Başkanlık sistemi ve siyasî kültür sorunu
Levent Köker   
 
Siyasî kültürü en geniş ve kapsamlı anlamıyla, siyasî iktidarın örgütlenmesiyle ilgili kurum ve süreçler ve bu kurumlar arasındaki ilişkilerle ilgili bireyler ve gruplar düzeyinde var olan algı, tutum ve davranışlar olarak tanımlayabiliriz. Siyasî iktidarın, âileden ekonomik ve sosyo-kültürel hayatın diğer alanlarına dek uzanan toplumsal ilişkilerle olan bağlantılarını nasıl anladığımıza bağlı olarak, bu kavramın kapsamı da kuşkusuz genişleyebileceği gibi daralabilir de. Fakat, her halükârda, başkanlık sisteminin "ideal tip"ini oluşturma imkânını bize veren ABD sisteminin kurumsal ve "siyasî kültür" özelliklerini birlikte ele aldığımızda, şu noktaların altını çizmek gerekmektedir: Amerikan başkanlık sisteminin özünü, bireysel özgürlüğü sâdece tek kişi zorbalığına değil, demokratik siyasî süreçte oluşabilecek olan "çoğunluk tiranlığı"na karşı koruma kaygısı oluşturmaktadır. Bu kaygının biçimlendirdiği başkanlık sisteminin içinde başarılı bir işlerlik kazandığı ortam ise, bireysel özgürlüğü öne çıkaran, yerel düzeyden federe devlet ve oradan da federal (merkezî) devlete dek uzanan bir kurumsal-yapısal ilişkiler bağlamında var olma imkânı bulabilen siyasî kültür özellikleridir. Bu özelliklerin başında, Amerikan sisteminin oluşmasına imkân veren tarihî sürecin feodalizmin belirleyici etkisi altında kalmış olan Avrupa'dakinden farklı bir tarzda gerçekleşmiş olması gelmektedir. 

Târihî müktesebât kuşkusuz başka pek çok şeyin yanında siyasî kültürün oluşmasında da belirleyicidir. Fakat, özellikle demokratik bir düzen kurmaya çalışan toplumlar bakımından en az onun kadar belirleyici olan bir diğer husus da özgürlükçü demokratik değerlerin oluşmasına imkân verecek kurumsal yapıların gelişmesine imkân veren düzenlemelerdir. Bu bakımdan, 1920-21 yıllarında Ankara'da Millî Mücâdele meclisinde ortaya atılan bir görüşü hatırlatmak isterim. "1921 Anayasası" görüşülürken, halka "kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil eline alma imkânını vermek" gerektiğinden söz edenler, valilerin de seçimle işbaşına geldiği bir sistemi amaçladıklarını dile getirmişlerdi. Bu sistemi istemenin gerekçelerinden en dikkat çekici olanı ise halkın örneğin ceberut bir vali seçmesi halinde bir daha seçmeyerek demokrasiyi öğreneceği ve benimseyeceği fikriydi. Bu görüşte olanların, halkın henüz demokrasiyle kendi kendini yönetebilecek gelişmişlik seviyesinde olmadığı yönündeki "vesâyetçi" yaklaşımlara karşı çıkarken ortaya attıkları dikkat çekici gerekçelerden biri ise, halka bu imkân ne zaman verilirse verilsin geç kalınmış olacağı idi. O hâlde behemehal adem-i merkeziyetçi bir demokrasiye geçilmesi gerekiyordu. 

Bu çerçevede soralım: Başkanlık sistemini Türkiye'de, valilerin de seçimle işbaşına geldiği, il idaresi, belediye ve köy düzeylerinde var olan, aşırı merkeziyetçi bir idarî (bürokratik) vesâyet altında işletmeye çalıştığımız devlet mekanizması tasfiye etmeden demokratik bir sistem olarak getirip yerleştirebilir miyiz? Cevap herhalde olumsuzdur. Üç nedenle: (1) Kurumsal yapı itibarıyla aşırı merkeziyetçi bir devlet sistemi, (2) Aynı ölçüde aşırı merkeziyetçi ve katı disiplinli siyasî parti yapısı ve (3) Halkın her düzeyde aktif siyaset yapmasına imkân vermeyen bu yapının oluşturduğu merkeziyetçi ve dolayısıyla otoriter siyasî kültür. Sonuç: Başkanlık sisteminin bir demokratik alternatif olarak Türkiye'nin yeni anayasasında yer alabilmesi için öncelikle merkeziyetçi ve otoriter devlet yapısını, bu bağlamda mevcut devlet-toplum ilişkisini tasfiye eden, böylece bireysel özgürlüğü temel bir değer olarak sahiplenebilecek bir demokratik siyasî kültüre de oluşum imkânı veren kurumsal yapı değişikliğinin öncelikle gerçekleştirilmesi zorunludur. 

Hâl böyleyken, başkanlık sistemi tartışmasını Türkiye'nin siyasî tartışma gündemine taşıyan başta Sayın Başbakan olmak üzere AK Parti mensuplarının konuyla ilgili olarak zihinlerinin çok da net olmadığı anlaşılmaktadır. Sayın Başbakan, başkanlık sistemini zaman zaman telâffuz ederken, arada "belki valilerin seçimle gelmesi de düşünülebilir" anlamında sözler de söylemek suretiyle, aklındakinin Amerikan örneğine yakın, yani bilimsel anlamıyla doğru "başkanlık sistemi" tipi olduğuna dair bir izlenim veriyordu. Aynı izlenimi bu satırların yazılmasına vesîle olan son tartışma sürecinin başlangıcında Sayın Bekir Bozdağ'ın başkanlık sistemini dile getirirken, yasama ile yürütmenin kesin çizgilerle birbirinden ayrılması gerektiği üzerindeki vurgusundan da edinmek mümkündü. Hattâ buna eşlik eden "başkanlık sisteminde yürütmenin daha etkili bir biçimde denetlendiği" iddiasını da dikkate aldığımızda, aynen valilerin de seçimle gelebileceği ihtimalinin dile getirilmesi gibi, Amerikan örneğinden türetilen başkanlık tipine uygun bir modelin Türkiye için düşünüldüğü izlenimini doğuruyordu. Ancak, çok geçmeden anlaşıldı ki, akıllardaki modelin ne olduğu konusunda net bir şey söylemek mümkün değilmiş. Konunun ele alındığı bildirilen AK Parti MKYK toplantısından sonra yapılan açıklamadan öğrenilebildiği kadarıyla istenilen şey "yarı-başkanlık"mış. Ancak, bu açıklama da bir netlik getirememiştir. Çünkü AK Parti MKYK'da çoğunluğun "yarı-başkanlık"tan yana olmasının gerekçesi, yarı-başkanlık sisteminin başkanlık sistemi için bir geçiş aşaması olarak görülmesi biçiminde ifâde edilmiştir. Yani asıl istenen yine "başkanlık sistemi", ama buna varabilmek için bir ara aşama olarak "yarı-başkanlık". İşte burada pek çok sorun var. 


Öncelikle belirteyim ki, geçen yazıdan buraya kadar belirtmeye çalıştığım temel argüman, başkanlık sisteminin kategorik olarak reddedilmemesi ama bunun hayata geçirilebilmesi için bu sistemin özündeki özgürlükçülüğü mümkün kılan bir adem-i merkeziyetçi yapıya da geçilmesi gerektiği yönündedir. Biri merkezî devlet, diğeri ise yerel (ve belki yeni sistemde "yerel ve bölgesel") yönetim düzeyinde gerçekleştirilmesi gereken dönüşümün zamanlamasının nasıl olacağı konusunda ise şu noktayı göz önünde tutarak karar verilmelidir: İstenilen özgürlükçü demokratik bir siyasî kültürün desteklediği bir başkanlık sistemi ise, önce özgürlükçü demokratik siyasî kültürün ön şartı olan halkın kendisini doğrudan yönetebildiği bir kurumsal yapının oluşturulması, başkanlık sisteminin bundan sonra düşünülmesi yerinde olacaktır. Bu durumda da öncelik halen Türkiye'deki demokratikleşme sürecinin önünü tıkayan hem yasakçı hem merkeziyetçi kurumsal-hukukî yapıların tasfiyesine verilmelidir. Burada da, ceza yasalarından yerel yönetim mevzuatına kadar pek çok alanda, aslında yeni anayasayı beklemeden yapılabilecek pek çok yasa değişikliği bizi beklemektedir. 

Bunlar yapılmadan "yarı-başkanlık" istemek, hele de bunu ilerideki başkanlık için bir geçiş olarak takdim ederek dile getirmek hem yanıltıcı hem de –daha demokratik bir Türkiye için- yanlıştır. Çünkü, Türkiye'nin şu andaki anayasal sistemi zâten yarı-başkanlık sistemine çok yakındır. Bugünkü tartışmaların geri planında yer alan ve açıkça dile getirilmeyen en önemli fark ise, cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa siyasî partisiyle ilişkisinin kesilmesidir. Yarı-başkanlık, cumhurbaşkanının "partili" olmasına imkân verecektir. Yarı-başkanlık ile kastedilen bu ise ve Türkiye'nin başka anayasal ve yapısal sorunları çözülmeden bu geçiş yapılacaksa, bunun varacağı yer, iddia edildiği gibi özgürlük temeline dayalı bir başkanlık sistemi değil, otoriter bir tek adam yönetimi olacaktır.




Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.