Cezai, siyasi, ahlaki ve metafizik suçluluk

İnsanlık sözünü hak edenin nerede duracağına işaret eden bir veciz ifade. Kant'tan İsrail'in payına ne düşüyor? Onun sözlerini tersine çevirmek. "Kendine gömül, sadece kendi çıkarlarını düşün, buna yönelik her tür ihlali, nedeni ne olursa olsun bastır, yok et, şiddetle ortadan kaldır." Uluslararası sularda yükü sadece insani yardım olan gemilere baskın yapıp insanları öldürmek eyleminin anlamını herkes takdir edebilir. Yine zaten herkes bilir ki Gazze'deki insani dramın faili de doğrudan doğruya İsrail'dir, o yüzden yaptığı baskın tüm icraatlarının sadece bir uzantısıdır.

Biraz uzun bir alıntı olacak ama Karl Jaspers'in II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından verdiği az bilinen bir konferansını aktaran Karatani'den alıntılayalım: "Jaspers, Almanların suçluluğunu dört kategoriye ayırmıştı: cezai, siyasi, ahlaki ve metafizik. Cezai suçluluk, savaş suçlarına işaret eder. –Nürnberg Mahkemesi'nde davası görülmekte olan uluslararası hukuk ihlalleri.

İkincisi, yani siyasi suçluluk, bütün ulusu ilgilendiren bir meseledir –hiçbir Alman masum değildir. Siyasi olarak herkes, en azından seçimlerde oy atarak ya da atmayarak modern devlette eylemde bulunur. Siyasi sorumluluk kimsenin bir kenara kaçmasına izin vermez... Eğer işler yolunda gitmezse, siyasi açıdan aktif olanlar kendilerini haklı çıkarmaya meylederler; ama bu tür savunmaların siyasette hiçbir ehemmiyeti yoktur... Jaspers'e göre bu suçluluğun getirdiği sorumluluk devletin tüm yurttaşlarını etkiler, sadece faşizmi desteklemiş olanları değil, desteklememiş olanları bile etkiler.

Üçüncü kategori olan ahlaki suçluluk, yasal sorumlulukla değil, ahlaki sorumlulukla ilgilidir: Yani kişinin yardım edebileceği halde birine yardım etmediği yere mahsustur bu kategori. Bu durumda kişi yasal olarak değil, ahlaki olarak suçludur... En sonuncusu ise Adorno'nun sorunsalına çok yakın olan metafizik suçtur. Örneğin, toplama kampından kurtulanlar, kampta ölmüş olanlara karşı, onları sanki kendileri öldürmüş gibi bir suçluluk duygusu içinde olmuştur." Buradaki ilk üç suçluluk Nazilerle ilgili, dördüncüsü ise Yahudilerle. Ama sonuçta bunların hepsi Yahudiliğin o derin travmasında yer almış, kolektif kimliğini belirlemiştir. Bir Nazi'nin doğrudan doğruya kötülük yaptığı bir kişi için, kenarda durup seyredenin vahşice hazzı, sınırlı memnuniyeti, ilgisizliği, üzülse bile bunu belli etmemeye çalışan korkaklığı, ya da başını çevirip gitmesi kimi nitelikleri itibarıyla daha yaralayıcıdır. Bu da insanın bedeninde hissettiği acının yanında insanlığa yönelik o derin inancını ortadan kaldıran bir başka şiddettir. Bazen seyircinin katilden daha fazla etkili olmasının nedeni, bu dünyaya yönelik her tür insani olumlamayı ortadan kaldıran kesin ümitsizlik sebebiyledir. Keza, ölüm kamplarından kurtulanların hissettiği o metafizik suçluluk, kolektif kimliğin ne kadar incelikli bir şekilde oluştuğunun ilginç bir kanıtıdır. Fakat acaba böylesine çok katmanlı bir travmadan geçmiş o ortak kimlik, nasıl mukabil bir konuma geçebiliyor, kendi varlığının bütünüyle tersine hayat verebiliyor? Asıl sorulması gereken soru budur. Cevabı ise Polonya Yahudi'si, Modernizm ve Holocaust'ın yazarı, büyük sosyolog Bauman verebilir. Ona göre Nazilik özel türden insanlara has bir rejim değildir, şartlar teşekkül ettiğinde herkes Nazi olabilir. O zaman dünün mağdurlarının bugünün Nazi'leri olmasında şaşırtıcı bir yan yok. Şartlar bu defa böyle oluşmuş demektir. Freire'nin söylediği ezilenlerin derdi ezen-ezilen çelişkisini ortadan kaldırmak değildir, onların fantezisi yeni ezenler olmaktır, değerlendirmesi de böylelikle İsrail devletinde karşılığını bulmaktadır.

SORUMLULUĞU ORTADAN KALDIRMAYAN AHLAKİ İRADE

Burada Nazilik ölçüsünde sert ve otoriter bir İsrail yönetiminden bahsedemeyiz. Zayıf da olsa seslerini çıkartanlar, itiraz edenler, suça katılmayanlar vardır. Ancak yine de o manevi suçtan kurtulmak kolay gözükmüyor. Kısacası, Nünrberg'de hayat bulan uluslararası hukukun kuralları çerçevesinde İsrail'in işlemiş olduğu bu suçun cezai tarafı vardır, eylemin sahipleri bununla ilgilidir. Siyasi tarafı vardır, bu iktidarı işbaşına getirenler kadar buna seyirci kalanlarla, yeterince itiraz etmeyenlerle ilgilidir. Ahlaki tarafı ise İsrail'in içinde bile itirazlar dile getirilebiliyor, protestolar yapılabiliyorsa, bunu en güçlü şekilde ortaya koymayanlarla, İsrail devletinin böylece kimliğini belirleme hakkını kullanmayanlarla ilgilidir. Metafizik tarafı ise gemide bulunanlar ve ülkelerine dönenlerle ilgilidir. Orada dokuz kişi şehit olmuştur. Yaralı yatağında "yine giderim," diyen kişiyi çağıran, insani ödev duygusu kadar bu eylemin kanlı sonucuna ilişkin içsel sorgulamasıdır. Bir kez kan dökülünce kendini aynı görevin içinde değerlendirenler kardeş kanının bu tuhaf utancından kurtulmak için bir koçbaşı gibi bir daha bir daha aynı yere vurmak isterler. İsrail hesap kitabına bunu da dâhil etsin, bu koçbaşı çalışacaktır.

II. Dünya Savaşı'nın ardından Nürnberg Mahkemesi'nde yargılanan 24 Nazi savaş suçlusu başta idam olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmışlardı. Mahkeme bir dizi ilke esasında bu yargılamaları sürdürmüştü. Bu ilkelerden dördüncüsü, "Bir şahsın üstünün ya da hükümetinin emrine uygun davranması, ahlakî irade bir şahıs için her zaman bir imkân olduğundan, uluslararası hukuk önünde sorumluluğunu ortadan kaldırmaz." şeklindeydi. Söylenenin anlamı açık olmakla birlikte bunu kavrayamayacak birileri olabilir diye biraz daha vurgulayalım. Size emir verildi diye uluslararası sularda insanları öldürüp sonra bunu bağlantılı olduğunuz emir komuta zincirine gönderme yaparak savunamazsınız. Aklınız var, fikriniz var. Neyin suç olup olmadığını bilecek reşitliktesiniz. Ahlak dışı emirlere itaat etmemek bir insanlık ödevidir.

Savunma Bakanı Ehud Barak, saldırıyı gerçekleştiren komando birliğini ziyaret edip şöyle bir konuşma yapmış: "Şunu hiç unutmamalıyız, biz Kuzey Amerika'da ya da Batı Avrupa'da değiliz, Ortadoğu'da yaşıyoruz. Burada zayıflara merhamet edilmez ve kendini savunmayanların ikinci şansı olmaz. Siz kendi hayatlarınız için savaşıyordunuz. Bunu gördüm ve komutanlarınızdan da bunu duydum." İnsanın hemen sorası geliyor: Yukarıdan aşağıya müsellah komandolar ve hiçbir silahı olmayan Mavi Marmara sakinleri. Zayıf kim acaba, merhamet etmeyen kim? Bu gerçekliğe rağmen eğer cümleleri böyle kuruyorsanız, bunun arkasında "zayıf düşmeye yönelik o derin kaygının, öfkenin ve nefretin getirdiği ölçüsüz şiddet" duygusu olabilir. İsrail'i gitgide dibe çeken şiddet sarmalının niteliklerini, Ehud Barak'ın sözleri veciz bir şekilde özetliyor: Derin kaygılarla teşekkül etmiş kendini koruma dürtüsü şiddeti, şiddet ise daha fazla kendini koruma kaygısını besliyor. Bu kafayla sarmaldan çıkmak, Ortadoğu barışına bir soluk aldırmak mümkün gözükmüyor. Saldırgan şiddet ve meşru müdafaa denklemini kurmada asli rolü olan "ideoloji körlük"ten İsrail devleti çıkabilir mi? Bu şimdilik kendi varoluşuna aykırı duruyor. İsrail yapamaz fakat bu konulara ister istemez daha mesafeli yaklaşmak durumunda olan Amerika bu rolü üstlenebilir. "İsrail'e ziyaretimde evlerin yatak odalarındaki roket deliklerini gördüm. İsrail'in kendini savunma hakkı var." diyen Başkan Obama, karşı tarafta ev kalmadığı için mermi deliği de bulunmayan, artık kendi üstüne katlanmış enkazlardan, gerekeni çıkartabilecek, tüm resmi görebilecek bir iddia ve müktesebat ile geldiği bir yerde duruyor. Bir de tabii çıplak gözün göremediği, ancak dikkat ve ihtimamla bakıldığında fark edilebilecek asıl yıkım olan ruhlardaki hali anlayabilmek lazım.

Unutmayalım, insani dram oldukça kimin işlediğinin artık önemini yitirdiği bir suç çıkar ortaya. Suçla mücadele demek konumunuz her neresi olursa olsun, işte tam da o dramla mücadele demektir. Zaman


M. Naci Bostancı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.