Bu Meclis, yeni anayasa fırsatını kaçırdı mı?

Toplantıya ilgi büyüktü ve Artuklu Üniversitesi\'nin yaklaşık bin kişi kapasiteli görkemli salonunu tümüyle dolduran katılımcılar arasında, Türkiye\'nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu konusunda fikir birliği olduğu anlaşılıyordu. Tabii bu fikir birliğinin anayasanın yapılışında izlenecek yöntem ya da usûl ve anayasanın içeriği konularında da geçerli olduğunu söylemek kolay değildi. Bu, aslında Türkiye için de genel olarak yapılabilecek bir tespittir. Nitekim bugün, Türkiye\'nin genel kamuoyuna bakıldığında yeni bir anayasa ihtiyacı konusunda büyük bir konsensüs olduğu görülebiliyorsa da, yeni anayasanın kim tarafından ve nasıl yapılması ve anayasanın içeriğinin nasıl olması gerektiği üzerinde ciddi fikir ayrılıklarının bulunduğu görülebilmektedir.

Öncelikle üzerinde durulması gereken konu, ister yeni bir anayasa, ister mevcut Anayasa\'da kısmi değişiklik niteliğinde olsun, Türkiye\'nin adeta bitmeyen anayasa sorununun temel kaynağını teşhis edebilmektir. Bu teşhis için hareket noktası anayasa kavramının kendisidir ve bu kavramın iyi anlaşılması bakımından bazı gerçeklerin altının çizilmesi gerekmektedir. (1) Anayasa, hem devlet örgütünü düzenleyen ve hem de temel hak ve hürriyetleri güvence altına alan temel ve üstün hukuk normlarıdır. (2) Tarihî olarak ilk devletlerin ortaya çıkışından bugüne geçen 7000 yılı aşkın zaman boyunca pek çok devlet kurulup yıkıldığı halde, bunlardan \"anayasalı devlet\" niteliğinde olanlar, son 400 yılın ürünüdürler ve esas itibarıyla Avrupa tarihinde ortaya çıkmışlardır. (3) Anayasalı devletlerin ortaya çıkışı, devletin \"kutsal\" yani gökten indirilmiş, beşer üstü ve tarih ötesi bir varlık olarak anlaşılmasının da sona ermediğini işaret etmektedir. (4) Dolayısıyla, anayasası olan her devlet, aslında toplumsal olarak kurulmuş olan bir hukuki yapıyı ifade etmekte, anayasa da bu kuruluşun belgesi olmaktadır. (5) Dolayısıyla, anayasalı devlet, insanlar tarafından üzerinde anlaşılmış hukuk normlarına dayanan devlet anlamına geldiği ve insanların bir şey üzerinde anlaşmaları da aralarındaki farklılıkları serbestçe ortaya koyabilmelerini gerektirdiği için, anayasalı devlet, mecburen -hem mantıken, hem de tarihî olarak- \"anayasal devlet\" haline dönüşmüştür. (6) \"Anayasal devlet\", bu açıdan, yasama, yürütme ve yargı işlevlerini yerine getirirken devletin anayasada yer verilen normların dışına çıkamamasını gerektirirken, bir diğer açıdan, temel hak ve hürriyetlerin dokunulmazlığını ve toplum üyelerinin yurttaş sıfatıyla kendi haklarına sahip çıkabilmelerini de içermektedir.

Türkiye\'nin bitmeyen anayasa sorununun temelinde yukarıda özetlenen anayasal devlet kavramına getirilmiş olan tarihî çekinceler yatmaktadır. Bu çekincelerden ilki, devletin anayasadan önce geldiği anlayışına dayanmaktadır. Anayasaların toplumlar tarafından bir devlet düzenini kurmak üzere yapılan \"sözleşmeci\" metinler olduğunu kabul etmeyen bu anlayışa göre Türkiye\'de, devletin anayasaya değil, anayasaların devlete uydurulması gerekmektedir ve bu yaklaşım, bugün de her türlü anayasal yenilenmenin sınırını \"Türkiye Cumhuriyeti Devleti\"nin bekası olarak çizmektedir. Bitmek bilmeyen anayasa sorununun temelinde, modern bir anayasal devlet olmanın gerekleriyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti\'nin bekası arasında, devleti anayasanın önünde ve üstünde gören anlayış sahiplerinin kendilerince belirlemiş oldukları uyumsuzluktan kaynaklanan bir çekince yatmaktadır. Buna bağlı bir diğer çekince de, Türkiye\'nin gerçekten anayasal devlet halinde örgütlenmesi durumunda ortaya çıkıp genişleyecek olan demokratik siyaset imkânının sonuçta \"Türkiye Cumhuriyeti Devleti\"ni yok edeceği algısına dayanmaktadır. Kısaca, Türkiye yurttaşlarının devleti ileri demokratik siyaset usullerine göre yönetemeyecekleri türünden, bildiğimiz vesayetçi yaklaşımın temelini oluşturan bir algı söz konusudur.

Anayasa sorununun çözümü Türkiye devletinin kendi yurttaşları tarafından yapılacak olan bir anayasayı kendi varlığı için tehdit gibi gören ve böylece bir anayasa yapım sürecini önceden sınırlayan tarihî-siyasî çekincelerden arındırılması gerekmektedir. Böyle bir arınma ise, bu çekincelerin mevcudiyetinin ve demokrasi ile ve dolayısıyla da cumhuriyet ve anayasal devlet fikriyle bağdaşmazlığının farkına varılmasıyla gerçekleşebilir. Bu nedenle, bugünkü anayasa tartışmalarında hâlâ gündemde tutulmak istenen, TBMM\'nin anayasa yapamayacağı yargısıyla açıkça hesaplaşmak gerekmektedir.

TBMM\'nin anayasa yapamayacağı yargısı, bilindiği gibi, anayasaların \"kurucu iktidar\" tarafından yapıldığı, kurucu iktidarın da kurucu meclisi gerektirdiği gibi bir mantığa dayanmaktadır. Yukarıda özetlenmeye çalışıldığı gibi, anayasa, devletin toplum tarafından inşa edilmesi gerektiğinin kabulüne dayanır ve bu nedenle de bu inşayı yapacak olan toplum aynı zamanda bu güce de, yani kurucu iktidara da sahiptir. Bu nedenle anayasa yapma işi ya doğrudan doğruya toplum üyeleri veya toplumun temsilcileri tarafından yerine getirilir. Kurucu iktidar, Türkiye\'nin tarihî pratiğini eleştirellikten yoksun bir biçimde kabullenenlerin zannetmek eğiliminde oldukları gibi, darbe dönemlerinde ortaya çıkan ve sonra da kaybolan bir şey değildir. Aksine, Türkiye Cumhuriyeti\'nde özellikle 1961 ve 1982 anayasalarının doğru anlamıyla bir kurucu iktidar tarafından değil, o iktidarın gâsıplarınca yapılmış anayasalar niteliğinde olduklarını tespit etmek daha yerinde görünmektedir. Bu bakımdan, kurucu iktidarın bugün ve gelecekte de asli sahibinin Türkiye yurttaşları ve dolayısıyla onların seçilmiş temsilcileri olduğunu belirlememiz gerekmektedir.

Bu belirleme, elbette TBMM\'nin Türkiye yurttaşlarının özgür iradelerini yansıtma kabiliyeti hakkında bir değerlendirme yapmamızı engellememelidir. Seçim sisteminden ve siyasi partilerin yapılarından kaynaklanan sorunların TBMM\'nin asli kuruculuk niteliğinin ortaya konulmasında ciddi itirazlara haklı bir temel oluşturduğu bir gerçektir. Bu bağlamda, örneğin seçmenlerin yarıya yakınının iradelerini yansıtmayan 2002 Meclis\'ine göre, seçmenlerin yüzde 90\'ına yakınının iradesini yansıtabilen 2007 Meclis\'inin asli kurucu iktidar sahipliği iddiasının daha yerinde olduğunu söylemeliyiz. Buna, 2007 seçimlerinden sonra oluşan TBMM\'nin yeni bir anayasa yapmak bakımından da önemli bir toplumsal-siyasi meşruluk zeminine dayandığını da ekleyebiliriz. Bununla birlikte, 22 Temmuz seçimlerinden sonraki siyasi süreçlerin bu güçlü toplumsal-siyasi meşruluk zeminini aşındırmış olduğunu da tespit etmeliyiz. Herhalde, TBMM\'nin, asli kurucu iktidar sahipliğini yeni bir seçim sürecinde yurttaşlara te\'yit ettirmesi yerinde olacaktır.

2007-2008 sürecinde TBMM tarafından yeni bir anayasa yapma fırsatının kaçırılmış olduğu tespitine katılma anlamını taşıyan bu görüş, elbette mevcut TBMM tarafından Anayasa\'da öngörülen usullere göre, bir dizi anayasa değişikliği yapmasına da karşı çıkılması anlamına gelmez. TBMM, yasama yetkisini kullanarak, Anayasa\'yı değiştirebilir, değiştirebilmelidir de. Yalnız bu değişikliklerin, hem kuruluşundan bugüne kadarki yerleşik içtihadı, hem de 2007-2009 yıllarındaki kararları göz önüne alındığında, Anayasa Mahkemesi\'nin vesayeti altında gerçekleşeceğini unutmamak gerekir. 2008 yılında gerçekleştirilen 10. ve 42. maddedeki değişiklikler, Anayasa Mahkemesi tarafından nasıl iptal edildiyse, yapılacak kısmî anayasa değişiklikleri de aynı akıbete uğrayabilecektir. Bu nedenle, kısmî anayasa değişikliği yerine, Türkiye Cumhuriyeti\'nin ileri demokrasi ölçülerine kavuşması amacına yönelik yeni bir anayasa yapım sürecine hız vermek daha doğru gibi görünmektedir. ZAMAN

Levent Köker


Yeni Anayasa çalışmaları ile ilgili farklı görüşler için tıklayınız.



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.