Düşlediğim Cumhuriyet
SAMİ SELÇUK
Prof. Dr., Eski Yargıtay Başkanı


Bu yüzden tartışmalar rejim içinde değil, sürekli rejimin üzerinde.

Oysa meşruluk, toplumdaki barış ve dinginliği sağlayan, kurumları, yasaları, iktidarları ayakta tutan büyülü inançtır. Bu yüzden zorba yönetimler bile hep kendilerini meşru göstermeye çabalar. Çünkü “Meşruluk, sitenin/devletin/toplumun görünmeyen barış meleğidir” (Ferraro).

Demokrasilerde birey öznedir, yüklem değil; devlet birey içindir, birey devlet için değil. Devletin görevi, bireyi şerefiyle yaşatmak, onu olabildiğince özgür kılmaktır. Bu nedenle anayasalar, amaç-değer değil, araç-değerdir; hakları, özgürlükleri devlete karşı korumak için, “devlet birey içindir” anlayışıyla devleti taahhüt altına sokan, dogmalardan arınmış, değişime açık, toplumun değerleriyle tümleşik belgelerdir; doğru hukukun imbikleridir. Bu imbikten geçen “hukuk dizgesi (de), gerçek özgürlüğün krallığıdır.” (F. Hegel). Her boydan insan, bu hukuka uyacak, onu aşamayacak, dolanamayacaktır.

Dünya, hukuka, yasalara uymanın bir ahlak ve erdem olduğunu Sokrates’ten öğrendi. Biz Türk’ler ise Sokrates’ten 2415 yıl sonra “hukuk çağı”nda “Anayasa bir kez delinebilir”, Tanzimat’ın “yok yasa, yap yasa”, kişiler için sadece yasalar değil, anayasalar bile zorlanabilir anlayışlarını somut yaşama taşıyan nice örnekler yaşadık, yaşıyoruz. Bu hukuk ve “kural kirliliği”nin (regulation pollution) son örneği, yasadan sonra kurulan “sulh ceza yargıç”larına önceki soruşturmaların aktarılması, doğal yargıç ilkesinin çiğnenmesidir. Hukukun sığlaşması, fay hattındaki çarpık anlayışın ürettiği hukuk göçüğüdür, bunlar.

Türkiye, günde en az üç vakit hukukun, Anayasa’nın, yasaların çiğnendiği bir ülke olmaktan kurtulmalıdır. Tarih, dil, yurt bilinciyle bir ulus yaratılabilir. Ama uygar bir ulus olabilmek için “hukuk bilinci”ni oluşturmak zorunludur. Türkiye, halkıyla ve devletiyle; dokunduğu her şeyi bilim sınavından geçiren kendini sürekli yenileyen, kültür genlerine içselleştirdiği çağla aynı dalga boyunu yakalayan; ilkeleri, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi, iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan demokratik bir cumhuriyete kavuşmalıdır. Bunlar, hepimizin kara sevdası Türkiye ve Türk halkı için olmazsa olmazlardır.

Türk halkı “güzeli ağlatmaz, çirkini söyletmez.” Yeter ki yönetenler, ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları dile getirmeye çalışsınlar. İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış küresel kavramlarla düşünsünler, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üretsinler; Atatürk’çü Aydınlanma’da 1930’lara mıhlanan bir sonluluk değil, sonsuzluk görsünler; düşük yoğunluklu demokrasiyi, eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi, düşünceler ve inançlar cumhuriyeti olarak algılasınlar.

Yeter ki yönetenler, hoşgörünün de ötesinde “öteki benim eşitim” diyen, birbirlerine meydan okuyarak saygı duyan, berikiler ile ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde, kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma ortak bilincini, sövüşme yerine akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı demokratik cumhuriyeti amaç edinsinler.

Yeter ki yönetenler, çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ile hukukun ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laiklikten ödün vermesinler.

Yeter ki yönetenler, düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine katan, halkına güvenen, yansızlık ve meşruluğunu gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran güçlü bir devlet bilincinde uzlaşsınlar.

Yeter ki yönetenler, özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, erkler ayrılığı ilkesi doğrultusunda hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını değişmez amaç edinsinler.

İşte o zaman, Türk halkının “makûs talih”ini yenebilir; “DEMOKRATİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ” ülküsünü gerçekleştirebiliriz.



Kaynak: Zaman
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.