Bu mahkeme güvenilir değil
ALI YURTTAGÜL
Avrupa Parlamentosu'nda faaliyet gösteren Yeşiller Grubu'nun siyasî danışmanı


Günlerdir bu mahkemenin dava hazırlık sürecindeki tutumu gündemden düşmüyor, hatta Almanya anayasa mahkemesini bile meşgul eder hale gelmiş durumda olduğu gibi, Türkiye - Almanya ilişkilerini de etkiliyor. Sorun aslında "önemsiz" denebilecek bir konu üzerinden ateşlendi. Mahkeme sadece Almanya, Türkiye, Yunanistan değil, tüm dünya basınını yakından ilgilendiren bir davada gazetecilere ayırdığı 50 sandalyeyi Almanca terimi ile "Windhundverfahren", Türkçe "tazı yarışı" diyebileceğimiz metotla, yani başvuruların geliş sırasına göre vermiş. Doğal olarak, "Alman tazılar" mahkemeye çok yakın oldukları için ilk gelenler olmuş, Almanya’da çalışan Hürriyet veya Sabah gazetesi muhabirleri bile ikinci gün başvurmalarına rağmen yer kapamamışlar. Zaten başvuru günü ve saati birkaç defa değiştiği için Atina, İstanbul veya Paris'ten yola çıkan "tazıların" bu yarışta şansları başından yoktu deniyor. Bu duruma parmak basan ve durumun "normal" olmadığını vurgulayan gazeteci ve politikacılara karşı mahkeme "bağımsızlığına" atıf yaparak her türlü çözüm sürecini tıkamaya kararlı görünüyordu. Bazı Alman yayın organlarının Türk gazetecilere yerlerini vermek istemeleri veya aile yakınları için ayrılan 70 sandalyeden boş kalacak olanları uluslararası basın ve Türk gazetelerine verilebileceği gibi makul öneriler de "mahkemelerin bağımsızlığı" duvarına çarpıyordu. Bu arada mahkemenin kamuoyuna ve basın organlarına karşı "bağımsızlığını" vurgulayarak kabul etmediği hataları Anayasa mahkemesine karşı kabul etmesi de ilginç. Nitekim anayasa mahkemesi "yabancı" basının "en az üç" sandalye ile temsil edilmesi gerektiğine hükmetmiş, fakat seçimi mahkemenin iradesine bırakmış bulunuyor. Bakalım mahkeme "tazı", "kura" veya "makul" bir metotla mı bu yerleri verecek? Sorun zaten teknik değil, güven meselesi. 
 
Mahkemenin bu oldukça hassas ve politik davada bağımsızlığına gölge düşürmek istememesi aslında olumlu bir şey olsa da, sorun zaten bu değil. Sorun mahkemenin "kamuoyuna açık" olması ve bu davada "kamuoyu" teriminin Münih veya Almanya'dan daha geniş bir alanı kapsaması. İkinci ve temel sorun ise bu mahkemenin davanın hukuki ve politik boyutu yanında, kurumsal kapsamını kavramakta zorlanmasından kaynaklanıyor. Zira sorun sadece on insanın öldürülmüş olması değil, güvenlik güçlerinin yıllarca gözleri önünde dolaşan katilleri görmekte zorlanması, en çekingen terim kullanırsak "ihmali" söz konusu. Bu mahkemeye neden güvenilmez sorusuna ışık tutabilmek için, önce davanın gündemindeki olaylara kısaca değinmekte yarar var sanıyoruz. Zira temel sorun başından beri Almanya devlet kurumlarının aşırı sağ konusunda sorunlu ve Almanya tarihinin derin gölgesi altında "olmaması gereken şeyi" görmemekte direnmesi yanında, bu ülkede acı tarihe rağmen kurumların içerisine kadar uzanan küçümsenmeyecek bir aşırı sağ kültürün sürmekte olması.
 
Gelelim davanın içeriğine. Bundan on beş yıl önce, henüz birleşmiş olan Almanya'nın doğusunda, Neonazi hareketi içerisinde bir radikalleşme süreci yaşanıyor ve izleme altında bulunan NSU adında bir grup "eylem" kararı alıyor. Hedef ülkeyi yabancılar ve "döner"den temizlemek. Almanya'nın birçok bölgesinde, özellikle güneyinde Türkleri hedef alıyor, öldürüyor ve ortadan kayboluyorlar. Polis içerisinde olayın aşırı sağ bir boyut olduğunu söyleyenler, hatta analistlerin bu yönde sonuçlara ulaşmasına rağmen, güvenlik güçleri bu konunun üzerine gitmiyor ve katilleri mağdur aile yakınları arasında arıyorlar. Birçok kadın kocasını öldürmekten sorgulandığı gibi, iş dünyasında "mafya ilişkileri" mercek altına alınıyor. Tabii bir şey çıkmıyor. En çarpıcı örnek Köln kentinde Türklerin yoğun bulunduğu bir caddeye konan bomba olayında yaşanıyor. Zamanın içişleri bakanı Otto Schily (bu politikacı ile bir dönem aynı parti üyesi olduğum için utanıyorum) olay akşamı TV'lerden olayın aşırı sağ bir kaynağı olmadığını söylüyor. Bugün polisin elinde o bombayı koyan kişinin video kayıtlarını izleyebildiğimiz gibi, bu politikacının, "bilmiyordum" ifadesini izliyoruz. "Madem bilmiyordun, neden aşırı sağ ile ilgisi yok diyorsun" sorusunun cevabı ise sadece bu olayda değil, bugün bile geçerliliğini sürdürüyor. Alman makamları tüm bu tecrübelere rağmen çok hızlı bir şekilde "verilerin aşırı sağ ile ilişkiye işaret etmediğini" oldukça rahat ve olayın hemen akabinde söyleme alışkanlıklarını sürdürüyorlar. Şüphesiz her yangın "ırkçı" bir eylem sorunu değildir. Fakat bazı yangınlar veya öldürme vakaları ırkçı kaynaklı olabilir ve titiz bir araştırma kültürü ile olay aydınlanabilir. Olay aydınlanıncaya kadar "tüm boyutları ile araştırıyoruz" demek zor bir şey mi? Geçelim.
 
İNTİHAR EDEN ÜYELERİN GİZLEDİKLERİ
 
NSU grubu güvenlik güçlerini görmedikleri veya görebilmek için bakmadıkları için 2005 yılına kadar öldürmeye devam ediyor. Niçin bu tarihten sonra eylemlere ara verdiklerini bilmiyoruz. Ve nihayet iki bisikletle gerçekleştirdikleri bir banka soygunundan sonra "yakalanıyorlar". Aslında yakalanmıyorlar. Mobil ev olarak kullandıkları aracın içerisinde "intihar etmiş" olarak bulunuyorlar. Polis olay yerine geldiğinde arabayı alev almış olarak buluyor. İntihar etmeden önce aracı ateşe verdikleri söyleniyor. Aynı saatlerde oturdukları ev de ateşe veriliyor. İntihar kararı veren bir kişinin delilleri yok etme sorunu olmadığı ve ruh halinin de bu tür detaylarla uğraşacak durumda olmadığını varsayarsak, bu insanların, Türkiye'de sıkça yaşandığı gibi iz karartmak için "temizlendiği" tezi de yabana atılmamalı. Olayın merkezinde olan iki kişi "intihar etmiş" olduğu için, şu anda sanık koltuğunda oturanlar büyük ihtimalle tetiği çekenler değiller.
 
Her neyse, on kişinin katilleri olan Neo-Nazi grubunun yıllar sonra ortaya çıkması birçok boyutu ile Almanya kamuoyunu derinden sarstı diyebiliriz. Politik kurumlar, Başbakan, parlamento, Cumhurbaşkanı, siyasi partiler dehşete kapılmakla kalmadı, konunun ciddiyetini gerektiren tavır içerisinde oldular. Parlamentonun oluşturduğu araştırma komisyonu devletin gizli servisinden tutun, politik sorumlulara kadar hiyerarşinin tüm tabakalarında ortaya çıkan "ihmallerin" hâlâ üzerine gidiyor ve konu gündemden düşmek bilmiyor. Tüm bu hassasiyete rağmen, hâlâ cevabı bulunamayan yüzlerce soru olduğu gibi, sanık sandalyesinde olması gereken birçok kişi herhalde hâlâ serbest dolaşıyor. Bu yüzden dava sadece basit bir ceza davası olmadığı gibi, kurumların "ihmallerini" dava sürecine almadan adaletin yerini bulması mümkün değil. Bunun dışında olayın politik boyutu da sorgulanmak zorunda. Zira NSU herhangi bir suç örgütü değil, tamamen politik inançlarından ötürü insan öldüren bir teşkilat ve öldürdükleri insanlarla uzaktan yakından bir ilişkileri olmamış. Bu yüzden Almanya'daki milyonlarca "yabancıyı" tabii hedef olarak görüyorlar. Almanya'nın yakın tarihi göz önünde bulundurulduğunda davanın bu boyutuna eğilmek acı da verse, bu acı gerçeklerle yüzleşmeden adaletin yerini bulması mümkün değildir. Ayrıca kamuoyu ve Almanya'da yaşayan milyonlarca göçmenin korku ve kaygılarına cevap vermek için bu yüzleşme zorunludur.
 
DAVA MÜNİH MAHKEMESİ İÇİN ‘BÜYÜK’
 
Fakat Münih Ceza Mahkemesi'nin tutumundan masasındaki bu davanın tüm bu boyutlarını gördüğü izlemini almak mümkün değil. Tüm veriler davanın "olağan" bir dava olarak götürüleceğine, kurumsal ve politik sorumlulukların dava kapsamına alınmayacağına işaret ediyor. Mahkemenin "tazı yarışı kuralında" ısrar etmesi, "kamuoyu" olgusunun ve "açıklık" ilkesinin Almanya sınırlarını aşan bir olgu olduğunu görmemesi, kaygı verici ve davanın tekin ellerde olmadığına işaret ediyor. “Acaba olay hasıraltı mı edilmek isteniyor” kaygısı yabana atılır bir kaygı değil. Anayasa mahkemesi kararına rağmen  yaşananlardan sonra mahkemenin güven sorunu devam edecektir. Zira Münih mahkemesi davayı anlayamıyor. Bu yüzden kamuoyu sadece Türkiye'de değil Almanya'da da bu mahkemeye güvenmekte zorlanıyor. Bu konuya eğilen Neue Züricher Zeitung'un haklı olarak bu tür bir sorun karşısında biraz "kreatif olmanın yasak olmadığına" işaret etmesi doğru bir tespit olduğu kadar, kreatifliğin mahkemenin bağımsızlığına gölge düşüremeyeceğini düşünmek de yanlış olmaz. Türkiye açısından iki sonuç çıkarmak mümkün: Basın, kamuoyu, sivil toplum kuruluşları daha başlamadan tartışılan bu dava sürecini yakından takip etmek ve adaletin ihyası için çaba sarf etmek zorunda. Zira bu mahkeme gerçeklere karşı "deve kuşu" görünümü veriyor. İkinci ve yine önemli bir konu Türkiye'de Avrupa Parlamentosu veya AB üyesi ülkeler adına birçok davayı izlemek isteyenlere misilleme yapmaktan kaçınmak, Münih mahkemesinin "ilginç" bağımsızlık yorumuna uzak durmak, salona girişler için "tazı koşusu metodunu" uygulamaktan kaçınmak olmalıdır.
 




Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.