Ceza hakiminin takdir yetkisine tazminat gölgesi

Selamet İlday - Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Üyesi
 
Bu nedenle haksız yere yakalanan veya tutuklanan kişilerin uğradıkları maddi ve manevi zararların karşılanması esası, uzun yıllar sürdürülen hukuksal mücadeleler sonunda 19. ve 20. yüzyıllarda kabul edilmeye başlanmıştır. Ülkemizde de 1961 Anayasası'yla haksız tutuklanan veya yakalanan kimselere tazminat ödenmesi mecburiyeti anayasal bir hak olarak kabul edilmiş, 1964 yılında yürürlüğe giren 466 sayılı kanun ile uygulama alanımıza girmiş, bilahare yerini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141 ve müteakip maddeleri almıştır.

Aradan pek çok yıl geçmesine rağmen bu özel düzenlemelerin uygulamasında görülen birçok aksaklıklar, özellikle davanın açılması usulü, süresi, tazminatın kapsamı, kusurlu ve hatalı hareketlere sebebiyet vermenin anlam ve değerlendirilmesi gibi konularda yanlış uygulamalar devam etmektedir.

Kamu yararı bulunduğunda başvurulan ve geçici bir tedbir mahiyetinde olan tutuklama müessesesinin kişi hürriyetini kayıtlayan ağır ve fakat zaruri bir muamele olduğu aşikardır. Bu tedbire zaruri olduğu ölçüde başvurmak gerekir. Zaruretin sınırlarının aşılması asla kabul edilemez. Burada zaruretin ölçüsünü takdir edecek olan hâkimdir. Bu tedbirin hâkim tarafından alınması, kişi hürriyeti gibi çok önemli olan bir mesele üzerinde keyfilikten kaçınmayı gerektirir. Zira, tazminat müessesesinin hukuki dayanağını adalet duygusu ve hukuk devleti kavramı oluşturmaktadır. Bu konuda hürriyetlerin gelişigüzel zedelenmemesini, kanun hakimiyetini ve keyfiliği önlemek için Anayasa'nın 17. maddesinde kişinin dokunulmazlığı düzenlenmiş, hiç kimseye insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza verilemeyeceği benimsenmiş, 19. maddede kişilerin hangi hallerde tutuklanabileceği tek tek sayılarak belirtilmiş, bu belirlemeler dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zararın tazmin edileceği açıklanmıştır. Ayrıca, 40. maddede Anayasa'yla tanınmış hak ve hürriyetlerin ihlali halinde kişilere yetkili makama başvurma hakkı tanınmış, haksız işlemler sonucu uğradıkları zararın da devletçe tazmin edileceği belirtilmiştir.

Haksız tutuklamalar sebebiyle verilecek tazminatın hukuki mahiyeti üzerinde bugüne kadar çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bunlardan bir kısmı devletin tazmin borcunu; başkasının haksız fiilinden dolayı sorumluluk çerçevesi içerisinde "hukuki sorumluluk" olarak değerlendirmekte, bazı görüş sahipleri de, tutuklamayı kişi hürriyetinin kamulaştırılması ve ödenen tazminatı da kamulaştırma bedeli olarak görmektedir. Bir başka görüş, tazminatı "riskle" açıklamaktadır. Teorik olarak her vatandaş için aynı derecede var olan "tutuklama riski" pratikte yalnız bir kısım vatandaşlar için tahakkuk etmektedir. Kovuşturma sonunda sebepsiz yere tutuklandıkları anlaşılan kimselerin bu yüzden uğradıkları zararın tazmini gerekmektedir. Bazı düşünürler, hukuka bağlı devlet anlayışının benimsenmesi neticesi devletin sorumluluğunu kabul etmenin zaruri ve mantıklı olduğunu düşünmektedirler. Devlet organları tarafından yapılan işlemler doğrudan doğruya bizzat devlet tarafından yapılmış gibidir. Hâkimler de devletin bir organı olduğu için faaliyetlerinin sebep olduğu zararlardan dolayı devletin sorumluluğu doğal kabul edilmektedir. Bu nedenle; tazminatın esası "kusursuz sorumluluğa" dayanmaktadır. Tazminatla sorumlu olan ve yürütülen dava sonucunda haksız yere tutuklanan kişiye tazminat ödeyen devlet, TC Anayasası'nın 40/son, 129/5 ve CMK'nın 143/2. maddesine göre; görevini kötüye kullanan kamu görevlilerine dönüp tahsil edebilecektir.

7.11.1982 tarih 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 19/3. maddesi "suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir..." şeklindedir. Aynı maddenin son fıkrasında ise, "...bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, devletçe ödenir." denilmektedir. Ayrıca, TC Anayasası'nın 40/son fıkrasına göre; "...Kişinin, resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da kanuna göre, devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır..." Bu Anayasa hükümlerine kişiler ve yargı organları sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Kişilerin uğradıkları zararın devletçe ödeneceği açıkça belirtildiği halde haksız tutuklamaya sebep verildiği iddiasıyla hâkimler aleyhine şahsi sorumluluklarından bahisle tazminat davası açılması Anayasa'ya, CMK'nın 141. maddesine aykırıdır. Şayet, dava devlet aleyhine değil de, yaptığı haksız işlemler sonucu zarar doğuran resmî görevliler aleyhine açılmışsa davanın doğru hasıma yöneltilmemesi sebebiyle reddi gerekir. CMK devletin sorumluluğunu, HMUK hâkimin şahsi sorumluluğunu düzenlemektedir.
 
Hukuk hâkimlerinin ve icra reislerinin mesuliyeti, HUMK. 573. maddesinde yaptıkları iş ve verdikleri kararlara uygun bir biçimde düzenlenmiştir. Dolayısıyla madde metninden haksız tutuklamayla ilgili bir hükmü bulup çıkarmak mümkün değildir. Aksi tutum kanun koyucunun maksadını aşan bir zorlama olur.

HİÇBİR ORGAN MAHKEMELERE EMİR VEREMEZ

Eski Türk Ceza Kanunu'nda ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda ceza hâkimlerinin hukuki mesuliyetini düzenleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. 25.3.1931 tarih 1931/19 esas, 1931/35 karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'yla kanundaki boşluk giderilmeye çalışılmış ve ceza hâkimleri kapsam içine alınmıştır. Bu İçtihadı Birleştirme Kararı haksız tutuklamalar sebebiyle mağdur olanların zararını tazmininde kifayetsiz olduğundan Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun çıkarılmış, uğranılan zararın tazmini ağır ceza mahkemelerinde istenebilmiş ve bu taleplere ilişkin verilen kararların temyiz incelenmesi Yargıtay ilgili ceza dairelerinde görülmüştür. Yeni Ceza Muhakemesi Kanunu 466 sayılı kanuna paralel hükümler taşımaktadır. İçtihadı Birleştirme Kararları çatıştığı yasa metni karşısında hükümsüz hale geleceğinden ceza hâkimleri aleyhine haksız tutuklamalar nedeniyle HUMK'nın 573 ve 575/2. maddesine göre, hukuk mahkemelerinde tazminat davası açılması imkânsız hale gelmiştir. İçtihadı Birleştirme Kararı sadece HUMK'nın 573. maddesinde tek tek sıralanan hususlarla sınırlı olarak göz önünde bulundurulmalıdır. O halde, dava hukuk mahkemelerinde ve birinci sınıf hâkimler bakımından Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nde açılıp görülemez. Davanın görüleceği yer Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 142/2. maddesine göre; zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesi olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 138/2. maddesi "...Hiçbir organ, makam, mercii veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz..." hükmünü taşımaktadır. Anayasa'nın bu açık hükmüne rağmen tutuklanan sanığın yargılandığı mahkemeye tavsiye ve telkinde bulunacak biçimde tutuklanmanın sebepsiz ve mesnetsiz olduğunun söylenmesi, buna dair gerekçe yazılması Anayasa hükmüne aykırı olup izah edilemez. Mahkemeler ve bu arada Yüksek Yargıtay da Anayasa'nın 138. maddesinde belirtilen "Hiçbir organ" kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Yargıtay'ı Anayasa'nın bu hükmünden soyutlamak mümkün değildir. Yüksek mahkemece ceza davası sonuçlanıp kesinleşmeden verilecek her karar davanın görüldüğü mahkemeyi etkileyecektir. Bu nedenle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 142/1. maddesi, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve herhalde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat istenebileceğini düzenlemiştir. Aksi halde ceza mahkemesi kararı kesinleşmeden verilecek her türlü tazminat kararı tavsiye ve telkin niteliğinde olacaktır. Ayrıca ceza davası sonucunda kararın hangi yönde olacağı, sanığın mahkum olup olmayacağı, bu cezanın kesinleşip kesinleşmeyeceği belli değildir. Dolayısıyla sanığın haksız yere tutuklanıp tutuklanmadığı ceza mahkemesi kararı kesinleşmeden belirlenemez. Bu nedenle hâkimlerin veya devletin tazminatla sorumlu tutulması Anayasa ve kanunlara uygun olmayacaktır.

Yargıdaki en önemli sorunlardan biri, mahkemelerden verilen birbirine zıt kararlardır. Birbirinden farklı kararlar adalete ve mahkemelere olan güveni sarsmaktadır. Birbiriyle çelişkili kararlar suç ve suçluyu artırmaktadır. Bu nedenle mahkemelerin bu konu üzerinde titizlikle durması gerekir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 8.6.2010 tarihli bir kararında ceza hâkimi aleyhine açılan davanın reddine karar verirken gerekçesi şöyledir: "...bu aşamada davacı hakkında düzenlenmiş bir sağlık raporu bulunmamaktadır. Diğer yandan, tutuklamaya esas oluşturan ceza soruşturması evrakının incelenebilmesindeki fiili imkânsızlık olgusu kanıtlanamadığı gibi; yasal çerçevede kullanılan takdir yetkisi nedeniyle hâkimin hukuki sorumluluğundan söz edilemez..." Tutuklama kararı veren hâkimin gerekçesi de; "...Şüpheli .... yüklenen terör örgütü kurup yönetmek suçunu işlediği yönünde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, suçun niteliği, aleyhine mevcut delil durumu, yüklenen suçun CMK 100/3-a maddesinde sayılan suçlardan bulunması göz önüne alınarak CMK 100 ve devamı maddeleri uyarınca tutuklanmasına..." biçimindedir. Hukuk Genel Kurulu da 27.10.2010 tarihinde 4. Hukuk Dairesi'nin bu hükmünü onamıştır. Artık bundan sonra verilecek kararlar bakımından sağlık sebebi dışında tutuklama veya tahliye talebinin reddi gerekçesinin yeterli görülmesi gerekmektedir. Aksi yönde verilecek kararlar tutuklama ve tahliye kararlarının gerekçelerinin yeterli olup olmadığı bakımından çelişki yaratacaktır. Çünkü Yargıtay tutuklama gerekçelerini "Yasal çerçevede kullanılan takdir yetkisi" olarak değerlendirmiştir. Sadece sağlık sebepleri göz önünde bulundurularak hâkimin sorumlu tutulması doğru değildir. Tek başına sağlık sebebi salıverilme için gerekçe olarak görülüp kabul edilemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu yönde kararları bulunmaktadır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ NE DİYOR?

Örnek olarak (Jablonski-Polonya davası kararı, 21 Aralık 2000, Başvuru No. 33492/96, paragraf 82 kararı ve aynı doğrultudaki Kulda-Polonya davası kararı, paragraf 93) gösterilebilir. Bu kararlarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. madde 3. fıkra hükümlerinde özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kişinin sağlık durumu nedeniyle serbest bırakılması gerektiğine dair bir şart öngörülmemiştir. Kararlarda şu görüşlere yer verilmiştir: "...Başvuru sahibi, mahkemelerin kendisini serbest bırakması gerektiğini, zira sağlık durumunun kötü olduğunu ve alıkonulduğu süre zarfında daha da ağırlaşmış olduğunu beyan etmiştir. Ancak mahkeme, bu noktada, 5. madde 3. fıkra hükümlerinde ulusal mahkemelerin alıkonulan bir kişiyi sağlık sebebiyle serbest bırakmak zorunda olduğuna dair bir şart getirilmemiş olduğuna işaret eder. Gözaltındaki bir kişinin durumunun alıkonulma halinin devam etmesi açısından uygun olup olmadığına aslen ulusal mahkemeler karar vermelidir; Mahkeme'nin Sözleşme'nin 3. maddesi çerçevesinde verdiği hükme göre, bu mahkemeler genel anlamda alıkonulan kişinin sağlık durumu sebebiyle serbest bırakılmasına ya da tıbbî tedavi görmesi için bir devlet hastanesine yatırılmasına ilişkin bir karar vermek zorunda değildir..." Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Hukukumuzda yasa dışı yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat verilmesi sorununun kamuoyunun gündeminde yer alması ve titizlikle incelenmesi, bütün Türk vatandaşlarını ilgilendirdiği ve görülmekte olan davaların taraflarından ziyade hukuk devleti ilkesinin gözetilmesi bakımından önem arz ettiği için görüş açıklama ihtiyacında bulunduğumu belirtmek isterim.





Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.