Anayasa, sosyal devlet ve gelir dağılımında adalet

 Tamer Çetin*

Ali Bulaç, bir yazısında bu konu üzerine bazı açık öneriler getirmekte, hükümeti ve akademisyenleri göreve çağırmaktadır. Bu yazı, Bulaç'ın önerilerinden yola çıkarak, anayasada iktisadi konuların yeri ve önemine ilişkin bir perspektif sunmayı hedeflemektedir.

Bulaç, yeni anayasanın kollaması gereken önemli konulardan birinin ekonomi olduğunu ve bundan kastının, "gelir adaletsizliğinin (...) önüne geçmek için gerekli yasal tedbirlerin alınması" olduğunu ifade etmektedir. Ardından da "bunun devlet müdahalesi ile ilgili olmadığını" vurgulamaktadır. Öncelikle gelir adaletsizliği konusunda iktisadın bakış açısını ele alırsak, devlet, gelirin bölüşümü konusunda iki şekilde adalet tesis edebilir. Birincisi; henüz gelirin üretilmesi aşamasında girişimcilere, eşit koşullarda yarışma fırsatı için gerekli kurumsal donanım tesis edilirse, süreç, sonuç itibarıyla geliri de hakkaniyete uygun olarak dağıtacaktır. Bu yaklaşımda eğer herkes, adil koşullarda kaynaklara erişim ve kullanım hakkına sahipse, elde edilen gelir arasında farklılıklar olsa da sonuç, hakkaniyete uygun bir gelir dağılımı adaleti olacaktır. İkinci yaklaşım; eşitlikçi dağılımı önermektedir. Buna göre devlet, ülke içinde üretilen refahı, herkese mümkün olduğunca eşit düzeyde bölüştürecek şekilde zenginden yoksula doğru transfer ederek, gelir dağılımında adaleti tesis edebilir. İlk yaklaşım, liberal perspektifi, ikinci yaklaşım, müdahaleci sosyal refah devletini ima etmektedir.

Eğer devlet, eşit ve adil koşullarda üretim süreçlerinden geçen piyasa aktörlerinin elde ettiği geliri, zorlayıcı gücünü kullanarak, fazla gelir elde edenden az gelir elde edene doğru transfer ederse, daha fazla çalışan ve refaha daha fazla katkı sağlayan aktörlerin, bir sonraki dönem aynı performansı göstermesi için herhangi bir motivasyon sağlayamaz. Devletin, insanlar ve organizasyonlar için en önemli anlamı, zorlayıcı güç sahibi olmasıdır. Anayasaların varlık sebebi, bu gücü bireylerin elde ettikleri yüksek gelir gibi hakları (eşit veya adil) dağıtmak için kullanmayı meşrulaştırmak değil, bireyi, bu güce karşı korumaktır. Devlet, gelir dağılımında adalet gibi bakıldığında neredeyse kutsal bir amaçla bile bu gücünü birinin refahında azalmaya neden olacak şekilde kullanırsa, hem motivasyonal etkinsizliğe hem de gelirinde azalmaya neden olunanlar açısından, adil bir bölüşüme değil, belki adaletsizliğe neden olacaktır.

Sosyal refah devletinin açmazı

Sosyal devlet ilkesi, tam olarak Bulaç'ın karşı çıktığı "açlara balık verme" politikasının tezahürüdür. Bulaç'ın bahsini ettiği "aynî ve nakdî yardımlar", sosyal devlet olmanın gereğidir. Buna mukabil, balık tutmayı öğretmek, doğal düzen içinde oyunun kurallarını adil olarak tanımlayıp, gelir elde etme süreçlerine aktörleri adil koşullar altında müdahil etmek anlamına gelmektedir. Bunun dışında dünyanın pek çok yerinde hükümetler, düşük gelir gruplarına üretim süreçlerine katılmaları konusunda önemli teşvik mekanizmaları geliştirmektedirler. Ancak gerçek şu ki, çok az sayıda düşük gelir sahibi birey, bu tür girişimcilik ruhu barındıran faaliyetlere girişmektedir. Bu da doğal düzen içinde oldukça anlaşılır görünmektedir. İbn-i Haldun, insanların dünyaya farklı meziyet ve kabiliyetlerde geldiğini, herkesin kendi uzmanlık alanında çalışması durumunda daha verimli olacağını ve böylece kaynakların etkin tahsis edileceğini teslim ederek, bu şekilde elde edilen refah bölüşümünün doğal olarak adil olacağını zımnen kabul etmiştir. Eğer doğal düzen içinde devlet, alanında çok başarılı bir girişimcinin elde ettiği serveti, informal kurumsal gerekçelerle ve kişinin kendi tercihiyle değil de, cebri olarak alıp, düşük gelir grubuna ait bireylere eşit oranda veya balık tutmalarını sağlamak maksadıyla dağıtsaydı, bir sonraki dönem güçlü bir girişim kabiliyetine sahip bireyleri daha fazla çalışmak konusunda ne türden bir mekanizma motive edebilirdi? Veya bu tür bir dağılım, gerçekten adil olur muydu? Alternatifi açısından bakarsak, daha fazla çalışanın veya üstün yetenek sahibi bireylerin, elde ettikleri yüksek gelir niçin adil olmasın?

Evet, çalışmak isteyip de iş bulamayanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur, ama çalışmak yerine boş vakit geçirmeyi tercih edenlerin, iş beğenmeyenlerin veya çalışmak istediği halde zengin olma becerisi olmayanların sayısı da hiç az değildir. Bir kez geliri yeniden dağıtmaya başlarsanız, düşük gelirliler arasında ayrımı nasıl yapacaksınız? Kimin balık tutmaya ve kimin balık yemeye hevesli olduğunu nasıl tespit edeceksiniz? Oysaki doğal düzen, kimin hevesinin ne olduğunu açığa çıkarmak için ideal bir piyasa mekanizması sunmaktadır. Abdurrahman bin Avf, çok zengin olarak yaşadığı Mekke'yi terk edip, Medine'ye hicret ettiğinde her şeye sıfırdan başlamış, kendisine vaatlerde bulunanlara, "Bana çarşının yolunu gösterin." diyerek, yardım almaksızın, kısa sürede girişimsel dehasıyla yine yüksek bir gelir düzeyi elde etmeyi başarmıştı. iPhone, Facebook ve Google gibi teknoloji ürünlerinin mucitleri Steve Jobs, Marc Zuckerberg ve Lawrence Page gibi dünyanın en zenginleri olmayı başarmış girişimciler, üstün performanslarının neticesinde yüksek gelir düzeyine erişmişlerdir. Piyasa süreçlerinde eşit koşullar altında, bazı insanların emekleri karşılığında elde ettiği değer, onları zengin kılıyor ve bazıları da bu zenginliğe erişemiyorsa, informal müesseseler gibi bireylerin gönüllülük esasına uygun olarak gelirlerini bölüşmek istemeleri müstesna olmak kaydıyla, aradaki gelir farkının cebrî bir güç olarak devlet marifetiyle eşitlenmesi, çok adil görünmemektedir. Ayrıca açıktır ki bu türden bir politika, girişimsel faaliyetlerin önünde müşevvikleri olumsuz etkileyen bir mekanizma tesis edecektir.

Şu halde gelir dağılımında adalet için devletin rolü, mülkiyet haklarının anayasal olarak korunmasıdır. Anayasada ekonomik anlamda daha fazlası, en azından çokça tartışmalıdır. Daha açık bir dille "gelir bölüşümünü düzeltmek ve orta sınıfı güçlendirmek" gibi gelir dağılımında adaleti sağlama mekanizmalarının anayasada yer almasına gerek yoktur. Bu konuda politik tercih, toplumların o anki fayda fonksiyonlarına göre tanımlanmalı ve yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirilmelidir. Farklı ideolojilere sahip siyasî partiler, bu konulara ilişkin tercih fonksiyonlarını parti programlarında tanımlarlar ve iktidar olmak üzere seçilen parti(ler), ekonomik program(lar)ını, anayasal düzenlemeye gerek kalmaksızın, yasalar yoluyla uygularlar. Bu konulardaki tercihler, zamanın ruhuna ve toplumun içsel dinamiklerine göre şekillenir. Bir dönem, aynı toplum, refahın devlet eliyle bölüşümünün adil olacağına hükmederken, bir sonraki dönem, aksine kanaat getirebilir. Yani tercihlerin doğası oldukça dinamik ve değişkendir. O halde bu konuda bir kez anayasal metne dercedilen bir düzenleme, sonraki dönemlerde toplumun dinamiklerine ve zamanın ruhuna uygun değişimlere, cari dönem hükümetlerinin anında uyum sağlayabilmelerini engelleyecektir. Şüphesiz, o dönemin siyasal iktidarı anayasal değişiklik yoluyla bunu sağlayabilir, ama bu türden anayasal değişimlerin sıklığı, ekonomide üretim maliyetlerinden neredeyse daha önemli hale gelmeye başlayan işlem maliyetlerinin artışına ve kurumsal güvenilirliğin zedelenmesine neden olacaktır.

Bir başka sorun olarak, anayasa metnine bu türden ifadelerin yerleştirilmesinin pratik karşılığı çok müphem bir hal alacaktır. Halihazırda 1982 Anayasası'nda 2001'de yapılan değişikliklerle "Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır (md. 49)", "Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur (md. 55)" ve en önemlisi "Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir (md. 65)" ibareleri yer almaktadır. Çalışanların hayat seviyelerinin yükseltilmesinin, işsizleri korumanın, işsizliği önlemeye yönelik ekonomik ortamın, geçim koşulları ile ekonomik ortam arasındaki ilişkinin ve devletin, ekonomik görevleri yerine getirmek için malî kaynakları nasıl kullanacağının belirleyicileri nelerdir? Açık bir şekilde bu maddelerin anayasada yer alması ile almaması arasında bir fark bulunmamaktadır. Sosyal devlet fonksiyonunu bir de refahı adil bir biçimde dağıtmak üzere yeniden tanımlamak ve anayasaya koymak, sadece muğlak bir maddeyi daha anayasaya eklemekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.

O halde yeni anayasada, Bulaç'ın önerdiğinin aksine, sosyal devlet unsuru, geliri adil dağıtmak amacıyla yeniden tanımlanmak bir yana, tamamen çıkarılmalıdır. Bu durum, paradoksal görünmekle birlikte, sosyal devlet kavramının anayasada yer almasıyla murat edilen hedeflere ulaşılmasına daha nitelikli bir katkı sağlayacaktır. Zira sosyal devlet, refahın bölüşümünde adalet sağlamak amacıyla yeniden tanımlandığı takdirde, refahı dağıtacak olan siyasî ve bürokratik yapıya tanınan anayasal yetkinin, politik asillerin, tercih fonksiyonuyla hedeflenen sonuca ulaşılabilmelerini garanti etmesi yönünde herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Aksine, siyasilerin ve bürokratların, refahı, siyasî süreçleri manipüle eden çıkar grupları lehine dağıttığına yönelik, önemli bir kanıt mevcuttur.

Siyaseti politikasızlaştırmak

Türkiye'nin patrimonyal devlet [tek-merkezci] geleneğinin baskın olduğu dönemlerde, merkezin elindeki refahı bürokratik aracılar vasıtasıyla çevreye nasıl dağıttığının kanıtı, 1980'ler ve 1990'lardaki ekonomi politikalarıyla sabittir. Devleti, refahı adil dağıtmak üzere anayasal olarak yetkilendirdiğinizde, yapacağı harcamaların kimler için olacağını, nerede sonlanacağını ve dolayısıyla bütçenizin halinin ne olacağını belirlemek veya kontrol altında tutmak için elinizde çok az araç kalacaktır. Eğer yapılacak harcamalar açıkça tanımlansın, gelir düzeyi şu seviyenin altında olanlara şu kadar nakdî, şu kadar aynî yardım yapılsın, bu yardımlar şu kadar süre devam etsin ve sürenin sonunda yardım alanın, ekonomik olarak verimli bir iş yapması şart koşulsun derseniz, bu durumda anayasanın doğasına çok aykırı bir metinle karşılaşırsınız. Açıkça bu anayasal dayatmayla zamanın gereklerine uygun bir politika üretemez hale gelirsiniz.

Aksine, anayasada sadece sosyal refah devleti tanımlansın, gereği yasalarla düzenlensin dersek, bu defa sonraki dönem hükümetlerinin yapacağı yasal düzenlemelerin anayasaya uyumu ve eğer uyumluysa refahın kim için daha adil dağılacağı konularında önemli sorunlar çıkabilecektir. Anayasa mahkemelerindeki yargıçların hiçbirisi dünyanın hiçbir yerinde, ideolojiden, dünya görüşünden veya kendi çıkarı peşinde koşma güdüsünden muaf değillerdir. Sosyal refah devleti görüşünü sol bir ideolojiyle yorumlayan yargıçlarla, liberteryan görüşe göre yorumlayan yargıçlar arasında derin farklar ortaya çıkacaktır. Bu farklılıklar, politikacıların refahı dağıtma fonksiyonunun önemli belirleyicileri haline gelmeye başladığında, süreç yine en azından yüksek işlem maliyetleri, düşük güvenilirlik, öngörülemez bir gelecek, yüksek risk, belirsizlik ve eksik sözleşmeler anlamına gelebilecektir. 1990'larda ve 2000'lerin başlarındaki Anayasa Mahkemesi kararları, 1990'ların politikasız siyaset yılları ve nihayet ekonomik krizler, bunun açık kanıtı hükmündedir. O halde refahın adil dağılması için sosyal devlet unsurunun, anayasal bir gereklilik olmasına gerek bulunmamaktadır. Hükümetler, bu türden politikaları yasal düzenlemeler yoluyla gerçekleştirebilirler. Aksine anayasal bağlayıcılık, güvenceden ziyade tutarsız ve güveni zedeleyen uygulamalara neden olabilir.(Zaman)

* Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.