Ceza muhakemesinin gayesi ve tutuklama-2

Dr. Ümit Kardaş

1215 tarihli Magna Carta Libertatum'un 39. maddesinde kişilerin kanunsuz tutuklanamayacağı ve özgürlüklerinden yoksun bırakılamayacakları belirtilmiştir. İngiltere'de 1679'da parlamento tarafından çıkarılan başta Amerikan Anayasası olmak üzere daha sonraki insan haklarına ilişkin tüm metinleri etkileyen Habeas Corpus Act (bedenin senindir kanunu) kişi güvenliği açısından örnek bir düzenleme olmuştur. Bu düzenleme kişilere hiç kimsenin kral mahkemesinin kararı olmaksızın cezaevinde tutulamayacağının, hakim kararı olmadan tutuklanan kişinin durumunun mahkemece inceleneceğinin, tutuklama koşulları yoksa hemen salıverileceğinin ve kişinin özgürlüğünün kısıtlanmasından sonra bir gün içinde hakim önüne çıkartılacağının güvencesini getirmiştir. Tutuklamanın süresi: AİHS 5/3. maddesi tutuklanan kişinin makul bir süre içinde muhakeme edilmeye yahut adli soruşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı bulunduğunu belirtmektedir. Ancak AİHM, bu düzenlemeyi belli bir tutukluluk süresi bulunması gerektiği biçimde yorumlamamakta, makul süreyi her somut olayın özelliklerine göre değerlendirmektedir. Bu nedenle üye ülkelerin kanunlarında tutuklama için bir üst sınır belirlemeleri zorunlu değildir. Norveç, Danimarka ve Belçika tutuklama için bir üst sınır öngörmemiş ülkelerdir. Ancak bazı ülkelerde tutuklamaya üst sınır getirilmiştir. İsviçre'de kantonlara göre 3 gün ile 5 ay arasında değişen üst sınırlar belirlenmiştir. Almanya'da aynı eylemden dolayı tutukluluğun üst sınırı 6 ay olup, bu süre belli koşullarda eyalet yüksek mahkemesinin kararıyla uzatılabilir. İtalya'da bu sınır cezanın ağırlığına göre 2-4 yıl arasında değişmektedir. (Nur Centel-Hamide Zafer "Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, 2008, sh 362-363)

Türkiye'deki durum: Ceza muhakemesi düzenleme ve uygulamaları bir ülkenin demokrasi düzey ve değerinin altın ölçütüdür. Çünkü bu alan insan hak ve özgürlükleriyle doğrudan bağlantılıdır. Ceza muhakemesi evrensel ilkelere göre belirlenen gayesine ulaşamıyorsa o ülkede toplumsal barış gerçekleşmez, hakikatin ortaya çıkıp çıkmadığı ve adaletin yerine gelip gelmediği konusundaki şüphe toplumu huzursuz eder. Türkiye'de ceza muhakemesindeki çöküşün hem zihniyete ilişkin hem de yapısal nedenleri vardır. İdeolojik bürokratik-siyasi yapı Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte hukuku askıya alarak kurmaca bir hukuk üretti. Totaliterliğe kayma eğilimli otoriter bir rejimin var olduğu bir dönemde gerçek bir hukuk rejimi kurmanın imkânsız olduğu açıktır. İstiklal Mahkemeleri, ceza muhakemesinin gayesinin sanığı cezalandırmak olduğu devirlere ilişkin bir örneğidir. Çok partili rejime geçildiğinde mevcut hakim ve savcıların ceza muhakemesinin gayesine yönelik anlayışı Batı'da 18. yüzyılın ikinci yarısında terk edilmiş bulunan sanığın cezalandırılması amacıdır. Cumhuriyeti, devleti ve devletin kurumlarını önceleyen ve koruyan, yurttaşı ise tehlike olarak gören bu anlayış, asker-sivil bürokrasi ve siyaset tarafından desteklenmiştir. Rejim, yurttaşı ve toplulukları tehlike olarak gördüğünden sanığın korunması ve hakikatin araştırılması aşamasına geçilememiştir. Gerçek hukuk, rejimin egemenleri tarafından ayak bağı olarak görülmüştür. Kuşkusuz 1960'ta başlayan askerî darbeler, askerî müdahaleler süreci durumu daha vahim bir hale getirmiştir. 1961 Anayasası ile tabii hakim ve yargılama birliği ilkeleri göz ardı edilerek askerî mahkemelerin yetki alanı alabildiğine genişletilmiş, üst denetim mercii olarak Askerî Yargıtay getirilerek çift başlı yargı sistemine geçilmiştir. Yine 1971 askerî müdahalesinden sonra Anayasa'da 1973'te yapılan değişiklikle Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuş, 1975'te DGM kanunu Anayasa Mahkemesi'nce usul yönünden iptal edilmiş, 1980 askerî darbesinden sonra 1982 Anayasası'nda yeniden düzenlenmiştir. Bu mahkemeler 2004 yılına kadar 24 yıl görev yapmıştır. Böylece bir taraftan askerî muhakeme diğer taraftan DGM muhakemesi ceza muhakemesinin içini boşaltarak adil yargılanmayı imkânsız hale getirmiştir. Ceza muhakemesinin gayesine sanığın cezalandırılması anlayışıyla ulaşılmayı hedefleyen ve 18. yüzyılın ikinci yarısında terk edilen zihniyet, Türkiye'de 21. yüzyılda devam etmektedir. Bütün bu düzenleme ve uygulamalara 12.4.1991'de yürürlüğe giren Terörle Mücadele Kanunu eklenmiştir. DGM'lerin uyguladığı TMK düzenlemesi hukuksuzluğu derinleştirmiştir. 2004'te DGM'ler kaldırılmış gibi yapılarak tabela değişikliği ile özel yetkili ağır ceza mahkemeleri kurulmuş, DGM'lerde uygulanan usul kuralları CMK 250-252 maddeleri içine yerleştirilmiştir. Böylece ceza muhakemesinin hakikatin araştırılması, sanığın korunması, adil yargılanmanın sağlanması gayesini gerçekleştirme imkânı kalmamıştır.
 
Öneriler: 1) Askerî mahkemelerin, Askerî Yargıtay'ın, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin ve TMK'nın kaldırılarak ceza muhakemesinin tek çatı ve tek usul altında toplanması sağlanmalıdır. 2) İstinaf (ikinci derece) mahkemelerinin kurularak Yargıtay'ın içtihat mahkemesi haline getirilmesi şarttır. 3) Hakim ve savcıların niteliklerinin artırılması, avukat ve akademisyen kaynağından yararlanılması ve hakimlik mesleğinin cazip ve prestijli hale getirilmesi yararlı olacaktır. 4) Delillerin soruşturma aşamasında etkin bir şekilde toplanması, savcılıklara bağlı adli polis, bölge adli tıp kurumları, teknik donanımı yüksek birimler kurulması, bu sürece avukatların katılması, taraflarca toplanan tüm delillerin duruşma aşamasında mahkemenin önüne getirilerek delillerin tartışılmasının sağlanması, duruşmalara ara verilmeden karar verilmesi önemlidir. (Zaman)


Ceza muhakemesinin gayesi ve tutuklama-1



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.