'Hem siyaset hem de düşünce hayatı muhalefete muhtaç'

Anayasa değişikliği paketi çerçevesinde Türkiye’de yazılı ve görüntülü medyada takip ettiğimiz hararetli iktidar-muhalefet tartışmaları, 12 Eylül 2010’da gerçekleşen referandum ile şimdilik büyük ölçüde duruldu. Türk siyasetinde ya da düşünce hayatında sivil anayasa değişikliği gibi konjonktürel gelişmelere paralel olarak şahit olunan tartışmaların harareti, dönem şartlarının geçerliliğini yitirmesiyle nispi manada azalsa da, asla değişmeyen bir tartışma kültürü varlığını korumaktadır. Bu tartışma kültürünün karakter değiştirmez bir özelliğe sahip olduğu gerçeği, kamuoyu zihninde dingin siyasi dönemlerde belki unutulmuş gibi görünebilmektedir.
Ancak, modernleşme sevdalısı Türkiye’nin muasır medeniyet seviyesine ulaşma noktasındaki inanç ve samimiyetinden ümitvar olmayı zorlaştıran bu karakter değiştirmez tartışma kültürü, bir sonraki hararetli siyasi tartışmalarda kendini kesinlikle tekrar hissettirmektedir. Türk modernleşmesinin kızıl elması olan muasır medeniyet seviyesini yakalayabileceği konusunda ümitleri zayıflatan, sadece siyasi arenadaki ya da düşünce dünyasındaki tartışmaların niteliği değildir. 12 Eylül 2010 tarihi öncesinde yeni anayasa paketine etrafında seslendirilen itiraz ya da eleştirilerin sahiplerinin hayrete mucip biçimde muasır medeniyetin tanım unsurlarından olan sivil irade ve sivil ruh gibi kavramları itiraz ya da tartışmalarının merkezine almamaları, onların itiraz ya da eleştirilerin inandırıcılığına halel getirmiştir. 

Muasır medeniyet
Bu yönüyle de söz konusu tartışmaların seslendiricileri, muasır medeniyete ulaşma noktasındaki samimiyet sınavını kamuoyu nezdinde kendi özellerinde haklı dahi olsalar maalesef verememişlerdir. Ama bu yazıda asıl gaye, Türk modernleşmesinin kızıl elması olan muasır medeniyet seviyesine ulaşma babında başka bir garipliğe değinmektir. Anayasa değişikliği paketi konulu tartışmaların isabetliliği ya da isabetsizliği bir tarafa, bu tartışmalarda sahne alanlar, sesleri çıkanlar çok ilginçtir ki çoçukluğumuzda da ekranları ve sütunları işgal eden zat-ı muhteremlerdir. Türkiye’nin 1923’ten 2010 yılına dek eğitim, kültür ve bilinç seviyesi manasında kat ettiği sayısal verilerin şahitliğindeki onca mesafeye rağmen kamunun bugünkü halet-i ruhiyesini, dahili ve harici siyasi meselelere dair tavrının ne olması gerektiğini dillendirecek yeni aydın tiplerinin çıkmaması, izahı zor bir durum olarak ortada durmaktadır. Televizyon ekranlarında konuşanlara kulak verdiğimizde, gazete sütunlarında köşe sahibi olanların yazılarını okuduğumuzda neredeyse hep aynı zat-ı muhteremlerin  arz-ı endam ettiği tuhaf bir manzaranın karşısındayız.
Fikir piyasasındaki tekdüzelik ve vesayet rejimi 2010’ların Türkiyesi’nde gerçekleşen toplumsal ve siyasi gelişmelerle kamu düzenin birçok elit kurum ve kişilikleri elden geçirilip yerlerini yeni bir yapıya terk ederken, öte taraftan söylem sahnesinin elitleri garip biçimde hiç kıpırdamadan mevzilerini korumayı sürdürmektedir. Bu tablo, derinlemesine düşünüldüğünde oldukça ironiktir. İroniktir, zira bu söylem elitleri dünün Türkiyesi’nde dünün kamu düzenini, dünün kurum ve elitlerini yorumlayıp o vesileyle sahnedeki yerlerini korurken bugün, yani 2010’da da, kamu elitlerinin ve hatta anayasal mantığın değiştiği bir ortamda da gene yorumculuk performanslarından bir şey kaybetmeden biz Türkiyeli sade vatandaşları aydınlatma görev ve sorumluluğunu sağ olsunlar yerine getirmeyi başarmaktadırlar. Bu durum aslında 1929’dan 1946’ya kadar Ankara’da valilik ve belediye başkanlığı görevi yapmış Nevzat Tandoğan’ın “Bu memlekete komünizm lazımsa, onu da biz getiririz” sözünü şekillendiren zihin yapısını hatırlatmaktadır.
Dünün sosyal düzenine ve kurumlarına uygun yorumlar tertipleyen meşhur zevat, bugünün Türkiyesi’nin değişim geçirmiş sosyal düzeni ve kurumları üzerine de ‘muteber’ yorumlar yapmayı sürdürebilmektedir. Adeta, “değişen her duruma uygun yorum yapılır” gibi bir edayla ‘siz Türkiyeliler, kendinizi yormayın; biz, sizler için her durum ve ahvalde yorum yaparız’, der gibiler. Böylesi bir tavrın da tercümesi, ‘fikirsel vesayet rejimi’ değil de nedir? İyi de, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çok değer verdiği bilinen eğitim ve
kültürde kat ettiği merhaleler ve üniversite mezunu, yetişmiş ve genç ‘aydın’ kitlesi, bu durumda yalan olmaktadır. 

Gençler nerede?
Türkiye’nin eğitim ve kültür âşığı bir ülke olduğunu, neredeyse her ilde bir üniversite kurulması ile sayıları giderek artan yeni üniversitelerden daha iyi ne kanıtlayabilir. Ancak, en ücra illerde bile üniversite kuran Türkiye’nin üniversitelileşmesi nicel manada artarken, mezunların fikir piyasasında ses getiren işlere imza atmada maalesef gerekli performansı gösteremediği görülmektedir. Medya, siyaset ve hatta iş dünyası sahnelerinde hâlâ eski tüfek zevatın yerini korumakta olması, ister istemez şu suallerin cevaplanmasını gerektirmektedir: Genç nesil üniversite mezunlarının kültür ve düşünce sahalarında ses getirici bir ‘variyet’ arz edememeleri, mevcut üniversite eğitiminin kifayetsizliğinden mi kaynaklanmaktadır? Yoksa, eski tüfek zevat, çağlara meydan okuyan, adeta klasikler sınıfından bir eğitimden mi geçmiştir de hâlâ sahnelerinde kaymayan yıldızlar gibi durabilmektedirler? Bu suallerin ayıktırıcı maksatla, ironik bir biçimde şekillendirilmiş olduğunu, eski tüfek zevatın sıklıkla medyada yer bulan ve günümüz Türkiyesi’nin meselelerine, mesela yeni anayasa paketine ya da üst düzey askeri personelin görülmekte olan davalarına yönelik yorumlarına bir nebze kulak vemiş herkes anlayacaktır. 

Asıl sivilleşme, zihinsel vesayetin kalkmasıdır
Evet, bugün Türkiye değişirken, kendine uygun bir gömlek ararken, arkaik bir dillendirme ve söylem erbaplığı yapanların hâlâ medyada, siyasette ve hatta STK’larda yer bulabilmesi, mevzilerini koruması, cidden düşündürücü bir durumdur. Fikir serbestisini esas alan, fikir üstündeki her türlü vesayeti kaldıran bir özgürlükler düzenini hedefleyen Türkiye’nin yeni anayasa paketi, sahip olduğu içeriği ile bu uğurda önemli bir adımdır.
Ancak, Türkiye’deki asıl sivilleşme, en geniş manasında düşünceyi dillendirme üzerindeki sivil vesayetin de terk edildiği, ortadan kaldırıldığı bir ortamda mümkün olacaktır. Bunun en heyecanlandırıcı, cesatlendirici ve umutlandırıcı işaretleri de medyada, STK’larda, siyasettte yeni sesleri, genç Türk insanının seslerini de rahatlıkla ve sıklıkla duyabileceğimiz yeni bir düzenin başlaması olacaktır. Zaten, yeni ve genç fikirlerin sosyal söylem trafiğine dahil edilmediği bir Türkiye’de gerçek bir ilerleme, muasır medeniyeti yakalama söz konusu olamaz. İlerleme; yeni, farklı ve özgün fikirlerin rahatlıkla seyr-ü sefer edebildiği sosyal bir ortamı gerekli kılar. Böyle bir sözlem düzeni de anayasal bir düzenleme ile sağlanamaz. (Radikal)


Muammer Öztürk: Doç. Dr., Siyaset Bilimci


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.