Değişmez maddeler neden değiştirilmesin?

Prof. Dr. Garip Turunç Bordeaux IV Üniversitesi

Tüm beşeri düzenlerin zamandan bağımsız bir norm etrafında şekillenmesini bekleyen Osmanlı tasavvuru için bu gerçekten de büyük bir şoktu. Klasik yönetim anlayışı, konum ve ilişkilerin bir anlamda 'İlahi' dengesini yansıtan 'nizam-ı âlem' fikrinden beslendiği için, her tür değişim ister istemez bir yozlaşmayı da ifade ederdi.

Son günlerde, uzaktan (Fransa) izleyebildiğim kadarıyla bizim siyasetçilerin değişimi hazmedememesinde Osmanlı'nın nizam-ı âlem anlayışının yattığını görebiliyorum. CHP'li Kemalistler, Osmanlı elit zümresi gibi, TÜSİAD'ın anayasa değişikliği taslağında yer alan "Anayasa'da değiştirilemez madde yer almasın" önerisini doğru bulmadıklarını belirterek, "Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu iradesidir, o iradeye de hepimizin saygı duyması gerekir" diyor ve değişimin 'yanlış ve zararlı' olduğuna hükmediyorlar. AK Parti temsilcileri ise, "Değiştirilmesi yasaklanan maddeleri değiştirmek gibi bir düşüncemiz yok" açıklamasını yapıyorlar. MHP Genel Başkanı da meseleyi, hezeyanı Boyner ailesini ticarî anlamda boykot çağrısına kadar taşıyor. Bir darbe anayasasının her maddesi değişir ve değişmelidir. Önemli olan nasıl değişeceği, bu ülkenin yapacağı tartışma da "bu değişimin" niteliği konusunda olmalıdır. Adım adım gidelim.

1982 Anayasası'nın başlangıç bölümünün birinci paragrafı "Türk vatanı ve milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa..." diye başlıyor. Türk sözcüğü birinci sözcük olduğu için büyük harfle yazılıyor ama diğer sözcükler (vatan, millet, yüce Türk devleti) de, dil kuralları bakımından yanlış da olsa nedense büyük yazılmış. Aynı başlangıçta yer alan "Atatürk ilke ve inkılâpları" kavramının da ne anlama geldiğini bendeniz hâlâ anlayabilmiş değilim; bu ilkeler "laiklik" ise, bu ilke zaten Cumhuriyet'in temel ilkeleri olarak sayılıyor; ben, kişisel olarak, Anayasa'nın birinci maddesinde demokrasiye, laikliğe ve sosyal hukuk devletine vurgu yapılmasından yanayım. Anayasa'nın birinci maddesi "Türkiye Devleti demokratik, laik bir sosyal hukuk devletidir" diye formüle edilebilir, bu ifade değiştirilemezlik korumasına da alınabilir ama diğer lafazanlıklar, başlangıç da dâhil olmak üzere kaldırılmalı.

İkinci maddede, "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir" denir. Burada "toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı" ile ne denilmek istendiği belli değil. Bu başlangıç bölümü Türkiye'nin devlet anlayışını ortaya koyduğu için önemlidir. Dolayısıyla, nasıl bir devlet, nasıl bir siyaset anlayışına sahip olunduğunu açıkça ortaya koyması gerekir.

ANAYASA VATANDAŞA KİMLİK BİÇMESİN

Başlangıçta sözü edilen "ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı" ve ikinci maddede değiştirilemez niteliğinde yer alan "Atatürk milliyetçiliği" var. Atatürk'ün saygınlığını, büyüklüğünü ve dehasını bir kenara koyarsak, "milliyetçilik" kelimesinin başına "Atatürk" kelimesini getirmiş olmakla milliyetçiliğe anayasal bir statü ve saygıdeğer bir ideoloji niteliği kazandırmazsınız. İster başına "Atatürk" koyun ister koymayın milliyetçilik bir siyasi ideolojidir; bir anayasanın herhangi bir biçimde milliyetçi bir ideoloji ile kendini tanımlaması da özellikle çağdaş, demokratik hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmıyor. Diğer ülkelerle kıyaslandığı zaman, bizde hep milliyetçilik vurgusu anayasal 'principe' (ilke) olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla, Anayasa'nın tümüne hâkim olan milliyetçi zihniyetin tasfiye edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Anayasa'mızın üçüncü maddesi "Türk vatanı ve milletinin bölünmez bütünlüğünü ve Türk devletinin ebediliğini" vurguluyor. Bu ifadede de önemli sıkıntılar olduğu aşikâr; elimde Fransa Anayasası'nın başlangıç bölümü var, ilk cümle "insan haklarına" gönderme yapıyor, bizim başlangıcın ilk cümlesi ise "Yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğü"nden bahsediyor ve bu anlayışı Anayasa'nın merkezine koyuyor. Benim bildiğim, bir ülkenin bütünlüğünün, o milletin insan haklarına güçlü vurgu yapıldıkça daha da güçlendiğidir. Oysa Türkiye'de devlet, ontolojik açıdan, insandan, milletten ve ülkeden önce geliyor ve onların 'sahibi' olarak tanımlanıyor. Toplum kelimesinin ise bu denklemde hiçbir yeri yok. Ne var ki 'devlet' adını taşıyan, duyguları, fikirleri, hayalleri olan bir kişi veya kurum da yok karşımızda. Ancak rejim kendine has niteliğiyle devam edebiliyor, çünkü bazı kişi ve kurumların 'devlet adına' düşünme ve davranma yetkisi bulunuyor. Bu yetki de Cumhuriyet'in başından beri aynı bürokratik zümre tarafından kullanılıyor. 'Devlet' kavramı da aslında bu zümrenin toplum üzerindeki imtiyazlarının ifadesi. Titizlikle korunmaya çalışılan bu tercih de, gerçekte bir demokrasinin önündeki temel engeli teşkil ediyor. Türkiye bu nedenle sadece yeni bir anayasaya değil, daha da önemli olarak yeni bir devlet felsefesine muhtaç. Normalleşmek, ancak bugünkü devlet anlayışının mahkûm edilmesiyle mümkün olabilecek.

1982 Anayasası'nın yurttaşlık kavramının da tümüyle hukuksal bir yapıya kavuşmasının gerekli olduğuna inanıyorum. Türk vatandaşlığı ile ilgili 66. maddesinin ilk paragrafı aynen şöyle: "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." Bende sıkıntı yaratan bu ifadedeki "Türk" sıfatı. Evet, Türkiye Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes yurttaşımız olacaktır ama bu yurttaşın bir etnik çağrışımı olan anayasal bir sıfatı olmamalıdır. Çağdaş devletlerin büyük bir bölümünün anayasasında vatandaşın sıfatı tanımlanmamaktadır. Vatandaşlık tanımı, etnik referanslardan soyutlanarak, herkesi kapsayan bir içeriğe kavuşturulmalıdır. Yeni anayasamızda, İspanya Anayasası örneğinde de göründüğü gibi, "Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye'de yaşayan bütün halkların kültürlerini, kurumlarını, dillerini, geleneklerini tanır ve korur" diye bir ibarenin olmasının gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyet tarihimizdeki her anayasa (1924, 1961, 1982 Anayasaları) bir politik sürecin ürünüdür. Anayasaları o ülkede yaşayan insanlar yapar ve belirli koşullarda o toplumun içsel mutabakatlarını yansıtır. Bütün bunlar da, ister istemez, anayasaların değiştirilebilir metinler olduğu anlamına gelir. 1982 anayasası bir darbe anayasasıdır. Dördüncü maddesi, "1. , 2. ve 3. maddelerindeki hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez" diye belirtiyorsa da ilelebet değiştirilemez anlamına gelmiyor. Bir siyasi sürecin sonunda yeni bir anayasa yapılacaksa bu değiştirilemez maddeler de, geçmişte yapıldığı gibi, yeniden formüle edilebilir.

DEĞİŞTİRİLEMEZ MADDELER DARBENİN ÜRÜNÜ

1924 Anayasası'nda, "değiştirilemeyecek maddeler" diye bir hüküm mevcut değildi. 1928'de anayasa tadilatına gidildi ve 2. maddede yer alan "Türkiye devletinin dini, din-i İslâm'dır" hükmü çıkarıldı. 1937'ye geldiğimizde, anayasanın 2. maddesi tekrar değişti. Devletin temel yapısı CHP'nin 6 oku ile bütünleştirilip metin şöyle ifade edildi: "Türkiye devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçedir, makarrı Ankara şehridir." 1960'ta darbe gerçekleşti ve 1961 Anayasası hazırlandı. Gene, bugün değişmez denilen maddeler yeni bir şekil aldı. 1. madde (Türkiye Devleti bir cumhuriyettir) aynen kaldı ama 2. madde şu şekilde yazıldı: "Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir." 1961 Anayasası'nın 3. maddesi ise sonraki yıllarda, hem anayasa metinlerinde hem de yasalarda göreceğimiz bir formülü ihtiva ediyordu: "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Resmi dil Türkçedir; başkent Ankara'dır." Böylece, devletin bölünmez bütünlüğü, ilk defa 1961 Anayasası'nda yer aldı. Ve nihayet 1982'ye geldiğimizde 1. madde aynen muhafaza edildi. Ama 2., 3. ve 4. maddeler, yukarıdaki sözünü ettiğimiz şekli ile değiştirildi.

Şimdi çıkıp siyasetçilerin, TÜSİAD bünyesinde hazırlanan bir anayasal ilkeler raporunda 1982 Anayasası'nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin-birinci madde hariç-bu değiştirilemezlik özelliğinin kaldırılması önerisi üzerine, Türkiye'de yeri yerinden oynattığını görünce, şaşırıp kalıyoruz. Evet, görünen de o ki, statükodan beslenenler eski düzenin korunması için çırpınıyor ama boşuna. Türkiye değişecek, değişiyor da.

Dünyanın hiçbir ülkesinde 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez' diye bir anayasa maddesi yoktur. "Değiştirilemez hükümler" tanrısallık katına özgü şeylerdir. Onun için de bir anayasa hukukçusunun alanı dışındadır. Anayasa hukukçusu, sözgelişi "Katolik Kilisesinin Dogmaları"nı tartışmaz. Kimsenin ona (veya başkasına) "Sen dogmatiksin" cümlesini bir iltifat olarak kabul ettirmesi mümkün değil artık.

Değişim, toplum değişmek mecburiyetinde kaldığı için gerçekleşir. Doğanın yasası gibi, vakti geldiğinde bir ipek böceğinin kozasından çıkmasını engelleyemeyeceğiniz gibi, vakti geldiğinde bir toplumun yapı değiştirmesini de engelleyemezsiniz. Dolayısıyla Türkiye'nin, evrensel standartlarda demokratik bir ülke olarak yeniden yapılandırılması ve darbeci düzeyini tarihin çöplüğüne atması bugün elle tutulur hale gelmişken, herkesin sahiplenebileceği, katılımcı, uzlaşmacı, çağdaş yeni bir anayasaya odaklanmak yerine, otuz yıllık bir darbe anayasasının "değiştirilemez maddeler" üzerinde TÜSİAD'a öfke patlatıp zaman tüketilmesi, rasyonel bir adım değildir. Hem siyaseti öldüren hem de yeni anayasa yapımını ciddi miktarda enerji ve vizyondan mahrum eden böyle bir tuzağa düşmemek, tarihsel bir sorumluluğun gereği olacaktır.



Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.