Bizim Mavi Marmara'mız

O yüzden Türkiye'de farklı siyasetlerin aynı çizgide buluştuğu nadir anlardan birisindeyiz. Önce İskenderun'daki olay, sonra Gazze'ye giden yardım gemilerine İsrail'in yaptığı saldırı. Sonuç, İskenderun'da yedi şehit, İsrail saldırısında ise şehit sayısı kaç, henüz belli değil. İsrail bir başka suçu da olayla ilgili dünya kamuoyuna bilgi vermeyerek işliyor. İşin dikkat çekici yanı, herkesin aklına aynı şüphenin gelmesi: Bu iki saldırı arasında bir bağlantı var mı, varsa mahiyeti nedir? Tesadüf denilemeyecek kadar çeşitli ortak özellikleri saymak mümkün. İskenderun Doğu Akdeniz'e bir kapı, saldırı yapılan yer Donanma İkmal Komutanlığı. Saldırıyı üstlenen PKK İsrail'in ilgi alanı içindeki bir örgüt. İran'a karşı PJAK'ı destekleyen, böylelikle kimi ülkelerin gözünde "İran düşmanlığı" üzerinden kendini meşrulaştırmaya çalışan bir İsrail'le karşı karşıyayız. Bu bölgeye bir bomba atıldığında kimin payına ne düşer, belli olmaz. Destek için de öyle. PJAK'a verir gibi yaptığın destek bakarsın başka bir yerden çıkmış. Ya da zaten başka yerden çıkacağını bilirsin. İsrail'in Kuzey Irak yönetimiyle kurduğu bağlar herkesin malumu. PKK ise, uluslararası ilişkilerin derin denklemini bir kenara bıraksak bile, her gücünü yitiren terör örgütü gibi başka ülkelerin yardım ve desteğine açık bir yerde duruyor. Al gülüm ver gülüm. Bütün bunların en azından kendi içlerinde bir mantığı da var. Mesela, Kuzey Irak da tehdit altında olduğunu düşünüyor, İsrail de. Dost düşman hesabında kimi farklılıklar olsa bile dayanışma pratiği için geçerli nedenleri var. Ama o pratik bir kez işlemeye başladığında, ilişki kuranları birbirine yaklaştırırken dostlar ve düşmanlar sınıflamasındaki farklılıkları da benzeştirir. Düşman da dost da ortak olmaya başlar.

Uzmanlara has soğukkanlılıkla olayların değerlendirilmesi gereken yanı var muhakkak. Bunu bilmek de lazım. Tek tek insan siyaseti oluşturmuyor, genel stratejileri belirlemiyor. Tam da o genel failler diyeceğimiz çeşitli entiteler tayin edici oluyor. Ama hikâyenin gelip dayandığı, bıçağın o keskin ucunun eti siniri geçip kemiği bulduğu yer insan. Üstelik tek tek insan... Kader ortaklığının sınırları kaldırma gücü bir yere kadar. Kendi başınalık aşılamaz kimi sınırlara sahip. İskenderun'da şehit düşen askerlerden birinin İstanbul'da davullu zurnalı askere gönderilişini veriyor bir televizyon. Ne de çabuk filmi bulmuşlar, diye düşünüyorum. Hem yaralayıcı bir anlatı, hem başarılı bir gazetecilik hem de yaşanan acıya tekabül etmeyen bir profesyonellik yan yana. Modern hayatın uyumsuzluğu mu bu acaba? Çelişkili olanların birbirini tamamlaması, zıtların o tuhaf uyumu. Seyrederken gözün doluyor ama aynı zamanda kızıyorsun. İnsanın kendi içsel bütünlüğünü bile bozan bir hal. İzmir'den gelen şehidin babası, ben de askerliğimi burada yaptım, iyi bilirim İskenderun'u, diyor. İyi bilinen bir şehirde evladını şehit vermek! Hatıralarla evladın hikâyesi nasıl tuhaf bir örtüşme doğurur zihinde? Sonra tamamlıyor baba: Vatana feda olsun evladım! Televizyon oradan bir başka acılı eve yöneliyor. Orda da aynı sözler. Van'daki şehidin evinde ise Kürtçe ağıtlar yükseliyor. O ağıtların da bu ülkenin çocuklarına fısıldadığı bir şeyler olmalı.

VİCDANLARI YARAN TEZATLAR

Her zaman lay lay lom halleri içindeki bir arkadaş arıyor; sabahtan beri gözlerimin yaşı dinmiyor, diyor. Ağladığına inanamıyorum. Steril, cool, her şeyden uzak, sinik okulun çağdaş temsilcisi bir arkadaş ve gözlerinde yaş! O turnusol kâğıdı gibi nazarımda. O ağlıyorsa eğer, demek ki ülke ağlıyor. Yanlış da değil. İstanbul Taksim'de toplanan kalabalık Filistin ve Türk bayraklarını açmış. Herkesin kalbine ve aklına tercüman olan konuşmalar yapılıyor. Kamera kalabalığı uzaktan gösteriyor. Gözler ne durumda gözler, belli değil. Ama uzaktan, bir beyaz camın üstünden bize ulaşan o hayalet görüntüler bile kalbimize dokunuyorsa, orada o ortak nefes, o ortak duyuş, o ortak hal herkesin ruhunu aynı nabızda topluyordur muhakkak. İnsan orada olmak, o kalabalığın içinden Marmara gemisine, bizim Mavi Marmara gemimize, oradaki insanların dökülen kanına uzanmak istiyor. Çünkü başka hiçbir yerden bunu yapmak mümkün değil. Ya doğrudan gemide olmalısınız ya da onlar için durmadan çoğalan çoğaldıkça büyüyen, kartopu gibi genişleyen, yetmiş beş milyonu halkasında toplasa bir ucu doğu Akdeniz'de olacak o kalabalığın içinde bulunmalısınız. Tekbir sesleri ve dualar. Sloganlar ve pankartlar. Eminim Taksim'e çok uzaklardan bakanlar da her söze her kelimeye katılmışlardır.

İsrail'in durumu zor... Silahsız insanların üzerine asker göndermek vicdanı olan her yerde karşılık bulur. Ümit ederim doğrudan İsrail'in içinde de buna mukabele edecek kesimler vardır. Yaralı insanları İsrail'de hastaneye götüren ambülânsların, aceleyle ambülânslardan indirilen sedyelerin, heyecanla koşuşturan sağlık görevlilerin bize söylediği bu vicdanın orada da olduğu... Ağır yaralı bir kişinin kolundaki plastik kelepçe ile bütün bu görüntüler tam bir tezat teşkil etse de yine de böyle. Zaten vicdandaki yarılma için böyle tezatlar gerekmez mi?

ŞİMDİ NE YAPILMALI?

Dünya kamuoyunun tepkisi şimdilik başlangıç gibi gözüküyor. Birleşmiş Milletler, NATO, AB gibi kuruluşlar daha açık tavır almalı, durdukları yeri hem "kendilerine" hem de "dünyaya" aleni bir şekilde göstermeli. Acaba bu dünyanın gerçekliği sadece çıkarlar ve ittifak anlayışlarından mı ibarettir, yoksa ortak insanlık diye tavır alınacak bir yer var mıdır? İsrail o yeri kanatarak ortaya çıkarttı. Şimdi herkes sınavda. Amerika da öyle. Olaydan dokuz saat sonra gelen "Üzgünüz" açıklaması Amerika için yeterli mi acaba? Büyük imparatorluklar elbette çıkarlarını takip ederler, bilânçolar çıkartırlar ama tarihin bize söylediği, aynı zamanda tüm ülkelere, insanlara ve insanlığa karşı da onları sorumlu kılan bir yerde dururlar. Eğer elinizdeki kudreti bu yolda kullanmazsanız dünyanın bir tür "doğal hayat" durumuna dönmesine seyirci kalırsınız. Ortak adaletin kılıcının olmadığı yerde herkesin kendi adalet kılıcı çalışır. Amerika'da da insanlığın ortak vicdanına ait çok sağlam bir dayanak olduğu muhakkak... Önemli olan politikaya yansıması. Mr. Obama, "Yes we can" derken, bunun içine herhalde o ortak sağduyuya ait bir şeyleri de koymuş olmalı. Kendisini oraya taşıyan rüzgârın arkasında bu yok muydu zaten?

Şehitler hemen ülkelerine ve ailelerine teslim edilmeli.Yaralılar ülkelerine gönderilmeli, tedavilerine orada devam edilmeli. Gözaltına alınanların "gözdağı" stratejisinin bir parçası olarak yargılanmasına izin verilmemeli, Birleşmiş Milletler'e ait bir komisyon derhal İsrail'e giderek bu insanların serbest bırakılması için tüm girişimleri gerçekleştirmeli.Amerika, yakın dostu ve müttefiki İsrail'in saldırgan politikalarına karşı açıktan tavır almalı.

Tüm bunlar acılı zamanların tahrik edici gücü "ortak akılsızlığı" önleme bakımından hayati değerde. Bunu anlamak için ateş düşen coğrafyalara dokunmak yeterlidir.

Talepleri okuyan failler bunları havanda su dövmek olarak görebilirler. Görsünler. Yine de havanda su dövmeye devam! Muhakkak bundan bir sonuç çıkacaktır. Ya su dönüşecek, ya havan çelikleşecek ya da en ilgisiz vicdanlar bile paylarına bir şey düştüğünü göreceklerdir. Zaman

M.Naci Bostancı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.