Hukukta çifte standart
Prof. Hilal Elver*   

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa'nın son şekli çok anlamlı bir tarihte, 8 Mart 2012'de Dünya Kadınlar Günü'nde Parlamento'da oybirliği ile kabul edilmiştir. Bu yasa, diğer ülkelerdeki yasalar ile karşılaştırıldığında şiddete uğrayan kadına geniş haklar, koruma ve şiddeti önlemeye yönelik çeşitli yöntemler içermektedir. Benzerlerinden ve Batı'daki örneklerinden çok daha ileri bir düzeyde olan bu yasanın oluşmasında emeği geçenlerin başarısı büyüktür. Gerçi yasanın adından hareketle sadece kadına karşı şiddetin önlenmesine yönelik olduğu anlamı çıkıyor ise de, yasanın dili bu hakkı şiddet gören her iki tarafa da, hatta diğer aile bireylerine dahi vermektedir. Buna rağmen Türkiye'de bu yasa, Batı ülkelerinden farklı olarak büyük bir çoğunlukla daha çok kadınlar tarafından kullanılmaktadır. 

Ancak her yasal düzenlemede olduğu gibi, bu yasanın da kötüye kullanılması doğaldır. Yasanın dilinden anlaşıldığı üzere şiddete veya şiddet tehlikesine maruz kaldığını iddia eden kişi hâkime veya mülki amire giderek koruma isteyebilecektir. Ayrıca yasadaki şiddet tanımı da çok geniş kapsamlıdır. Yasaya göre kolluk kuvvetleri ya da hâkim, devletin sağlayacağı koruma önlemleri dışında, şiddet kullandığı iddia edilen tarafı, aile konutundan 6 aya kadar uzaklaştırma kararı da verebilmektedir. Şimdiye kadarki uygulamada hâkimler, şiddeti önleme taleplerinde delil ve belge aramaksızın şiddet uygulamakla suçlanan kişiye karşı evden uzaklaştırma kararını vermektedirler. Bu ise eğer gerçek dışı iddialarda bulunulmuş ise şiddet kullanmayan tarafın haklarının tamamen ihlal edilmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle şu andaki uygulama hem kanun koyucunun hem de bu yasanın hazırlanmasında emeği geçen hukukçuların ve sivil toplum örgütlerinin iradesinden de öteye gitmiştir. 

YENİ YASA KADINA HER TÜRLÜ ŞİDDETİ ÖNLEYEBİLECEK Mİ? 

Bu yasaya yönelik olarak uygulamaya ışık tutacak detayları gösteren yönetmelik ise halen çıkarılmamıştır. Bu nedenle de 6284 sayılı yasa şu anda, eğer aile içi şiddet evlilik birliği içinde ise boşanma davaları kapsamında, özellikle büyük şehirlerde çok yoğun olarak kullanılmakta ve bazen boşanma davasında tedbir olarak, bazen de boşanma davası ile hiçbir ilintisi olmaksızın kullanılmaktadır. Büyük bir ihtimalle de kadına yönelik şiddeti önlemede yasa yine büyük şehirlerde yararlı olabilmekte, buna karşın haksızlıklara da yol açabilmektedir. Haksız olarak şiddet göstermekle itham edilen taraf ise 6 aya kadar bir süre içinde kendi evine girememekte, eşyalarını alamamakta, sokak ortasında kalmakta ve de bu iddiayı çürütmek için itiraz hakkı bulunsa da yargıçlar böyle bir sorumluluk almak istemedikleri için itirazları dikkate alınmamaktadır. Yasanın kötüye kullanımı halinde yasanın korumaya kalkıştığı aile birliği ise artık bir daha geri dönülemeyecek bir çıkmaza girmektedir. Yerli yersiz bu yeni yasanın kullanımı sonucunda yeni yasanın kadını korumak yerine tam aksine toplumda olumsuz tepkilere yol açabilmesi ihtimali de çok yüksektir. 

Kadını korumaya yönelik olarak çıkarılan bu son derece ilerici yasa bir kenarda dursun, yine kadınları ve yargı makamlarını ilgilendiren bir başka soruna geçelim: Barolar ile ilgili meslek kuralları gereği başörtüsü kullanan avukatlar, duruşma salonlarına alınmamaktadırlar. Bu avukatlar duruşmaya giremedikleri için ya erkek bir avukat ya da başörtülü olmayan bir kadın avukat istihdam etmek zorunda kalmakta, avukatlığın en doğal hakkı olan savunma yapamamaktadırlar. Şimdi şöyle bir senaryo düşünelim: Şiddete maruz kalan kadının avukatı başörtülü ise şiddete maruz kalan kadını koruyan Türk yasaları, onun başörtülü kadın avukatının savunmasını kabul etmeyecektir. 

Yine son zamanlarda özellikle İstanbul Barosu başörtülü stajyer avukatlara karşı bir savaş açmıştır. Baro yönetmeliğinde yer alan bir maddeye göre "kirli, düzensiz, kot pantolon veya başörtüsü takanların" eğitime alınmayacakları kuralından hareketle, sadece başörtülü stajyerlere tebliğ yoluyla bu madde hatırlatılmış ve bu düzenleme sadece başörtülü stajyer avukatları yıldırmak için kullanılmıştır. Bu ülkenin hukuk sistemi kadına karşı şiddet yasalarını bu kadar geniş tutarak, iyi niyetle kadınları korumaya kalkarken başörtüsü taktığı gerekçesi ile stajyer avukatları eğitime almayan ya da başörtülü avukatları duruşmaya almayarak, en tabii hak olan çalışma hakkını kadınların elinden alan barolar Kadına Karşı Şiddet Yasası'nda yer alan ekonomik şiddet suçunu işledikleri gibi bir intiba yaratmamakta mıdırlar? Kadına yönelik şiddet sırf kadın olmaktan kaynaklanan şiddeti hem özel hem kamu alanında önlemeyi içeriyorsa baroların bu yasakçı tavrını nasıl değerlendirebiliriz? Bu ülkenin yasaları sadece şiddete maruz kalan kadını koruyacak, ancak bu kadının avukatı eğer başörtülü ise korunan kadının avukatına karşı böyle bir ayrımcılığa göz mü yumacaktır? 


Eğer bu konuda da, her konuda olduğu gibi, laiklik prensibi gerekçe gösterilecek ise başını örtmeyen bir avukatın da belli bir dinî görüşü temsil ettiği gerekçesi ileri sürülemez mi? Ayrıca avukatlar yargıçlar gibi devleti doğrudan doğruya temsil etmediklerinden, laiklik ilkesinin burada bahane edilmesi soru işareti oluşturmaktadır. Kamuda hizmet veren-hizmet alan ayrımının da zaten yapay bir ayrım olduğunu, Batı'daki birçok ülkede böyle bir yasağın söz konusu olmadığını da bilmekteyiz. Artık başörtüsü sorunu kalmadı diyerek üniversitelerdeki gevşek uygulamayı göstermek, başörtülü öğrencileri daha ileriki yıllarda hayal kırıklığına uğratmak, iş yaşamından uzaklaştırmak değil midir? Başörtülü avukatlar, davalara girmek için erkek ya da başörtüsü takmayan avukat hanımları yanlarında çalıştırmakla diğer avukatlara oranla hem manevî hem de ciddi bir ekonomik haksızlığa uğramaktadırlar. Kadına karşı şiddet yasası için canla başla çalışan kadın dernekleri ki buna laik kesim dışında da bütün kuruluşlar elbirliği vermişlerdir, şimdi neden başörtülü kadınların iş hayatlarına girmeleri konusunda aynı hassasiyeti göstermemektedirler? 

Cumhuriyet gazetesinde 15 Temmuz günü çıkan röportajında kendisi ile aynı görüşü savunmayan bilim adamlarını "genetiği bozulmuş bilim adamı" olarak suçlayan Sayın Baro Başkanı acaba bu haksızlığı ve çifte standardı hangi şekilde açıklayabilmektedir? 

* Prof. Hilal Elver, California Üniversitesi öğretim üyesi olup "Başörtüsü Tartışması" adlı kitabı Oxford Üniversitesi tarafından Mayıs 2012'de yayımlanmıştır.



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.