1982 Anayasası'nın temel çelişkilerini gidermeye hazır mıyız?

"Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda . . ." Şu ifâdeler ise Federal Almanya Temel Yasa'sının Başlangıç bölümünden: "Tanrı ve insan karşısındaki sorumluluğunun bilinci içinde, birleşmiş bir Avrupa'nın eşit ortaklarından biri olarak dünya barışını gerçekleştirmekteki kararlılığından aldığı ilhamla, Alman halkı, kendi kurucu iktidarını kullanarak bu Temel Yasa'yı kabûl etmiştir." Bu da İspanya Anayasası'nın başlangıcından: "İspanya ulusu, . . . bütün İspanyolların ve İspanya halklarının, insan haklarını, kendi kültür ve geleneklerini, dillerini ve kurumlarını yaşamalarını teminat altına alır." Hangisi demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, güncel ve sevdiğimiz tâbirle "farklılıkları zenginlik olarak gören" bir devlet anlayışını yansıtıyor? Soru: Yeni anayasada, mevcut Başlangıç bölümündeki hamaseti ve devletin "milliyetçilik" niteliğini çıkarabilecek miyiz? Dikkat buyurunuz: Devletin "millî" (ulusal) niteliğinin ayıklanmasından söz etmiyorum. Millî (ulusal) devlet, çağdaş dünyanın bir gerçeğidir ve XIX. ve XX. yüzyıllardaki biçimi ve niteliği Soğuk Savaş sonrasının "küreselleşme" konjonktüründe değişmiş olmakla birlikte, varlığını korumaya devam etmektedir. Yeni anayasada olmaması gereken ve zaten hiçbir çağdaş demokratik "millî" devlet anayasasında da bulunmayan şey ise bir siyasî ideoloji olarak "milliyetçilik"tir.

TÜRK DEVLETİNE VATANDAŞLIK BAĞIYLA BAĞLI OLAN HERKES TÜRK MÜDÜR?

Gelelim diğer çelişkiye: Türkiye'nin Cumhuriyet'in ilânından sonra sâhip olduğu üç anayasada da aynı olan 1. madde, "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" hükmünü getiriyor. 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının değişmez, değiştiril(e)mez ve değiştirilmesi teklif dahi edil(e)mez ortak maddesi bu. Buna karşılık 1961 ve 1982 anayasaları, 1924'ten farklı olarak, vatandaşlık tanımında, "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" hükmünü getirmektedir. Anayasa'nın 1. maddesi ile vatandaşlık tanımı getiren maddesi (1982'de 66. madde) birlikte okunduğunda, bariz bir çelişki ortaya çıkmaktadır: 1. maddeye göre devlet "Türkiye Devleti", 66. maddeye göre ise devlet "Türk Devleti"dir. Fark edileceği üzere, "Türkiye", Cumhuriyet'ten asırlar öncesine uzanan ve ağırlıklı olarak bugünkü Anadolu coğrafyasına verilen bir "yer adı"dır, referansı devletin "ülke" unsurudur. Buna karşılık "Türk" sözcüğü ise Türkiye coğrafyasında yaşanan bir "etnik" grubun adı olagelmiştir ve bugün de "vatandaşlık" dışı bağlamlarda kullanıldığında da böyle bir referansı vardır. Kıbrıs Türklerinden, Azeri veya Orta Asya Türklerinden söz edilmesinde olduğu gibi. Bu durumda, 1982 Anayasası, 1961 Anayasası gibi, devletin niteliğini belirleyen birinci maddesinde ülkeye referans yaparken, vatandaşlık tanımında devletin insan unsuruna "etnik vurgusu yüksek" bir yaklaşım getirmektedir. Doğrusu, bu çelişkinin ülke referansını esas alarak giderilmesi ve vatandaşlığın "Türkiye" esas alınarak yeniden düzenlenmesidir. Burada izlenecek en doğru yol ise, herhalde, pek çok çağdaş demokratik anayasada olduğu gibi, vatandaşlığı tanımlamaktan vazgeçip, vatandaşın haklarını ve özgürlüklerini anayasal güvenceye kavuşturmak olacaktır. O hâlde, soru: Yeni anayasada "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür" hükmünü çıkarıp, yerine "Türkiye Devleti" (veya "Türkiye Cumhuriyeti") vatandaşlığı kavramını geçirebilecek miyiz?

1982 Anayasası'nın bir diğer önemli çelişkisi, daha doğrusu bu daha çok bir "anlamsızlık", yine 1. madde ile 5. madde arasında. "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" diyen birinci madde varken, "Devletin Temel Amaç ve Görevleri" başlığını taşıyan 5. maddede, bu temel amaç ve görevler arasında, "cumhuriyet ve demokrasiyi korumak"tan söz ediliyor. Türkiye Devleti, 1. maddede belirtildiği gibi, "cumhuriyet" ise, o zaman 5. maddedeki ifâdeden, "Cumhuriyetin temel amaç ve görevi cumhuriyeti korumaktır" gibi bir "totoloji" çıkmaktadır ki, apaçık bir anlamsızlıktır. Peki, bu kadar açık bir anlamsızlığın Anayasa'da ne işi var diye sorulmaz mı? Hatırlayalım. 2007 Nisan'ında, zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yaklaşan cumhurbaşkanı seçiminin hemen arefesinde, zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'ın yeni cumhurbaşkanını tarif ettiği basın toplantısından ve ünlü "Cumhuriyet mitingleri" serisinin başlamasından az bir zaman önce, "Devletin cumhuriyeti koruma görevi"ni hatırlatan bir konuşma yapmıştı. Galiba Sayın Sezer'in burada kastettiği "devlet" ile "devletin korumakla görevli olduğu cumhuriyet" farklı şeylerdi. Devlet, zaman zaman popüler kullanımda da "seçilmiş hükûmet"ten farklı olarak, askerî ve sivil üst bürokrasiyi, daha somut olarak da orduyu ve yüksek yargıyı ifâde etmektedir. O hâlde soru: Yeni anayasada bu, en hafifinden vesayetçi ve daha ağır olarak da, darbe dâhil "Cumhuriyet'i koruma ve kollama" göreviyle demokratik sürece müdahale biçimlerini meşrûlaştırmaya yarayan düzenlemeyi çıkarmaya hazır mıyız?
Burada değinmeden geçilemeyecek çok temel bir diğer çelişki de Anayasa'nın 42. maddesi. Bu maddenin yine gündemde olan "anadilde eğitim" tartışmalarını ilgilendiren ünlü fıkrası şöyle: "Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez." Bu maddenin ne demek istediği, 2005 yılında Kürtçenin öğretilmesini de serbest bırakan bir kanunun adıyla birlikte okunduğunda daha iyi anlaşılmaktadır. 2005 yılında çıkarılan bu kanun, "Yabancı dil eğitimi ve öğretimi ile Türk vatandaşlarının farklı dil ve lehçelerinin öğrenilmesi hakkında"dır. Anayasa'nın 42. maddesi ile bu kanun birlikte okunduğunda, şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Türkiye'de Anayasa'nın ilgili maddesine göre "Türk" olan vatandaşlar, anadil olarak sadece "Türkçe"yi okuyabilirler, Türkçe dışındaki diller, "Türk" vatandaşlarının "anadilleri" değil "farklı dilleri" veya "lehçeleri"dir. Her yıl 21 Şubat'ta Dünya Anadil Günü'nü kutlayan UNESCO'nun da bir üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa ve kanun düzeyinde, apaçık bir sosyokültürel gerçeklik olan "anadil farklılığı"nı yok etmek istemesi ve anadili sadece Türkçeye inhisar ettirmeye çalışması, teşbihte hata olmaz, "yerçekimi yasası"nı kanun çıkararak "ilga etme" teşebbüsünden biraz daha az cüretkâr bir deneme sayılabilir. O halde soru: Yeni anayasada Türkçe dışındaki "anadiller"i kabûl etmeye ve bu farklı anadillerde eğitim imkânını yasama organının takdirine bırakacak bir anayasal imkânı ortaya koymaya hazır mıyız?

Örnekler çoğaltılabilir. Meselâ, 136. madde: "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir." Hakikaten ne demektir, hem "bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında" kalmak ve hem de "milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek"?..

Evet, yeni anayasayı tartışıyoruz. Zamanlama, usûl, biçim, hepsi önemli. Siyasî polemik zaman zaman ümit kırıcı düzeylere ulaşsa da, tüm siyasi partiler ve sivil toplum yeni anayasa gerektiği konusunda hemfikir. Bununla birlikte, Türkiye devletinin çağdaş standartların en ilerisine uygun bir demokratik cumhuriyet hâline gelebilmesi için, 1982 Anayasası'nın Başlangıç bölümünden itibaren her yanına sinmiş bulunan çelişkilerini, anlamsızlıklarını ve bunlar arasına gizlenmiş otoriter ve "darbeci" özünü gidermeye hazır olup olmadığımızı hep birlikte ve açıkça konuşmalıyız. Bu kamusal diyalog somut anayasa konularının nasıl düzenlenmesi gerektiği üzerinden yapılmadıkça, anayasa konusu bir siyasî-popüler gösteri malzemesine dönüşecektir. Kaçınılması gereken de herhâlde budur. (Zaman)


Levent Köker

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.