‘Hikmet-i hükümet’ten ‘hukuk devleti’ egemenliğine

Ahmet Yıldız

Dr. Siyaset Bilimci

Tüm hukuki kavramlar içinde, güncel çıkarların en fazla hükmü altında olan kavram ‘egemenlik’tir. Egemenliği siyaset terminolojisindeki anlamına uygun bir şekilde, tek bir kişinin/grubun egemenliği-seçilmiş bir topluluğun egemenliği bağlamında ele almak gerekir. Bu bağlamda düşündüğümüzde, Carl Schmit’in ifadesiyle, ‘egemen, olağanüstü hale karar verendir.’ Egemenliği ulusal düzeyde ve uluslararası düzeyde ele aldığımızda, her ikisinde de egemen, yine olağanüstü hale karar verendir. İç egemenlikte olağanüstü halin bir örneği 28 Şubat dönemidir. Bu dönemde, görünen iktidar ile görünmeyen iktidar arasında meydana gelen egemenlik mücadelesinde, görünmeyen iktidarın egemenliği üstün gelmiştir. Görünmeyen iktidar, olağanüstü hale karar verdiği için, gerçek egemen bu iktidardır. Dış egemenliğin kullanımında olağanüstü halin en önemli örneği

11 Eylül’de ABD’ye yapılan saldırı sonucu, ABD’nin egemen güçlerinin, dünya çapında olağanüstü hale karar vermesidir. “Hikmet-i hükümet anlayışına göre siyasi otorite, herkesin iyiliği adına bazılarının hürriyetlerini kısıtlayabilir. Egemenliğin ulusa ait olduğu kabul edilse bile, devlet tarafından kullanılması sebebiyle ulusu meydana getiren fertlerin hürriyetlerini tehdit eden bir silah halini alabilir.” Bundan dolayı, devlet egemenliğini bireysel hürriyetlerle telif edebilmek bir zarurettir. Bireysel hürriyetlerin ‘kamu düzeni’, ‘ortak yarar’ gibi gerekçelerin arkasına saklanarak kolayca feda edilememesi gerekir. John S. Mill, eşitlik adaletinin mutlaklığı ile hürriyetler arasında şu paralelliği kurar: “Eğer tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip o tek kişinin iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkmaya da hakkınız olmaz.”

Hukuku askıya almak

Egemen, hukuk düzeninin üzerinde değil, içinde olmak zorundadır. Yani devlet, bireyden hukuka uygun davranmasını istiyorsa, kendisi de hukuka uygun davranmak zorundadır. Eğer devlet ya da egemen güç, kendisini hukuka uygun davranmak zorunda hissetmiyorsa, bunun adı hukuk devleti olmaz. Hukuk devleti, devletin de vatandaşlarının da hukuka uygun davrandığı devlettir. Hukuk, devletin meşruiyet kaynağı olduğu gibi, egemenliğin de meşruiyet kaynağıdır. Bu yüzden, egemenlik adına hukuk, askıya alınamaz. Ulusal egemenlik adına da hukuk, askıya alınamaz. Bu açıdan Türkiye’de yargı gücünün konumu ve işlevine baktığımızda, son derece çarpıcı bir tabloyu görmekteyiz.

Türkiye’de yargı gücü, hukuku, devleti korumak adına askıya alan bir yaklaşımı benimsemiş ve bu tutum, Anayasa Mahkemesi’nden başlayarak, tüm yüksek yargı organlarına hakim hale gelmiştir. 1791 tarihli Fransız Anayasası’nda ifadesini bulan ve egemenliğin kaynağının Tanrı ya da kral değil ulus olduğunu ifade yaklaşım, yargının millet adına karar verdiğinin kabul edilmesinde de somutlaşmıştır. Böylece, yargının artık Tanrı ya da kral adına değil ulus adına hareket ettiği kabul edilmiş, bu da yargıçların halk tarafından seçilmesi ve özellikle ceza mahkemelerinde 12 kişilik jürinin seçilerek belirlenmesinde yansımıştır. Ceza mahkemelerinde seçilmiş jüri uygulaması Fransa’da bugün de devam etmektedir. Fransa özelinde “millet adına” yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılması vurgusu, bizde ilk defa 1924 Anayasası’nda işlenmiştir. Burada da, yargının millet adına bu gücü kullandığı esprisi, dolayısıyla egemenliğin kaynağına ilişkin bir atıf bulunmaktadır. Günümüzde ise, jüristokrasi taraftarları, yargının millet adına karar vermesini, egemenliğin kaynağı ile sınırlı tutmayıp kullanımı ile de ilişkilendirmekte ve parlamento ile eşit, hatta onun üzerinde bir egemenlik kullanımı hakkına ve meşruiyetine sahip olma tezini savunmaktadırlar. Oysa seçime dayalı temsilin olmadığı yerde demokratik meşruiyet de olmaz. Yargı, seçime dayalı meşruiyete sahip değildir; öyleyse millet adına karar vermesi sadece egemenliğin kaynağı ile ilişkili bir durumdur; kullanımı ile ilişkilendirilmesi bütünüyle anakronik bir antidemokratik tavırdır. 1924 Anayasası’nda egemenlik, “Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegane ve hakiki mümessili olup, millet namına hakk-ı hakimiyeti istimal eder” şeklinde ifade edilmiştir. 1961 Anayasası’nda ise, “millet, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır” der. İki anayasa arasındaki en temel fark, egemenliğin kullanılmasında TBMM’nin yeriyle ilişkilidir. 1961 Anayasası’nda parlamento, egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkmaktadır. 1924 Anayasası, parlamentonun mutlak üstünlüğünü tanıyarak demokratik devlet anlayışını gerçekleştirmek istediği halde, 1961 Anayasası, demokrasinin sağlanmasını daha çok parlamentonun kısıtlanması olarak görmektedir. 1982 Anayasası bu çizgiyi korumuş, hatta pekiştirmiştir.

Günümüzde milli egemenlik tartışmalarının odak noktasında, militarist anayasaların yargıya yüklediği hukuk devleti yerine devlet aklını ön plana çıkaran ve demokrasiyi, elitlerin rıza ve çıkar mutabakatına bağlayan seçkinci yaklaşımın amiral gemisi rolüne yüksek yargının oturtulması çabaları bulunmaktadır. Türkiye’de demokrasinin konsolidasyonu için hem askerin, hem de yüksek yargının rollerinin hukuku önceleyen demokratik bir çerçeveyle uyumlu hale getirilmesi şarttır. Anayasa değişikliği sürecinde yaşanan tartışmalar, meselenin özünü gözden kaçırmamıza sebep olmamalıdır. Türkiye bürokratik vesayeti aşarak hukukun üstünlüğüne ve halk egemenliğine dayalı demokratik bir sisteme sahip olma rüştünü ispatlama sürecindedir.

Türkiye’de demokratik rejim ikili bir yapıya sahiptir. Bu yapılardan birincisini ‘devlet elitleri’ olarak adlandırılan seçilmemiş asker ve sivillerin temsil ettiği, Kemalist ideolojiyi Tek Parti dönemindeki otoriter biçimiyle yorumlayan, demokrasiyi ancak kendi yorumladıkları biçimiyle “seküler bir devlet dini” olan Kemalizm’e uygunluğu oranında benimseyen, halk iradesinin buna karşı tezahürlerini gayrı meşru sayan, bu tezahürleri önlemek için gerektiğinde silahlı güç kullanmayı meşru kabul edenler oluşturur. 1924 Anayasası’nın egemenliği kaynağı ve kullanımı itibariyle parlamentoya hasretmesine karşın, DP tecrübesinden hareketle, 1961 Anayasası, egemenliğin kaynağını halk olarak görmekle beraber, kullanımını ‘yetkili organlar’a bırakmıştır.  Bu yetkili organların başında Anayasa Mahkemesi gelmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin, verdiği kararlarda, demokratik rejimin ikinci sütununu oluşturan ve meşruiyetini evrensel hukuk ilkeleri ve halk iradesinden alan seçilmişler (siyasi elitler) karşısında, demokratik otorite yerine, kuruluşundaki amaca uygun olarak, otoriter devlet elitlerinin iradesini yansıtmayı tercih ettiği görülmektedir.

Bunda mahkeme üyelerinin seçilme biçimi, seçilen üyelerin profilleri ve siyasi sosyalleşme biçimleri ile bu mahkemeye tevdi edilen görev ve yetkilerin genişliği rol oynamaktadır. Kararlarında evrensel hukuk ilkeleri yerine, çoğu defa Kemalist devrim hukukunun gereklerine göre hareket etmeyi yeğleyen mahkemenin benimsediği fetişleştirilmiş üniter devlet ve militan laiklik anlayışı, Türkiye’deki demokratik sürecin kurumsallaşmasına ciddi sekteler vurmuş, anayasanın demokrasilerin vazgeçilmez unsurları arasında saydığı çok sayıda siyasi parti kapatılırken, milli örf bile, içinde dini etkiler taşıyabileceği kaygısıyla, mahkemelerin itibar edebileceği hukuk kaynakları arasında sayılmamış, mahkeme bunu laikliğe aykırı bulmuştur.

Egemenlik ve anayasal yargı

1970’li yıllar içinde, 1974 affında olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi’nin kararları giderek birçok yeni uygulamaya yol açtığı için, 1982 Anayasası, mahkemenin yeni uygulamalara yol açacak kararlar veremeyeceğini hükme bağlamıştır (M.153). Ancak, mahkemenin, 1989’da YÖK Kanunu’nun iptal etmediği EK 17. maddesine ilişkin olarak, militan laikliğin örnek metni olarak kabul edilebilecek bir yorumla, laikliği dinsizlik bile değil, İslam karşıtlığı temelinde yorumlaması (ateist ya da dinsiz olmak zorunlu olarak din karşıtı olmayı gerektirmez!) ve bu gerekçenin (karar değil) Türkiye’de yürürlükteki kanuna aykırı olarak, başörtüsü yasağının dayanağı olarak kullanılması, Türkiye’de hem bir egemenlik problemi, hem de demokrasinin konsolidasyonu probleminin var olduğunu ortaya koymaktadır. Son dönemde, TBMM Genel Kurulu’nda cumhurbaşkanı seçiminde toplantı yeter sayısının 367 olduğuna ve Anayasanın 10 ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin “anayasanın değişmez” ilkelerine aykırı olduğuna hükmeden Anayasa Mahkemesi kararları, Anayasa Mahkemesi’nin sistem içindeki hukuk dışı ve keyfiliği karar olarak dayatan niteliğini gözler önüne sermiştir. Referanduma sunulacak anayasa değişikliği metninde, mahkemeye ilişkin hükümlerin bir kaynağı da, mahkemenin bu hukuk dışı ve keyfi kararlarının tetiklediği tepkidir.

Yargısal denetimi kabul ederek bunu Anayasa Mahkemesi’ne görev olarak veren demokratik ülkeler, demokrasinin en az halk iradesi kadar önemli bir unsuru olan hukuk devleti ilkesini hayata geçirmek ve yasama iktidarının keyfiliğini önlemek amacını gütmektedir. Liberaller de, genellikle anayasa mahkemelerini, bizdeki özel durum hariç, çok önemserler. Oysa Türkiye’de Anayasa Mahkemesi otoriter bir siyasi felsefenin bekçiliğini yaptığı için, hukuk devletinin önündeki en ciddi engellerden biridir. Anayasa Mahkemesi yapısı, işleyişi ve görev ve yetkileri itibariyle demokratikleştirildiğinde, yargısal denetim bir problem alanı olmaktan çıkacak, hukuk devletinin gelişmesine ciddi katkılarda bulunabilecektir. Anayasa Mahkemesi’nin, değişmez ilkelerin keyfi yorumuyla kendisine anayasa tarafından atfedilmeyen yetkiler tanıyarak bir yol kazası üretmemesi halinde referanduma sunulacak son anayasa değişiklik paketi, demokratik siyasi süreç içinde, yargıyı, “olağanüstü hale karar veren bir güç olmaktan” çıkararak, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) normlarına daha fazla uyum sağlayan, “normal” bir aktör haline getirmek için atılmış önemli bir adımdır.

ahmet66@yahoo.com


Star





Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.