Hukukun güç eliyle tasfiyesi (2)
AİHM, makul şüphenin, tarafsız üçüncü bir kimseyi ilgili kimsenin suç işlemesinin mümkün olduğuna ikna etmeye yetecek ölçü ve nitelikte bulunması gerektiğini belirtmiştir. Gözaltı sürelerinin, gözaltındaki kimsenin salıverilmesi veya hakim önüne çıkarılması bakımından sonuna kadar kullanılması her zaman hukuka uygun olmaz. Eğer gözaltı nedeni ortadan kalkmış veya gözaltına alınmakla güdülen amaca ulaşılmış veya hakim önüne çıkarılmak için yapılması gereken başka bir iş kalmamışsa sürenin bitmesine gerek yoktur. Gözaltı süreleri doldurulması gereken süreler olmadığı gibi bu sürelerin aşılması da gözaltında  yapılan  işlemleri  hukuken  sakatlayacak  ve  daha sonra  yapılacak  işlemleri  de hukuka uygun olmaktan çıkaracaktır. Nitekim AİHM de gözaltı süresinin aşılmasının sorgulama sırasında şüpheliye verilmesi gereken avukattan yararlanma hakkı olmak üzere diğer teminatları ortadan kaldırdığına karar vermiştir. Hidayet Karaca’nın hakim sorgusunun 4 günlük gözaltı süresi 14 saat aşılarak yapılması adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini göstermektedir. Bir bireyin özgürlüğü yalnızca çok ciddi nedenlerle sınırlandırılabilen çok önemli bir hukuksal değerdir. Bunun için kanuni dayanaklar yanında, adil yargılanma hakkı, maddi gerçeğin araştırılmasının asgari ölçütleri ve hukuk devletine özgü gerekliliklerin bulunması gerekir. Bu nedenle kişisel özgürlüğü kısıtlayan tutuklama kararının yeterli özgürlük güvencelerini içermesi ceza muhakemesinin vazgeçilmez koşuludur. Tutuklamanın kanunda öngörülmeyen amaçlar için kullanılması, kararların yeteri derecede gerekçelendirilmemesi, tutuklama sürelerinin orantısız biçimde uzun tutulması bir hukuk devletinde kabul edilemez. Orantılılık prensibine göre tutuklamanın bütün somut etkileri ve kişinin sağlığına, ailesine, işine, ticari varlığına ve imajı da dahil olmak üzere hayatının bütün alanlarına etkisi değerlendirilmelidir.

Kaçma şüphesi ve tutuklama

Şüpheli kimsenin kaçacağına veya delilleri karartacağına yönelik somut delillerin bulunması, tutuklama nedeninin karar gerekçesinde açıkça belirtilmesi, elde edilen delillerin kuvvetli suç şüphesini ve tutuklama  nedenlerinden  birinin  varlığını  göstermesi   gerekir. (AİHM, Boicenco/Moldova, Memedova/Rusya kararları)          

Kaçma şüphesinin kabulü somut birtakım olguların varlığına bağlıdır. Mesela kişinin pasaport alması, ikametgâhının veya sabit bir işinin bulunmaması, uçak bileti alması gibi olgular kaçma şüphesi uyandırabilir. Hakim kararında bu olguların neler olduğunu göstermek zorundadır. (AİHM, Labita/İtalya, Punzelt/Çek Cumhuriyeti kararları) Kaçma şüphesi, sadece şüpheli ve sanığın ileride mahkûm edilebileceği cezanın ağırlığına göre varsayılamaz. Şüpheli veya sanığın karakteri, mesleği, dış dünyaya yansıyan davranışları, aile bağları gibi faktörler ile somut deliller birlikte değerlendirilmelidir. (AİHM, Neumeister/Avusturya kararı)

Ayrıca hakim, adli kontrol uygulanmasının kanunen mümkün olduğu hallerde neden adli kontrol uygulanmasının yetersiz kalacağını veya amaca neden ulaşılamayacağını açıklamak zorundadır. Tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda kanunun aradığı şartların her biri, gerekçelendirilmiş olarak yazılmak zorundadır. (Anayasa 141, CMK 100/2) Ayrıca başlangıçta tutuklama için var olan nedenler zaman geçtikçe zayıflayıp, kuşkulu hale gelebilir. Sonraki kararların meşruluğu için, o nedenlerin halen varlığını ve ölçülük koşuluna uygunluğunu sürdürmesi gerekir. (AİHM, Kreps/Polonya kararı)

CMK 101/1'in emredici düzenlemesine göre savcının tutuklama isterken mutlaka gerekçe göstermesi ve ayrıca adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer vermesi gerekir. Aynı şekilde mahkeme de tutuklamada bu emredici düzenlemeye uymak zorundadır. Maddenin 2. fıkrasına göre tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir.

Kesinleşmiş bir karar, yok sayılır mı?

Hem 1982 Anayasası hem de CMK mahkemelerin tüm kararlarının gerekçeli olmasını zorunlu kılmaktadır. AİHM kararlarına göre gerekçe olarak “suçun niteliğine, delillerin durumuna ve dosyanın içeriğine ilişkin” gibi basmakalıp terimler kullanılması hukuka uygun değildir. Uygulamada tutuklamaya veya tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda sıkça kullanılan bu tabirler tutukluluğun devamını haklı göstermez. (Letellier-Fransa, Tomasi-Fransa, Tymoshenko-Ukrayna kararları)

Anayasa, CMK düzenlemeleri ve AİHM içtihatlarıyla “gerekçeli karar hakkı” kabul edilmiştir. Söz konusu kararlarda gerekçesizlik olarak değerlendirilebilecek “kuvvetli suç şüphesinin devam ettiği”, "suçun önemi”, "şüphelinin tutuklu kaldığı süre”, "kaçma şüphesinin devam ettiği” gibi somutlaştırılmamış, basmakalıp (stereo-type), genel, soyut ve hukuka aykırı tabirler kullanılması, savunmanın taleplerine yönelik nedenlerin irdelenmemesi ve bu hususlara cevap verilmemesi bu hakkın ihlalidir. Nitekim AİHM, Türkiye'yi bu nedenlere bağlı olarak tahliye talebiyle ilgili kişiye başarı şansı ve umudu sunmaması sonucu AİHS'nin “özgürlük ve güvenlik” başlıklı 5/4 hükmünü ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm etmiştir. (AİHM Koşti ve diğerleri-Türkiye, Mehmet Özcan ve diğerleri-Türkiye kararları)

Hidayet Karaca müdafii ve aynı soruşturma dosyasında şüpheli olarak bulunanların müdafileri reddihakim talebiyle birlikte tahliye talebinde bulunduklarından ve ret kararı sonucunda bu kararı verecek yetkili sulh ceza hakimi kalmadığından 29. Asliye Ceza Mahkemesi, sulh ceza hakimlerinin reddi istemini kabul yönünde karara bağladıktan sonra müdafilerin tahliye istemlerini karara bağlamak üzere CMK m. 27/4 uyarınca dosyayı nöbetçi 32. Asliye Ceza Mahkemesi'ne göndermiştir. Mahkeme, yetkisi dahilindeki tahliye başvurusunu inceleyerek tutuklama konusunda yukarıda belirttiğim meşru hukuk birikimine ve özellikle AİHM içtihatlarına uygun bir gerekçelendirmeyle şu sonuca varmıştır: "…usul yasası ile AYM ve AİHM içtihatları doğrultusunda tutukluluğu gerektirir olgu ve delillere rastlanmadığı gibi, şüphelilerin tutukluluk hallerinin devamını gösterir yeni olgu ve delillere ulaşılamadığı, ayrıca şüphelilerin meslekleri, sosyal durumları, karakterleri ve ahlaki durumları, sabıkasızlık geçmişleri, ikametgâhları, mal varlıkları, aile bağları, tutukluluğa karşı gösterdikleri tepki, kendiliklerinden gelip teslim olmaları gerektirir nedenler görülmemiştir.”

Kanuna ve usule uygun verilmiş bulunan 32. Asliye Ceza Mahkemesi'nin şüphelilere ilişkin 25/04/2015 tarihli savcı tarafından itirazı mümkün olmayan tahliye kararı hukuk âleminde yerini almıştır. Bu karar hiçbir makamın incelenmesine ve denetlemesine tabi olmayıp, derhal uygulanır. Anayasa m. 138/4'e göre “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” Kararı uygulamayanlar ve onları azmettirenler birlikte anayasayı askıya almış olmaktadırlar. Anayasal bir suçun yanı sıra haklarında tahliye kararı verilmiş bulunanlara yönelik olarak da “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” suçu mütemadi bir şekilde işlenmektedir. Daha sonra yeni hakim görevlendirilmesiyle oluşan    İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi'nin daha önce aynı mahkemece verilmiş ve hukuk âleminde kesinleşmiş bir kararı yok sayma kararı verme yetkisi bulunmamaktadır. İtirazı mümkün olmayan ve hukuk âlemine doğmuş bir kararı yetkisi olmayan bir başka hakimin ortadan kaldırması hukuk güvenliğini yok eder. 32. Asliye Ceza hakimi bakımından da cezai ve hukuki sorumluluk doğmuştur.

Sulh ceza hakimlikleri, kurulma amaçları ve uygulamalarıyla objektif tarafsızlıklarının sorgulanmasına neden olmakta, bu durum hakimler bakımından da Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi'nce benimsenen ve HSYK'ca da hakimlere tebliğ edilen BM Bangalor Yargı Etiği ilkelerine de aykırılık oluşturmaktadır.

Bu ilkelerden bağımsızlık değeri hukuk devletinin ön koşulu ve âdil yargılanmanın temel garantisidir. Bundan dolayı hâkim, hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhafaza etmelidir. Bu değerin uygulanmasından beklenenler şöyle açıklanmaktadır: "1.1 Hâkim, doğrudan ya da dolayısıyla herhangi bir sebeple ya da herhangi bir yerden gelen müdahale, tehdit, baskı, teşvik ve tüm haricî etkilerden uzak, olayları değerlendirmesi temelinde, vicdânî hukuk anlayışı ile uyum içerisinde bağımsız olarak yargısal işlevini yerine getirmelidir. 1.3 Hâkim, yasama ve yürütme organlarının etkisi ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden fiîlen uzak olmakla kalmayıp, aynı zamanda öyle görünmelidir de. 1.6 Hâkim, yargı bağımsızlığını sürdürmede esas olan yargıya yönelik kamusal güveni güçlendirmek amacıyla, yargı etiği ile ilgili yüksek standartlar sergilemeli ve bunları ilerletmelidir.”

Tarafsızlık değeri ise yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmesinin esasıdır. Bu prensip, sadece bizatihi karar için değil, aynı zamanda kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir. Bu değerin uygulanmasından beklenenler şöyle açıklanmaktadır: "2.1 Hâkim, yargısal görevlerini tarafsız, önyargısız ve iltimassız olarak yerine getirmelidir. 2.2 Hâkim, mahkemede ve mahkeme dışında, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak davranışlar içerisinde olmalıdır. 2.3 Hâkim, duruşma ve karar aşamalarında, kendisini yargılamadan zorunlu olarak el çektirecek olasılıkları makul ölçüler içerisinde asgariye indirecek şekilde hareket etmelidir. 2.5 Hâkim, tarafsız olarak karar veremeyeceği durumda veya makul olarak düşünme yeteneği olan bir kişide tarafsız olarak karar veremeyeceği izlenimi yaratması halinde, yargılamanın herhangi bir aşamasına katılmaktan çekinmelidir.”

Kişi hak ve özgürlüklerini sınırlayıcı kararları almakla yetkili hakimlerin Bangalor Yargı Etiği kurallarına aykırı davranmaları sonucu suç unsurları oluştuğu takdirde cezai sorumluluklarının doğacağı, bunun yanı sıra hukuki taleplerle karşılaşabilecekleri açıktır. Bunun dışında Türkiye'nin AİHM'ce mahkûm olması sonucu ödenecek tazminatlarda her yurttaşın ödediği vergilerin katkısı bulunduğu, demokrasi ve hukuk standardı kaybının ülkenin itibarını sarsacağı da düşünülmek zorundadır.

Bu arada hukuk tarihine bir çöküş ve ibret örneği olarak geçecek bir olay yaşanmış, iki hakim kararları nedeniyle tutuklanmıştır. Askeri darbeleri yapanlar dahi memnun olmadıkları kararları veren hakimleri en fazla başka yere nakletmekle iktifa ederken, sivil bir iktidar işi hakim tutuklamaya vardırmıştır. Buna ses çıkarmayanların bir daha hukuka ihtiyaçları olacağını sanmıyorum. Güç hukuku ayaklar altına almış, kör topal oluşmuş bir hukuk geleneğini ve şeklen olsa dahi var olan yargıyı da yerle bir etmiştir.

>> Hukukun güç eliyle tasfiyesi (1)


ÜMİT KARDAŞ
Emekli Askerî Hakim



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.