Asker, yargı, hükümet

Dünya siyaseti, 1648’de yapılan ve Avrupa’da ulus-devlet temelli bir düzene geçişin başlangıcı olarak kabul edilen Westphalia Anlaşması’yla, modern anlamda kuruldu. Bu tarihten sonra modern uluslararası ilişkiler de, “ulus devletler arası ilişkiler” olarak belli değişimler göstererek bugüne kadar gelişiyor. Westphalia Anlaşması’yla ulus-devlet anlayışı ve ulus-devletin egemenliği Avrupa’da kabul ediliyor. Bu anlayış, “güvenlik riski” ya da “dış tehdit” olarak, belli bir “öteki” anlayışını da içeriyor. Westphalia Anlaşması’yla oluşan modern uluslararası ilişkiler modelinin ve dünya siyasetinin, o zamanki ötekisi, “Osmanlı İmparatorluğu”ydu. Osmanlı İmparatorluğu, bu anlayışa uyamadığı ya da etkili yanıt veremediği içindir ki, zamanla güç kaybetti, düşüş ve yok olma sürecine girdi.
1918-1945, uluslararası ilişkilerin dünya savaşları yoluyla yeniden inşası dönemiydi. 1945’te, II. Dünya Savaşı’ndan sonra sistem ABD hegemonyası temelinde kurulduğu zaman, yine ulus-devlet temelinde işliyordu, ama yeni bir dış tehdit ve öteki içeriyordu: Sovyetler Birliği. 1945-1990 Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ikili bir role sahipti. İki kutuplu ve güçler dengesine dönük dünya siyasetinde bir kutbun “süper-gücü” ve genel olarak, “uluslararası sistemin dış tehdidi, ötekisi”. 1990’da Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, Soğuk Savaş sonrası dünyada, meşhur “medeniyetler arası çatışma tezi” ortaya çıktı. Ve sistemin dış tehdit-ötekisi, “İslam” olarak kurgulanmaya başlandı. Soğuk Savaş’ın bitmesi ya da dünyanın küreselleşmesi, sistemin öteki üzerine kuruluşunu değiştirmiyor. İslam ve temsil ettiği medeniyet coğrafyası, “küreselleşen uluslararası sistemin ve dünya siyasetinin yeni ötekisi” oldu. 1990’dan beri bu kurgulanmış sistemde yaşıyoruz.

Ilımlı İslam olur
Bununla birlikte, 11 Eylül terörü dünya siyasetinde çok önemli bir kırılma yarattı. Terörizme Karşı Küresel Mücadele adı altında ve savaş ve işgal yoluyla, dünya siyaseti dost-düşman ayrımı içinde yeniden düzenleniyor. 11 Eylül saldırısını yapan örgütün, bu insanlık dışı saldırıyı İslam adına yaptığını deklare etmesi, medeniyetler arası çatışma tezini kuvvetlendiriyor ve İslam’ın dış tehdit-öteki olarak kurgulanmasını güçlendiriyor. Fakat bu çok da riskli. Bir dini, bir medeniyeti, bir coğrafyayı, bir kimliği, bir bütün olarak, hiçbir ayrım yapmadan düşman görmek, mutlak anlamda ötekileştirmek, dünyayı din temelinde ikiye ayırmak ve derinleşecek bir istikrarsızlığa itmek anlamına gelir. Bu bağlamda, terörizme karşı küresel mücadeleyi ülke işgalleri, savaşlar ve dost-düşman ayrımı temelinde bir siyaset anlayışıyla götüren yeni muhafazakâr güçler başta olmak üzere sistem, “dinsel köktenci İslam” ile modernleşmeye ve küreselleşmeye içsel “ılımlı İslam” arasında bir ayrım yaptı. İlkini mutlak düşman-tehdit, öteki yaparken, sistemle barışık ılımlı İslam’ı da bir “çözüm”, “sistem-içi denge unsuru” olarak görmeye başladı.
Sert, kökten dinci İslam ile ılımlı İslam arasında ayrım yapmak, ilkini düşman, ikincisini onun panzehiri olarak görmek, somut düzeyde de mümkün. Ilımlı İslam ağırlıklı hareketler, söylemler ve tartışmalar gerek İslam coğrafyasında, gerekse de İslami kimliğin giderek yaygınlaştığı ABD ve Avrupa’da son yıllarda yaygınlaşıyor. Ama daha da önemlisi, Türkiye’de gerçekleşiyor. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde hükümet kuran AKP, İslami bir gelenek ve tarihten gelmesine rağmen, hem kendisini “muhafazakâr demokrat merkez sağ parti” olarak tanımlıyor hem de Türkiye-AB bütünleşme sürecinin taşıyıcı aktörü rolünü oynuyor. Güçlü ve sert bir laiklik anlayışına sahip, Müslüman dünyanın tek laik demokrasisi olan Türkiye’de, AKP toplumsal desteğini artırıyor, 2004 yerel seçimlerini kazanıyor, Türkiye’nin küreselleşme ve Avrupalılaşma sürecini güçlü bir biçimde taşıyor. Tam da bu nedenle Türkiye, 2000’li yıllarda “küresel ilgi merkezi” haline geliyor, “medeniyetler arası çatışmanın medeniyetler arası ittifak/diyalog alternatifi” olarak görülüyor ve terörizme karşı mücadelenin “kilit ülkelerinden biri” konumuna yükseliyor. 2000’li yıllarda, Türkiye içinde alışık olmadığımız, ciddi tepkilerin oluşmasına neden olan “Ilımlı İslam olarak Türkiye” nitelemesini, uluslararası sistem içinde sıklıkla duymaya başlıyoruz. 2000’li yıllarda, öteki anlayışı içinde çok önemli bir kırılma yaşanıyor. AKP, sistem tarafından bir dış tehdit, bir düşman öteki olarak değil, tam aksine, olumlu bir gelişme, çözüm ve normalleşme aktörü olarak algılanıyor. Bugün, uluslararası sistem içinde AKP’ye karşı bir “şüphecilik” yaygınlaşsa da, AKP’nin sistem tarafından hâlâ “çözüm unsuru olarak olumlu ve önemli bir aktör” şeklinde algınlandığı söyleyebiliriz. 

Nerede hata yaptılar?
Biraz basitleştirerek anlattığım 1648’den bugüne uluslararası sistem ve dünya siyaset tarihi, bize bugün yaşadığımız siyasi çıkmaz ortamıyla ilgili çok önemli bir ipucu veriyor. 
Başta asker ve yargı olmak üzere, hükümet olarak AKP de bu sistemin nasıl işlediğini doğru okuyamıyor. İçlerindeki istisnalar dışında, asker ve yargının sistemi tümüyle yanış okuduğunu ya da sistemi hiç hesaba katmadan hareket ettiğini bugün, 27 Nisan e-muhtırasından Ergenekon ve Balyoz şoruşturmalarına, 301 tartışmalarından 367 tartışmasına ve AKP’yi kapatma sürecine kadar geniş bir çerçevede görebiliyoruz. 2000’li yıllarda bu kurumların “kurum” olmaktan daha çok “aktör” olarak hareket ettiklerini, dost-düşman ayrımı temelinde bir siyaset anlayışını “rejimi koruma adına” yaşama geçirdiklerini, bugün ise çok sorunlu bir konuma geldiklerini görüyoruz. Hem de bu kurumlar, devlet aygıtının en önemli kurumlarıyken. Her iki alanda da, genelde İslam’ı, somutta da AKP iktidarını tehdit-öteki olarak algılama oluşuyor. AKP, ikili bir konuma geliyor: Hem güçlü hükümet, hem de öteki. Ama, yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, aynı AKP uluslararası sistem tarafından “çözüm ve istikrar modeli” olarak görülüyor. Bu yanlış okuma ve hareket tarzı ve bu yanlışlık üzerine kurulan rejim koruma iddiası, her iki kurumu da hem içlerinde, hem toplumla ilişkileri hem de uluslararası sistemle ilişkilerinde çok sorunlu hale getiriyor. Bu sorunun çözümü de, hem askerin hem de yargının, kurum konumuna dönmelerinde, kurumsal reformlarını dünyayı ve sistemi doğru okuyarak yapmalarında, yani demokratik normlar, insan hakları ve insani güvenlik temelinde kendilerini yeniden yapılandırmalarında yatıyor.
Hükümetse her ne kadar sistemin işleyişini daha doğru okuyarak, Türkiye’yi dış politika alanında kilit ülke-bölgesel güç konumuna getirmede başarılı olsa da, kendine sistem tarafından atfedilen ılımlı İslam algısını yeterince sorgulamadığı için, demokrasiyi unutup muhafazakâr kimliğini güçlendiriyor. Ülke içinde ise güven ve birlikte yaşama normlarını güçlendirmede zorlanıyor, hatta başarısız oluyor. Muhalefetse, başlı başına sistemi doğru okuyamama sorunu.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.

Radikal



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.