Demokratik özerklik Kürt meselesini çözer mi?


Toplantı sonunda açıklama yapan DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk kalıcı ateşkes için 6 maddelik bir çözüm önerisinde bulundu. Öcalan'ın muhatap alınması, %10 seçim barajının düşürülmesi, tutuklu olan Kürt siyasetçilerin serbest bırakılması, TMK ve diğer antidemokratik yasaların kaldırılması, askeri ve siyasi(!) operasyonların durdurulması ve yeni bir anayasa hazırlanma taahhüdünde bulunulmasını talep etti. Yasaların liberalleşmesi talepleri, sorunun çözümü için gerekli olmakla birlikte başat taleplerin Kürt meselesinin çözümü için değil, sorunun sonucunda ortaya çıkmış olan PKK ve çatışma gibi problemlere çözüm önerdiğini görmek gerekiyor. Aslında Kürt siyaseti uzunca bir süredir 'sonuçlarla' ziyadesiyle hemhal olmakta ve bazen de 'amacı' göz ardı etmekte.

Kongrede tartışılan ve medyaya yansıyan en önemli konu ise tabiî ki 'demokratik özerklikti'. DTK, Türkiye'nin 1993 yılında ulusal mevzuatına dâhil ettiği ve pek çok maddesini onaylamadığı, Avrupa Birliği'nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na dayanarak, bundan böyle belediyelerin eğitim, güvenlik, dış ilişkiler konuları dışında merkezî otoriteden bağımsız olması için mücadele kararı aldı. Böylece son 30 yılda, federalizmden esnetilmiş üniter devlete, demokratik konfederalizmden bağımsız ulus devlete, ekolojik toplumdan demokratik cumhuriyete uzanan geniş bir yelpazede gezinen PKK çevrelerinin yeni projesiyle tanışmış olduk.

Ulus-devlet modelinin dayandığı "türdeş toplum" varsayımının Türkiye gerçeklerine uymadığı her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Ulus-devlet modelinin devleti hakim etnik-kültürel toplulukla tanımlaması, yurttaşlığı iddia edildiği gibi 'kapsayıcı' bir statü olmaktan çıkarmakta ve toplum içindeki farklı kimlik gruplarını siyaseten ve hukuken dezavantajlı hale getirmektedir. Öte yandan, bu modelin merkeziyetçiliği de devletin yerel veya kültürel grupları sıkı denetim altında tutmasını kolaylaştırdığı için etnik-kültürel bakımdan çoğunluğu teşkil eden ve devleti kontrolü altında tutan etnik-dini topluluğun hakim pozisyonunu güçlendirirken, periferdeki grupları zayıflatmakta ve bu unsurların varlığını sürdürmesi de zorlaşmaktadır.

Bu şartlar altında, dil, din, kültür veya etnisite bakımından "genel toplum"dan farklılaşan grup ve topluluklar içinde bulundukları dezavantajlı durumdan kurtulmak amacıyla eşitlik ve tam demokratik katılım arayışı içine girmektedirler. Sonuç olarak bu gruplar ya sistem içindeki mağduriyetlerini telâfi etmek üzere –"hakkaniyet gereği olarak"- kendileri için özel haklar talep etmekte, ya da "kendi-kaderini tayin" hakkına sahip ayrı birer "ulus" olarak ana toplumdan ayrılmak istemektedirler.

AÇILIMIN EN BÜYÜK KATKISI: HER ŞEYİ TARTIŞABİLMEK

Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ilkeler bağlamında tartışılmalı ve Kürtlerin kendilerine dair verecekleri karara da saygı gösterilmelidir. Lakin Kürtlerin kendi kaderleri ile ilgili ortak bir tasavvur oluşturamamış olmaları en büyük engel olarak önümüzde durmaktadır. Dolayısıyla özerklik talebinden önce Kürtlerin kendilerine dair bir algı oluşturmaları sağlanmalıdır. Bunun yolu da Kürt toplumunu oluşturan tüm kesimlerin diyaloğundan geçmektedir. Bu noktada DTK tam bir temsiliyeti karşılayamamaktadır.

Özerklik tartışmaları ifade ettiğimiz gibi ilkeler paralelinde konuşulmalıdır. Fakat geldiğimiz nokta itibariyle mesele Kürtlerin temel bir istemi bağlamında veya ilkeler bazında bir yaklaşımla tartışılmamaktadır. Mesele daha çok PKK'nin siyasi bir atraksiyonu olarak gündeme gelmektedir. Bu yaklaşım tarzı ise özerklik gibi oldukça önemli bir meseleye dair Kürtler tarafından ortak bir yaklaşımın oluşmasını engellemektedir.

Temel bir hak olarak kendini yönetme kadar bizi kimin yöneteceği de düşünülmelidir. Çünkü ilkelerin önemini vurgulamak kadar bunun nasıllığını tartışmak da önemlidir. Kürt cephesinde özerkliğin PKK-İmralı gölgesinde şekillenmesi meselenin sağlıksız bir zeminde hareket ettiğini göstermektedir. Zira PKK'nin demokratlığı(!) ve Reşadiye-Dörtyol-Batman gibi yerlerde sergilediği şiddet politikası demokratik özerkliğin ruhuyla çelişmektedir.

Türkiye'nin idari yapısının son derece merkeziyetçi ve vesayetçi bir üniter devlet anlayışına dayandığı şüphe götürmez. Buna rağmen, bu aşırı merkeziyetçilik, ne yazık ki, tartışılması ve dokunulması yasak olan bir tabu alanıdır. Bu tabunun bir parçasını da "bölünme korkusu"nun tetiklediği "birlik-bütünlük" saplantısı oluşturmaktadır. Bu idari yapının bırakınız Türkiye toplumunun çoğulcu yapısının ve kültürel çeşitliliğinin gereklerine cevap verebilmesini, bu yapının asgari düzeyde "etkin yönetim" ihtiyacını bile karşılamaktan çok uzak olduğu açıktır.






Avrupa Konseyi'nin 1985 yılında kabul ettiği "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı 1992 tarihinde onaylamış olması, Türkiye'nin içinde bulunduğu bu çelişik durumdan kurtulma yönünde bir işaret olarak görülebilir. Ne var ki, Türkiye Şart'ın en önemli maddelerini onay dışında tutmuştur. Keza, Türkiye'nin statükosu ve vesayetçi geleneği, AK Parti hükümetinin idari yapıyı kısmen de olsa adem-i merkezileştirmeyi amaçlayan idari reform girişimini de maalesef akamete uğratmıştır.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın arkasında yatan temel düşünce şudur: Yurttaşların yerel düzeyde kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkı demokrasinin bir gereğidir. Bu da yerel yönetimler için "geniş bir özerklik" gerektirmektedir. Şart'ın 3. maddesi ise özerkliği, seçilmiş yerel meclisler ve yürütme organları tarafından "kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkânı" olarak tanımlamaktadır. Bu tanımda kamu işlerinin "yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda" düzenlenip yönetilmesi özerklik açısından önemli olmakla beraber, Şart'ın diğer hükümleri yerel yönetimlerin bu işleri "kendi sorumlulukları altında" yürütmeleri için gerekli dayanakları sağlamaktan uzak görünmektedir. Çünkü Şart yerel yönetim makamlarının yetkili kıldıkları işlerin "gereğine göre yapılıp yapılmadığını" merkezi yönetimin denetleyebileceğini öngörmektedir ki, bunun hâlihazırdaki idari vesayetten çok da farklı olmadığı söylenebilir. Çünkü şimdiki idari denetim de Şart'ın öngördüğü gibi "anayasa ve kanunlar çerçevesinde" yapılmaktadır.

Her halükârda, Şart'ın öngördüğü model Türkiye'nin hâlihazırdaki sistemine nispetle daha adem-i merkeziyetçi bir yapı öngörmektedir, ama bu hâlâ "idari" bir adem-i merkeziyettir. Bu modelin siyasi yönü ağır basan bir özerklik olmadığı açıktır. Öte yandan Şart'ın öngördüğü model ile DTK-BDP'nin talep ettiği özerklik de aynı değildir. Anlaşıldığı kadarıyla, DTK-BDP çizgisi, kendi parlamentosu, bayrağı ve ikinci resmi dili olan bölgelerden oluşan ve en azından Kürtler için etnik-kültürel temelli bir özerklikten yanadır. Esasen, Diyarbakır Belediye Başkanı da kendi istedikleri özerkliğin Yerel Yönetimler Şartı'ndakinden farklı olduğunu söylemişti.

Her ne kadar BDP kabul etmese de, Türkiye'deki demokratik açılım sürecinin en bariz katkısının daha evvel bu ülkede tartışılamayan konuların tartışılmasına sağladığı olanaklar olduğudur. İfade hürriyeti, ifade edilen düşüncenin genel kamusal temayüle uygunluğunu araştırmaksızın ve toplumsal alanda yaratacağı etkiyi düşünmeksizin, sırf her türlü kolektif girişime karşı korunması gereken, bireyin özgür düşüncelerini barışçıl tarzda yansıtmak için kullanabileceği yegâne vasıtadır. Zira her bir birey ve her bir farklı düşünce, üstün güce karşı korunması gereken, başlı başına bir değer kaynağıdır. Her ne kadar yargı oligarşisi tartışmaların bir tarafı olan Kürtlerin ifade hürriyeti önünde soruşturma tehditleri koysa da bu tartışmaların ufkumuzu açtığını ve Kürt sorununun gelecekteki seyri açısından olumlu katkılar sunacağını ifade etmek gerekiyor.

Kürt sorununun çözüm reçeteleri ve şiddet ortamının bitirilmesi konuları bir tarafa en dikkat çeken tartışmalar, Cumhuriyet'ten Orhan Bursalı'nın ve ardından Ertuğrul Özkök'ün ayrılma imalı yazıları oldu. Aslında tarz itibariyle iyi niyet kokmayan ancak ifade hürriyeti kapsamında bulunan ve saygı duyulması gereken bu fikirler ülke kamuoyunca kabul görmediği gibi yoğun tepkiler aldı. Ayrıca ayrılıkçılığa ve ayrılıkçılığın ima edilmesine dahi alerjisi olan cari hukuk sistemimiz tipik refleksini göstermeyip Bursalı ve Özkök hakkında soruşturma başlatmadı.

Ne var ki, ayrılıktan çok daha masumane, üniter devlet içerisindeki siyasal sistemin ve antidemokratik uygulamaların çarpıklıklarını sorgulamak ve kendi çözüm önerisini sunmak isteyen bir niyetle, partisinin "demokratik özerklik" projesini savunan Osman Baydemir yoğun bir saldırıya uğradı. Önce İçişleri Bakanlığı inceleme başlattı ardından Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma açtı. Ayrılığı açık açık konuşalım diyen yazarlara olması gerektiği gibi soruşturma açmayan zihniyetin, siyasal bir tez ileri süren Baydemir'e olan yaklaşımı aslında sistemin Kürtlere karşı olan bakışının kodlarını bir kez daha perçinlemiş oldu.

BDP KENDİSİ İLE ÇELİŞİYOR

İster özerklik adı altında isterse de başka bir adla yerel yönetimlerin güçlenmesini istemek BDP siyaseti açısından elbette anlaşılabilir ve makul bir talep olarak kabul edilebilir. Ancak BDP'nin bu talebinin gerçekleşebilmesi için öncelikle ülkedeki katı merkeziyetçi anlayışın, elit bürokratik yapının ve vesayet sisteminin yıkılması gerekiyor. Tam da bu noktada, mevcut çarpık bürokratik anlayışa karşı büyük bir darbe indiren anayasal değişiklikleri "içerisinde Kürtler yok" savıyla boykot eden BDP, aslında kendi projesi olan demokratik özerklik projesiyle çelişmektedir.

Bir diğer konu da Türkiye Kamuoyu'nun bu talep hakkında vereceği tepkilerdir. 12 Eylül'de mevcut anayasadan daha demokratik olduğu belli olan ancak vesayetçi yapının değiştirilmesi yolunda çok küçük bir adım olarak kabul edilebilecek anayasa değişiklik paketi karşısında bile statüko ciddi biçimde 'direnmektedir'. Örneğin 'Demokratik özerklik, nasıl pratikleşecek?', 'Bu iddia edildiği gibi bir 'demokratik birlik' projesi mi, yoksa 'federasyon' formülüne açık bir 'ayrılık' arayışı mı?', 'Türkiye'nin demografik yapısı, nüfusunun coğrafyalara dağılımı bu talebin yaşam bulmasına uygun mu?', 'Ve nihayetinde, Türkiye'nin tarihsel referansları, yönetme refleksleri 'demokratik özerklik' talebini mütevazı bir biçimde anlamaya ve kabullenmeye uygun mu?' gibi sorulara DTK'nın vereceği cevaplar var mıdır?

Toplumun Kürtler dışında kalan kesimlerinin Türkiye'nin en büyük tabularından birine dokunmayı göze alan böyle bir modele sıcak bakacakları çok şüphelidir. Ancak, Kürtlerin de toplumun geri kalan büyük kısmının hassasiyetlerini göz ardı ederek tek-taraflı bir özerklik ilânında bulunmaları da hem demokratik olmaz, hem de toplumsal barışı büsbütün sabote eder.

Şu acı bir ironidir ki, Türkiye toplumunun büyük kısmı bu konuda demokrasi talep etmiyor. Bu da meselenin demokratik yoldan hallini mümkün kılmak üzere, başta siyasi partiler olmak üzere demokratik aktörlerin bu yönde ciddi bir kamuoyu oluşturma çabası içine girmelerini gerektirmektedir. Ne var ki, bırakınız CHP ve MHP gibi statüko bekçilerini, iktidar partisi AK Parti'nin bile idari adem-i merkeziyetçiliğin ötesine geçecek bir modelin öncülüğünü yapmaya istekli olacağı su götürür. Öte yandan, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, yargı bürokrasisi ve genel olarak "devlet" Türkiye'de Kürtlerin sosyolojik-kültürel varlığını bile reddetme eğiliminde olagelmiştir.

Etnik-kültürel aidiyetler yerine bölgesel, ekonomik ve kamu hizmetlerinin etkinliği mülâhazalarına dayandırılması halinde bu tür bir özerklik önerisi daha az tepki çekebilir. Bu nedenledir ki, eğer Türkiye daha adem-i merkeziyetçi bir sisteme geçecekse, bunu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndan hareketle ve ona atıfla yapması gerekecektir. Kürtlerin taleplerini bundan bağımsız şekilde gündeme getirmek Türkiye'nin bugünkü şartlarında hiç de gerçekçi bir yol değildir.

BDP, mevcut projesini geliştirmek ve hayatiyet kazandırabilmek için bütün ülke içerisinde derinlikli araştırmalar yapmalı, her türlü etnik, sınıfsal ve cinsiyet ayırımcılığını masaya yatırmalıdır. Yerel yönetimler ve belediyecilik alanında azımsanmayacak bir deneyime sahip olan bu parti, kamu hukukundan kaynaklanan hukuksal eksiklikleri geniş bir mevzuat önerisiyle geliştirmelidir. Yine BDP, 2004 yılında dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından, anayasadaki "tekil devlet" modeline aykırı bulunduğu gerekçesiyle kısmen veto edilen yerel yönetimler yasa tasarısını kendi projesiyle makul bir şekilde bağdaştırır ve yasallaşması yolunu zorlarsa bu konuda ülke yönetimine büyük bir katkı sağlama fırsatı yakalayabilir. Zaman


Dr. Mahir Yeşildal

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
ali tekin 6 yıl önce

bir kürt olarak bu aydın bakış açınızı canı gönülden tebrik ediyorum kürt meselesinin çözümü asıl olarak kürtlerden değil, aydın, ufku geniş türk kardeşlerimizden geçmektedir.