Hukuk-siyaset ilişkisini doğru anlamanın koşulları


Levent Köker

Bu yaklaşım bir yanılsamadır ve özellikle Türkiye'de sürmekte olan güncel tartışmalar bağlamında mevcut düzenin radikal bir biçimde değişmesine karşı direnmeyi yansıtmaktadır. Bir diğer deyişle, özünde tek-parti dönemine has, homojen bir ulus-devlet yaratma projesinin ifâdesi olan kurulu düzeni muhafaza etme hedefi, bu kurulu düzenin temellerine yönelik herhangi bir değişim ihtimali gördüğünde, itirazını "hukuk siyasallaşıyor" diye seslendirmektedir. Oysa, homojen bir ulus-devlet inşâı olarak ifâde edegeldiğim bu projenin kendisi hukuktan önce varolan ve dolayısıyla hukuku kendisine tâbi kılmış bulunan bir "siyasî karar" niteliğindeydi. İronik bir biçimde, kendi siyasî karar ve tercihlerine bağımlı bir tarzda oluşturulmuş olan bir hukuk düzenini siyaset dışı görmek isteyen bu yaklaşımın yerine, daha dürüst bir biçimde, hukukun ancak ulus-devletçi siyasi tercihlere uygun olması hâlinde geçerli kabûl edileceğini beyân etmek olurdu.

İleri sürdüğüm ikinci yanlışlık da burada ortaya çıkmaktadır. Hukuk ile siyasetin birbirini dışlayan iki ayrı alanı meydana getirdiği ne kadar yanlışsa, hukukun bir "siyasî karar"a göre geçerliliği değerlendirilebilecek bir kurallar sistemi olarak görmek de yanlıştır. Burada "siyasî karar" ile kastedilen, zaman zaman "Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi" diye de ifâde edilen Kemalizm'e özgü bir ulusal/ulus-devletçi projede ifâdesini bulan "homojen bir toplum" yaratma kararıdır. Şimdi, bu tarz bir hukuk-siyaset kavrayışı ne kadar yanlışsa, Kemalist projenin ortaya koyduğu "siyasî karar"ın yerine "geleneksel milliyetçi" siyasetin belirleyiciliğinde bir başka projeyi yürürlüğe koymaya çalışmak da aynı ölçüde yanlıştır. Türkiye'de ulusçu/milliyetçi siyasî akımların incelenmesinde müracaat edilen bir ayrımı kullanarak söylersem, "modernist (Kemalist) milliyetçi" siyasetin yerine "geleneksel/muhafazakâr milliyetçi" siyasetin hâkim kılınması, hukuk-siyaset ilişkisi bağlamında bir yanlıştan diğerine geçişin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Sanırım bu noktada "yanlışlık" terimiyle ne anlatmak istediğime de değinmem gerekmektedir. Burada "yanlışlık" terimi, doğrudan hukukun siyasete tâbi kılınması ile ilgili değildir. Bir diğer deyişle hukuk, siyasete tâbi bir biçimde kavranabilir ve asıl yanlışlık burada değildir. "Yanlışlık", hukukun varlığı ve geçerliliğinin, "homojen toplum" tasavvuru temelinde oluştuğu/oluşacağı varsayılan siyasî irâdeye (veya karara) göre belirleneceğini kabûl etmekte ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım yanlıştır çünkü (1) böyle bir "homojen toplum" yoktur ve (2) böyle bir "homojen toplum" istemek savunulabilir değildir.

TOPLUM, HUKUKU DOĞRUDAN YAPAR

Toplumu kavramakla ilgili olarak bugün gelmiş olduğumuz düzeyde, (1)'deki önermeyi kanıtlamak neredeyse gereksiz hâle gelmiştir. Farkedilmesi gereken, toplumda farklı unsurların bulunduğu değil, bu farklılıkların siyasî olarak anlam taşıdığıdır. Bir diğer deyişle, insanlık târihinin en eski dönemlerinden beri varolan bir gerçeklik olarak toplumların –hangi seviyede olursa olsun- kendi içinde etnik, dinî, sınıfsal, cinsiyet temelli vb. bir dizi farklı gruplardan oluştuğu bilinmektedir. Modern dünyada giderek daha görünür bir hâl alan husus ise bu farklılıkların siyasî anlam taşımalarıdır. Bu da, aslında (2)'de yer verdiğim, homojen toplum istemenin veya hedeflemenin savunulabilir olmadığı ile ilgilidir.

Siyaset, eğer homojen toplum hedefini gerçekleştirmeye göre anlaşılıyorsa, bu kavrayış yanlıştır. Çünkü bu, homojen olmayan toplumun homojen olmasını istemek ve bunun için "güç" kullanılacağını ilân etmek demektir ki, hukukun da bu güce tâbi kılınmasını içermektedir. Oysa modern dünyada hukuk, doğrudan toplum tarafından yapılmaktadır ve bu nedenle –tekraren belirteyim, "toplum" hangi seviyede anlaşılırsa anlaşılsın- homojenlik hedefi savunulamaz. Şöyle ki: (1) Hukuk, ortak bağlayıcılığı olan ve ihlâl edilmeleri hâlinde bir kamu otoritesinin müdahalesiyle/müeyyideyle karşılaşılacak olan bir kurallar bütünüdür. (2) Bu "ortak bağlayıcılığı olan kurallar", toplum ötesi bir varlığın değil, toplumu meydana getiren birey ve grupların irâdelerinin ürünüdür. (3) Bu durumda hukuk, toplumu meydana getiren birey ve grupların kendi irâdelerini oluşturma ve ifâde etme özgürlüklerinin olmasını gerektiren bir kurallar bütünüdür. Bir diğer deyişle hukukun "hukuk olarak" varolabilmesi, bireylerin ve grupların irâde ve ifâde özgürlüklerine sâhip olmalarına bağlıdır. (4) Toplumu oluşturan birey ve grupların kendi irâde ve ifâde özgürlüklerine sâhip olabilmeleri ise, (a) birey ve grupların kendi "özel alanlarında özerk" olmalarını ve (b) bu özel alan özerkliğinin oluşmasına imkân verdiği irâdelerin siyasî alana aktarılma imkânının mevcudiyetini gerektirmektedir.

Netice olarak, bu koşulları yerine getirmeyen bir "düzen"in hukukî ve dolayısıyla "meşrû" addedilmesinin mümkün olmadığı, bunun da farklılıkların siyasî ifâdesini sınırlandırıcı veyâ yokedici bir hedef olarak "homojen toplum"un savunulamayacağı açıktır. Şimdi sorun, özgürlük ve özerklik koşulları sağlandıktan sonra, farklılıkların siyasî ifâdesinin koşulları üzerinde odaklanmaktadır. Bilindiği gibi, toplumsal farklılıklar, hangi düzeyde ve hangi mes'eleye ilişkin olursa olsun, netîcede bir insan, dünya (evren) ve hayat görüşüne, bir "metafiziğe" ve buna dayanan bir "hayat tarzı"na bağlanabilmektedirler. Bu durumda, "ortak bağlayıcı kurallar düzeni olarak hukuk"un oluşmasında irâde sahibi olan birey ve gruplar kendilerini ifâde ederken, kendi irâdelerinin kaynağını veya dayanağını oluşturan "dünyâ görüşleri"ni, bu dünya görüşüne ve hayat tarzına dâhil olmayanların da üzerinde tartışabileceği ve anlaşabileceği bir tarzda ortaya koyma yükümlülüğü altına girecekler midir?

Hukuk, ortak bağlayıcı kurallar bütünü olarak, bireylerin ve grupların özgür ve özerk olmalarını gerektirmekteyse, bu özgür ve özerk olma şartı, ortak bağlayıcılığı olan kuralların ortaya çıkması sürecinde gerçekleşmesi gereken bir "önşart" niteliğindedir. Bu önşart, birey veya grup olarak "herkesin" eşit özgürlüğünü içerdiği gibi, kamusal tartışmada hiç kimsenin diğerine göre ayrıcalıklı bir konumda olmamasını ve yine kamusal tartışmada "tabuların olmaması"nı gerekli kılmaktadır.

Bu önşartın sağlandığı bir kamusal tartışma ortamında, ortak bağlayıcı kurallar üzerinde özgür bir anlaşma sağlanabilmesi için, toplumu meydana getiren farklılıkların kendi dünya görüşlerine ve hayat tarzlarına (metafiziklerine) bağlı kalarak kendilerini ifâde etmeleri ve bu farklı ifâdelerin ortak bağlayıcılığı olan bir kuralı hukuk kuralı hâline getirecek bir anlaşmayla sonuçlanması mümkündür. Böyle bir netîcenin elde edilmediği sorunlarda ise farklı birey ve grupların kendi metafiziklerinin ötesine geçip, daha "evrenselleştirilebilir" bir dille kamusal alana dâhil olmaları gerektiği söylenebilir. Her ne olursa olsun, farklılıkların eşit ve özgür beraberliğinin önşartı, hukuku "homojen toplum" hedefine dayalı bir siyasî anlayışın hâkimiyetinden kurtarmaktan geçmektedir.(Zaman)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.