Bozdağ ve Görmez haklılar ama, aması da var
Eser Karakaş  

Ben de bu yazımda ağırlıklı olarak DİB'in finansmanını, mevcut finansman yönteminin etkinlik ve hakkaniyet boyutlarını gündeme getirmeye çalışacağım. 

DİB sürekli olarak toplumumuzun tartışma gündeminde ama son günlerde bu tartışma daha da sıcak bir ortama taşınmış gibi görünüyor. Başbakan Sayın Erdoğan'ın kürtajın sağlık gerekçeleri dışında yasaklanması talebine Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Görmez'in açık destek vermesi tartışmanın fitilini bir kez daha ateşledi. Hemen arkasından DİB'in bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı Sayın Bekir Bozdağ'ın Anayasa'nın 136. maddesine yaptığı referans ve bu anayasal madde metninden DİB'in faaliyetlerinin laiklik ilkesi doğrultusunda yürütülmesini emreden ifadenin çıkarılması talebini dile getirmesi tartışmanın önümüzdeki günlerde daha da alevleneceğinin habercisi oldu. Kürtaj meselesi her ülkede tartışılan bir mesele, her ülkede, Müslümanların ya da Hıristiyanların çoğunlukta olmaları önemli değil, dinî hassasiyetleri yüksek kesimler, muhafazakarlar kürtajın serbest bırakılmasına ya da bırakılmış olmasına tepki gösteriyorlar, siyaseten baskı yapıyorlar ve bu durum da demokrasilerde, pozisyon alışın kaynağının dinî olup olmamasından bağımsız olarak, son derece normal, son derece meşru. Türkiye'de de dinî hassasiyeti yüksek kesimler, muhafazakarlar çok büyük bir ekseriyetle kürtaja karşı bir cephe oluşturuyorlar; dinî hassasiyetler, çok ağırlıklı olarak da Sünni Müslümanların hassasiyetleri doğrultusunda tavır alan ve anayasal bir kuruluş olan DİB'in de kürtaja karşı bir pozisyon alışını çok normal ve o kadar da meşru görüyorum. Ancak, burada önemli bir sorun var, birazdan bu konuya geleceğim. Başbakan Yardımcısı Sayın Bekir Bozdağ'ın da Anayasa'nın 136. maddesindeki (DİB) laiklik göndermesinin kaldırılması yönündeki talebini de normal ve meşru buluyorum; bir kurum, anayasal ya da değil, resmî ya da değil, dinî konularda dinî hassasiyetleri yüksek kesimlere din kurumunun özel ya da kamusal yaşamda rehberliği konusunda görüş verecekse bu görüş açıklama sürecinin laiklik ilkesi ile sınırlandırılmasını çok anlamsız, hatta biraz da komik buluyorum. Bu açıdan Sayın Bekir Bozdağ'ın bu açıklamasını da normal ve meşru buluyorum ama yukarıda belirttiğim ve aşağıda detaylandıracağım temel sorun bu açıklamaya da mündemiç. 

Cumhuriyet'in gerçek kuruluş tarihi galiba 3 Mart 1924; bu tarihte çıkan 429 sayılı kanunla Erkân-ı Harbiye Umumiye Vekaleti kaldırılıyor, yerine de daha sonra Genelkurmay Başkanlığı adını alacak olan Erkân-ı Harbiye Umumiye Riyaseti kuruluyor. Aynı tarihte, aynı kanunla da Şer'iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılıyor, yerine Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Bakanlığı kuruluyor; bu iki kuruluş, Genelkurmay Başkanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet'in gerçek kuruluş tarihi 3 Mart 1924'tür değerlendirmesini yapmam boşuna değildir. Kemalist Cumhuriyet'in ve Kemalist laikliğin kurucu ve taşıyıcı ayaklarıdır, kurumsal hafızaları, kimlikleri ve aidiyetleri zaman içinde çok değişmez, başlangıç ilkeleri daima bu iki kurum için de belirleyicidirler, aynı tarihte ve aynı 429 sayılı kanunla beraber kurulmuş olmaları da tesadüf değildir. 

DİB'İN FİNANSMAN YÖNTEMLERİ DEĞİŞTİRİLMELİ Mİ? 

Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kurumdur, 136. maddede laiklik ilkesi doğrultusunda özel kanunda gösterilen görevlerini yerine getireceği belirtilen DİB, genel idare içinde yer alan bir kuruluştur; DİB'in genel idare içinde yer alması anayasal keyfiyeti bu kurumun aynı zamanda merkezî bütçe (eskiden genel bütçe) gelirleriyle finansmanı zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir ve ben de bu yazımda bu meselenin yarattığı sorunları ve alternatif çözüm önerilerini tartışmak istiyorum. Bu arada, DİB tartışılır iken, Siyasi Partiler Kanunu'nun (SPK) 89. maddesini de, yani DİB'in genel idare dışına taşınmasını öneren siyasi partilerin kapatılacağı hükmünü de tartışmamak, gündeme getirmemek, en azından fikir ahlakı açısından olanaksız gibi durmaktadır. Kenan Evren mahreçli SPK 89, Anayasa'yı da dolanarak, bir açıdan Anayasa'nın 136. maddesini (DİB) Anayasa'nın adeta değişmez maddesi haline getirmektedir; DİB, Kemalist laiklik sisteminin temel ayağıdır derken biraz da muradım budur. 

Anayasa 136'da genel idare içinde bir müessese olarak tanımlanan DİB merkezî bütçe gelirlerinden, aynen diğer temel kamu hizmetleri gibi, adalet gibi, güvenlik gibi finanse edilmektedir ve temel sorun da, hem etkinlik, hem de hakkaniyet açılarından bu noktada ortaya çıkmaktadır. DİB, bir kamusal kurum olarak ama çok ağırlıklı olarak Sünni Müslümanların bir kurumu olarak siyasi tartışmalara dinî yorumlar getirebilir, Sayın Bekir Bozdağ'ın hatırlattığı gibi bu yorumların illa ki de laiklik ilkesi ile çerçevelenmesine de hiç ama hiç gerek olmayabilir ama şayet bu yorumları yapan kurum merkezî bütçeden, mesela adalet kamu hizmeti gibi tüm yurttaşların, Sünni Müslümanların, Alevilerin, Hıristiyanların, Musevilerin, atelerin vergileriyle finanse ediliyor ise, bu durumun kuramsal açıdan kabul edilmesi, özgürlükçü bir laiklik ilkesi çerçevesinde mümkün değildir, hakkaniyete de uygun değildir. Bu satırların yazarının şahsî görüşü her türlü din hizmetinin devlet dışında, sivil toplum kuruluşları, mesela vakıflar aracılığıyla üretilmesi yönündedir ama mevcut dengeler açısından, isterseniz reel politika da, gerçekçilik de diyebilirsiniz, DİB'in bir kamusal kurum olarak mevcudiyeti zorunlu görülüyorsa, finansman yöntemleri mutlaka, evet mutlaka değiştirilmelidir diye düşünüyorum. Birinci en iyi çözüm dinî hizmetlerin sivil topluma, vakıflara bırakılması ise, en kötü çözüm de DİB'in merkezî bütçeden genel vergilerle finansmanıdır. İlla ki uçlara gitmek de şart değildir, ara çözümler de mümkündür, dünyada da çok sayıda bu çözüm örnekleri mevcuttur, başka bir yazıda belki bu alternatif yöntemleri de tartışabiliriz. Sivil topluma hâlâ ve hâlâ güvenmiyor ve din hizmetlerinin finansmanının kamu maliyesi yani devlet üzerinden yapılmasında ısrarlı isek de bugünkünden daha etkin ve hakkaniyete daha yakın ve devlet üzerinden çözümler vardır. DİB'in finansmanı yine devletin vergi daireleri aracılığıyla yapılabilir ama dinî hizmetin finansmanına tahsis edilecek kamu kaynakları gönüllülük temelli bir finansman yöntemine kaydırılabilir. Kamu maliyesinin daha genel bir sorununun, deklarasyona dayalı Gelir Vergisi'nin yaygınlığının yükseltilmesine paralel olarak Gelir Vergisi mükelleflerinin ödedikleri Gelir Vergisi'nin belirli bir yüzdesi, mesela yüzde bir buçuğu, Diyanet Vergisi olarak saptanabilir, bu vergi gönüllülük temelinde ödenir, DİB'e vergi ödemek istemeyenlerin Diyanet Vergisi de genel kamu hizmetlerinin finansmanına aktarılır, böylece teorik gerekçelerle çok tipik bir kamu hizmeti olarak addedilemeyen din hizmetinin finansmanındaki hakkaniyet problemi ortadan kısmen de olsa kaldırılmış olur. 


DİB, yine kamu maliyesi üzerinden ama gönüllülük temelli bir araçla finanse edilir ise, gerçekten DİB faaliyetlerinin laiklik çerçevesine sıkıştırılmasına da gerek kalmaz, Diyanet İşleri Başkanı da yorumlarında daha özgür olur, laiklik kaygılı eleştirilere de çok daha kolay ve doğru yanıtlar üretilir. Merkezî bütçeden, herkesin katkı yaptığı bir bütçeden maaş alan DİB çalışanlarının toplumun belirli kesimlerine yönelik görüş açıklamaları haklı rahatsızlıklar yaratabilir, daha özenli davranılabilir. Sorunun reel politika içinde çözümü, en iyi çözümün vakıf sistemi olduğu unutulmadan, gönüllülük temelli bir Diyanet Vergisi'dir. 



Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.