Hukuk mu siyaset mi?
Çağımızda çok rahatlıkla hukuksuz siyasetin ya da siyasetsiz hukukun olamayacağını, siyaset olmadan hukuk üretilemeyeceğini söyleyebilirsiniz ve yine muhtemelen de yerden göğe kadar haklısınızdır. Bu satırların yazarı da bu iki temel kavramın, hukuk ve siyasetin, siyaset yerine demokrasi de diyebilirsiniz, birlikte hareket edeceklerine iman etmiş biridir.

Ancak, gelin görün ki, Türkiye'de son senelerde bu temel kavram birlikteliği üzerinde belirli bir anlaşmazlık da yaşanıyor. Biri olmadan diğerinin de anlamsız olacağı bu süreçte, kimileri, isim vermek istemiyorum, siyasetin hukukun önünde olduğunu,  siyasetin temel belirleyici, hukukun da bu belirleyicinin izleyicisi, takipçisi olduğu yönünde görüş (!) belirtiyorlar. Başka bir ifadeyle, hukuksuz ya da en azından ertelenmiş bir hukukla siyaset üretilebileceğini, üretilen bu siyasetin de kendi hukukunu zamanla oluşturacağını iddia edebiliyorlar.  En azından hukuk ve siyaset üretim süreçleri arasında bir zamansal gecikme olabileceğini, daha doğrusu, siyasetin önceliği lehine, olması  gerektiğini öne sürüyorlar.

Türkiye son aylarda çok ama çok sıkıntılı bir sürecin içinde.  Bu süreçten refah ve özgürlük üreterek nasıl çıkılabileceği konusunda da kısa vadede bir çözüm yolu bulmak kolay değil. Yukarıda kullandığım “son aylarda” ifadesi çok da gerçekleri yansıtmayabilir zira aslında söz konusu olumsuz süreç en azından 2010'ların başına kadar gidiyor. 2003'te başlayan çok ama çok pozitif bir süreç, zenginleşme, özgürleşme, evrensel hukuka uyum, demokrasi süreci analize şiddetle muhtaç nedenlerden 2010'dan itibaren kesintiye uğradı ve 17-25 Aralık sürecinden günümüze de tam bir faciaya, hukuk, devlet ve siyaset faciasına dönüştü. Bu satırların yazarı bu çok pozitif sürecin bir faciaya dönüşmesinin altında hukuk ve siyaset süreçlerinin zaman ve mekan uyumunun, biraz daha teknik bir ifadeyle konkordansının kaybolmasının yattığını düşünüyor. Bu konuyu aşağıda açmaya gayret edeceğim.

HUKUK ZEMİNİ OLMADAN...

Siyaset yani demokrasi özünde kamu hizmeti üretme sürecinin bir adıdır. Siyaset sadece ve sadece kamu hizmetinin miktar ve kompozisyonunun belirlenmesi için farklı ideolojiler arasında bir yarıştır ve bu yarış kendi doğal mecrasından sapar, kamu hizmeti miktar ve kompozisyonu belirleme yarışından rant üretme, ürettirme ve bu rantın üleşimi, bölüşümü sürecine dönüşür ise, söz konusu ülke, coğrafya, siyasi ünite bir facianın içine düşmeye başlar. Türkiye'de de yaşanan biraz budur.

Siyaset üretme süreci yani kamu hizmeti miktar ve kompozisyonu yarışının rant üretme ve üleşimine dönüşümünün engellenmesi ise o ülkenin hukuksal seviyesinin bir sonucudur. Hukukun en temel işlevlerinden biri de siyaseti kendi doğal mecrasında tutmak, sistemin bir rant üretme ve üleştirme rejimine dönüşmesine engel olmaktır.

Türkiye'nin içine düştüğü bu olumsuz sürecin, sadece son iki haftadır yaşanan korkunç olayları kastetmiyorum, hukuk-siyaset ilişkisinin netleşmemesinden kaynaklandığı kanısındayım. Etkin ve demokratik bir siyasetin, bu siyasetin ürünleri olarak ortaya konacak kamu politikalarının, kamu hizmetinin üretilmesi için tarafların ortak bir hukuk anlayışına sahip olması demokrasinin, hukuk devletinin galiba olmaz ise olmazı. Ancak, ortak bir hukuk zemininde buluşabilen farklı görüşler ve ideolojilerin siyasi yarışı, kamu hizmeti miktar ve kompozisyonu farklılaştırma yarışı anlamlı, etkin, demokratik sonuçlar üretebiliyor. Şayet taraflar ortak bir hukuk zemininde buluşamıyorlar ise siyasi yarış da kanımca tümüyle anlamını yani etkinliğini yitiriyor. Türkiye'de son dönemlerde yaşanan olayların kökeninde yine kanımca bu ortak zeminde buluşabilme eksikliği yatıyor. “Taraflar” ifadesiyle muradım, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, özel ekonomik aktörler ve tüm kamusal kurum ve kuruluşlar. Türkiye maalesef bu aktörler itibariyle ortak bir hukuksal çizgide buluşamama sıkıntısı çekiyor. Aşağıda bazı örnekler sunmaya gayret edeceğim. Balyoz ve Ergenekon davalarının en temel sorunu hukuksal ve siyasi anlamda suç kavramında bir mutabakatın oluşmamış olmasıydı. Darbe heveslilerinin önemli bir bölümü, almış oldukları kurumsal kültürün bir sonucu olarak, girişimlerinin, planlarının bir “suç” olduğunu kabul etmediler. Hatta suçlandıkları zaman da çok şaşırdılar. Eylem ve hazırlıklarını hep bir “vatanseverlik” çerçevesinde ele aldılar, yargılanmalarını da bir hukuksal suçun değil vatanseverliklerinin yargılanması olarak değerlendirdiler. Mesele sadece Balyoz ya da Ergenekon ile asla sınırlı değil. 17-25 Aralık sürecinde de İran enerji bedelinin bir bölümünün içeride bu sürece katkı sağlayanlara rüşvet olarak dağıtılmasını olağan, doğal hatta çok olumlu ve gerekli gördüler. PKK'yı finanse ettiği düşünülen işadamlarının öldürülmesini olumlu, hatta zaruri olarak değerlendirdiler. Suç kavramı yani en genel anlamda hukuk üzerinde evrensel bir kavramsal mutabakat olmayınca siyasetin nerelere gidebileceğinin en iyi örneği galiba biraz bizim ülkemiz. Hukukun, evrensel hukukun çok net standartları var. Oysa siyasetin, kamu hizmeti üretim yarışının, evrensel hukuka uyma dışında, çok belirgin standartları yok, hatta olmamalı zaten

Türkiye, bu yazımda değinemeyeceğim objektif nedenlerden standart hukuk üretmede çok zorlanan bir ülke. Seçmen çoğunluğunun evrensel hukuktan çıkarı olması lazım ama mesele de burada düğümleniyor. Asırlardır içine düştüğümüz bu kısır döngüyü kırmanın en etkin yöntemi muhtemelen evrensel hukuku, mesela AB hukukunu bir biçimde, tümüyle, selektif davranmadan benimsemek. Daha da önemlisi bu benimsenen hukuk çizgisinin tüm taraflarca meşru olarak kabulü. Ancak, bu mutabakat üzerinden yapılacak bir siyasi yarış etkin ve demokratik olabilecek. İzlediğimiz koalisyon kurma çalışmalarında masalarda olan bir konu da 17-25 Aralık süreci. Oysa, tümüyle hukuki, yargısal bir yöntemle çözümlenmesi gereken bu soruşturma sürecinin siyasi zemine çekiliyor olması ülkemizdeki hukuk-siyaset çelişkisinin çok iyi bir örneği. Çağdaş bir ülkede bir yolsuzluk konusunun, tümüyle hukukun alanıdır, siyasi müzakerelere konu olabilmesi ülkemiz için gerçekten çok ama çok büyük bir talihsizliktir.

Başlıkta kullandığım “Hukuk mu, siyaset mi?” ifadesinin yanıtı muhtemelen her ikisinin de eşanlı biçiminde olmasına ama  bu eşanlılık  mutlaka tüm tarafların, tüm kurumların ortak bir hukuksal zeminde buluşmalarına bağlı.  Bu buluşamama keyfiyeti Türkiye'nin 21. yüzyılın başında en büyük sorunu olarak tezahür ediyor.



 ESER KARAKAŞ / ZAMAN
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.