Adalet Bakanı’mıza bir çağrı
ESER KARAKAŞ

Konuyu aşağıda açıp detaylandıracağım ama bu detaydan önce meselenin genelini bir görmek lazım. Her hukuk devletinde olduğu, olması gerektiği gibi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, kendi devletleri ve idare hakkında dava açabiliyorlar; iç hukukta bu davalar idare mahkemelerine, Danıştay’a, iç hukuk yolları tükenmiş ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne davalar açılabiliyor. Bu davalarda da, hukuksal sürecin bir parçası, bir gereği olarak idare yani yürütme de mahkemelere, idare mahkemelerine, Danıştay’a, Avrupa İhsan Hakları Mahkemesi’ne savunmalar vermek zorunda kalıyor.
 
Bu konu ülkemiz Türkiye’de çok az konuşulan bir konu, idarenin, yürütme erkinin bu mahkemelere sundukları savunmaların bir bölümü çok önemli sorunlar içeriyor. İki sene önce, okuduğu okulda başına lavabo düşerek ölen altı yaşında, Efe Boz isimli bir çocuk vardı. Ailesi, İstanbul Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine dava açtı, idarenin avukatları da mahkemeye “Çocuk çok yaramazmış, ölümü ondan” diye özetlenebilecek utanç verici bir savunma gönderdiler; mahkeme idareyi aileye tazminat ödemeye mahkûm etti ama bu savunma (!?) da mahkeme kayıtlarına devletimizin bir ayıbı olarak girmiş oldu. Yakın geçmişte, AİHM’ye Hrant Dink cinayeti ile ilgili devletin sunduğu savunmayı (!!!) da çok iyi hatırlıyoruz, hangi bakanlıkta çalıştığını, ya Adalet Bakanlığı, ya da Dışişleri Bakanlığı, ismini öğrenemediğimiz bir sözde bürokrat, savunma metninde Dink’i bir Nazi’ye benzetme densizliğini (bulabildiğim en hafif kelime) yapabilmiş, Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu da “Tokat yemiş gibi oldum.” demiş idi. Bu savunmaların usulünün nasıl olması gerektiği mutlaka gözden geçirilmeli, devleti zora sokacak, hatta zora sokmaktan da öte, utandıracak savunmalardan vazgeçilmeli, gerektiğinde de mahkemelerin verdiği cezaya katlanıp hiç savunma vermeme yolu tercih edilmelidir; aşağıda sunacağım yeni bir örnek var, bu davada devletin AİHM’ye nasıl bir savunma vereceği Türkiye Devleti’nin yapısı, devlet anlayışı ve bir dizi başka konuda çok önemli bir gösterge olacak.
 
2007 Ekim ayında bir yerel gazetede, Bolu Ekspres isimli bir gazetede, köşe yazarı Sayın Işın Erşen bir makale yayımlıyor; bu makalenin yayımlanmasından hemen önce Güneydoğu’da geçici görev yapan Bolu Komando Tugayı’na PKK bir baskın düzenliyor ve askerlerimiz, çok nitelikli komandolarımız şehit oluyorlar. Bu olaydan hemen sonra makalesini Bolu Ekspres yerel gazetesinde yayımlayan Sayın Işın Erşen, muhtemelen şehitlerin Bolu Komando Tugayı’ndan da olmasının etkisiyle, inanılması çok güç bir makale yazıyor, -isteyen makaleye internet üzerinden ulaşabilir- bu aşamadan sonra öldürülen, şehit edilen her asker için BDP üyelerinden beş kişinin öldürülmesi gerektiğini söylüyor, bu meseleyi bu düzeyde de bırakmıyor ve yazısında (!) öldürülmesi gerektiğini düşündüğü BDP’lilerin isimlerini de yayımlıyor ve yazının sonunda da “Bir bizden, beş onlardan olsun” gibi korkunç bir ifade kullanıyor. Sayın Işın Erşen böyle düşünebilir, böyle düşünen başkalarının da olabileceğini biliyorum ama bu görüşleri yazıya döküp bir gazetede yayınlamak başka bir konu.
 
‘ifade özgürlüğü’nün suistimali 

Bu yazının yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Kasım 2007’de, BDP Eşbaşkanı Sayın Selahattin Demirtaş’ın avukatı Bolu Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuyor, kendilerinin hedef gösterildiklerini belirtiyor ve Sayın Erşen’in cezalandırılmasını istiyor; Bolu Savcılığı’na ifade veren Sayın Işın Erşen yazısında kimseyi hedef göstermediğini, sadece toplumu bilgilendirmeyi (!) amaçladığını söylüyor ve 7 Aralık 2007 tarihinde da Bolu Savcılığı bu yazının ifade özgürlüğü (!) kapsamında değerlendirildiğini, yazarın BDP’lilere karşı eleştiri hakkını kullandığını karara bağlıyor ve Işın Erşen hakkında dava açmıyor.
 
30 Temmuz 2008 tarihinde BDP’li Selahattin Demirtaş’ın avukatı Düzce Mahkemesi’nde savcının 7 Aralık 2007 tarihli kararına itiraz ediyor ama 21 Ağustos 2008’de Düzce Mahkemesi Demirtaş’ın başvurusunu düşürüyor ve Bolu Savcısı’nın kararının doğru olduğunu ifade ediyor; 15 Ekim 2008 tarihinde ise, dönemin Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Bakan sıfatıyla Yargıtay’a başvuruyor ve Düzce Mahkemesi’nin 21 Ağustos 2008 kararının reddini talep ediyor. 30 Eylül 2009 tarihinde ise Yargıtay, Düzce Mahkemesi’nin kararının hukuka uygun olduğunu belirtiyor.
 
Bu gelişmeler (!) karşısında da Selahattin Demirtaş AİHM’ye başvuruyor, AİHM davayı kabul ediyor ve şimdi de taraflardan görüş istiyor. Tüm bu gelişmeleri 8 Nisan 2013 tarihinde AİHM’nin resmî sitesine konulan bilgilerden izliyorum; bu aşamada da Türkiye’nin AİHM’ye bir savunma vermesi gerekiyor.
 
Bendenizin bu yazıyı yazmamdaki temel motivasyon da Türkiye Cumhuriyeti’nin AİHM’deki bu davada (Selahattin Demirtaş Türkiye’ye karşı) savunma vermesi fikrinin benim tüylerimi diken diken etmesi. Hukukçu değilim, süreçte usul hataları var mıdır bilemem ama Bolu Savcılığı’ndan başlayan hukuk skandalları karşısında, benim de yurttaşı olduğum bir devletin böyle bir konuda, “bizden bir kişiye karşı onlardan beş kişi öldürülsün” mantığının gazeteye yansıtılmasının cezasız kalması karşısında savunma vermesi fikri bile bana korkunç geliyor. Bir hukuk devleti için kabul edilemez buluyorum ve Adalet Bakanı’mız Sayın Sadullah Ergin’i bu davada savunma vermeyerek devlet erkinin bir kolu olan yargının (Bolu Savcılığı, Düzce Mahkemesi, Yargıtay) bu ayıbını kabullenmeye davet ediyorum.
 
Devletimiz başka konularda da yaptığı gibi bu davada da AİHM’ye savunma verme yanlışını yaparsa ne olur? Bendenizin ilk aklıma gelenler şunlar: 1- Türkiye’nin bir hukuk devleti olamadığı ve olma yolunda da ciddi bir iradesi olmadığı görüşü belirli çevrelerde daha da güçlenebilir. 2- AK Parti iktidarı döneminde beni en çok heyecanlandıran “Yeni Türkiye” doğru sloganının sözde kaldığı fikri yerleşmeye başlar. 3- Barış sürecinde devletimiz “bir bizden, beş onlardan” mantığının arkasında durmuş olur ve böylece sürece en büyük engeli bizzat kendisi çıkarmış duruma düşebilir. 4- Bizim ülkemizde hukukun, yargının vatandaşı değil de devleti koruduğu inancı biraz daha güçlenir. 5- Belki, hepsinden de önemli olmak üzere, ülkemizde bir kez daha hukuk-vicdan ilişkisi kopartılmış olur.
 
Sayın Bakanı’mız Sadullah Ergin, lütfen bu davada AİHM’ye savunma verirken üç değil, beş kez konuyu değerlendirin. Yazımı, aklıma gelen, cevaplarını alamayacağımı bildiğim iki soruyla noktalamak istiyorum: 1- Demirtaş’ın ilk başvurusunu reddeden Bolu Savcısı’nın hukuk anlayışı nasıl bir anlayıştır, nasıl oluşmuştur? 2- Hrant Dink savunmasını hangi bürokrat (!) yazmıştır, kendisi hakkında ne gibi bir işlem yapılmıştır?


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.