tek-parti otoriterliğine ihtiyaç vardı. 

Vesâyet kavramının bu biçimde kullanılmasının iki sakıncası vardır. Bunlardan ilki, vesâyete sonuçta demokrasiyi amaçlayan bir geçici rejim niteliği atfetmekle aslında tek-parti otoriterliğinin onaylanmasıdır. Geçmişe dönük bu onaylayıcı tavır, geçmişte kullanılmış otoriter yöntemlere ve benzerlerine, o yöntemlere müracaât etmenin gerekçesi -yâni halkın demokratik olgunluk seviyesine erişmemiş olduğu yargısı- geçerli olduğu sürece, her zaman ihtiyaç olduğudur. Bir ân için geçmişe dönüp, Cumhuriyet'in kuruluşundan beş yıl kadar önce, M.Kemal Atatürk'ün Karlsbâd Hâtıraları'nda yazdıklarına bakalım. M.Kemal diyor ki, "... benim elime büyük selâhiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı içtimaiyemizde arzu edilen inkılâbı bir anda bir 'Coup' ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben, bazıları gibi efkâr-ı avâmı, efkâr-ı ulemâyı yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeğe alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden ben, bu kadar senelik tahsil-i âli gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimaiyeyi tetkik ve hürriyeti tezevvuk için sarf-ı hayat ve evkat ettikten sonra, avâm mertebesine ineyim." 

Halkın geri kalmışlığı nedeniyle, darbe ile yapılacak bir devrimin zorunlu olduğuna dâir bu tesbitlerin Cumhuriyet'in demokratik ve çoğulcu bir siyasî rejime kavuşamamasının önünde, daha sonraki dönemlerde de yaygınlaşan bir kabûl gördüğü rahatlıkla söylenebilir. Bu bağlamda, tek-parti vesâyetçiliğine damgasını vurmuş olan yukarıdakine benzer değerlendirmelerin paralelinde bâzı görüşlerin şimdi yargılanacak olan 12 Eylül darbecilerinin ağzından biraz başka türlü de olsa ifâde edildiklerini de tesbit etmek zor değildir. Örneğin tek-parti otoriterliğinin gerekçelerinden biri halkın geriliği ise diğerleri Türkiye'de halkın siyasî partilerden çok canının yandığı, aslında Türkiye'de farklı ve çatışan sınıflar bulunmadığı için birden fazla siyasî partiye de gerek olmadığı, tek sınıf olarak halkın (Cumhuriyet) Halk Partisi'nde temsil edilmesinin gayet normal olduğu türünden sözlerle ifâde edilmekteydi. Bu yaklaşım ile 12 Eylül darbe liderinin, "bu milletin partilerden değil ama koalisyonlardan çok canı yandı, bize aslında biri biraz serbest piyasacı (liberal) diğeri de biraz devletçi iki partiden oluşan bir sistem lâzım" türünden yaklaşımı arasında bir paralellik yok mudur? Tek-parti döneminde siyasî çoğulculuğa hiç izin verilmezken, darbelerle kesintili vesâyetçi kontrol altındaki çok-partili hayatta partilerin aralarındaki farkları iktisâdî politika ile sınırlamaya kalkmak ve bir bütün anayasal-hukukî düzeni bu sınır üzerine inşâ etmeye çalışmak, aynı vesâyetçiliğin devamı değil midir?

Sonuçta vesâyetçilik, Cumhuriyet'i kendi anladıkları "anti-demokratik bir sistem" olarak idealize edenlerin, bunu kalıcı bir siyasî rejim ve kültür olarak muhafaza etmeye çalışmalarının adıdır ve bu derin ve kapsayıcı anlamıyla tasfiye edilmedikçe Türkiye demokrasisinin gelişmesinde engel olmayı sürdürecektir. 12 Eylül darbecilerinin başlayan yargılanma süreci genişleyerek devam edebilirse, bu tasfiye için elzem olan toplumsal hesaplaşmayı mümkün kılması bakımından hayatî önem taşımaktadır.



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.