İdam mahkumlarını ziyaret

İlk ziyaretimde canavar ruhlu insan gibi baktığım mahkûmların içinde zamanla melek ruhlu çok insan gördüm. Hürriyetin ne büyük nimet olduğunu onlardan öğrendim. Birçoğuyla ahbap gibi oldum. İçlerinde birkaç sene hapis cezası olanlar da müebbet ceza alanlar da vardı. Ancak, idam mahkûmu yoktu. Çünkü, yaşadığım eyalette idam mahkumlarını barındıran ayrı bir hapishane vardı. Kaldığım yere birkaç saat uzakta olduğu için bugüne kadar gidememiştim. Nihayet geçenlerde gitmek nasip oldu. Gün boyu idamlıklarla görüştüm, konuştum. Bu yazıda söz konusu ziyaretin notlarını okuyacaksınız. Önce, Florida eyaletinde idamlıklarla ilgili bazı bilgileri paylaşacağım. Sonra, gözlemlerimi ve idamlıklardan öğrendiklerimi.

Florida'da 1924 yılından beri idam cezası var. 1972 yılında Federal Anayasa Mahkemesi idamı anayasaya aykırı bulmuş, ancak 1976 yılında aksi bir kararla, yeniden idamın meşruiyetine karar vermiş. O günden beri toplam 69 kişi idam edilmiş. Şu an itibariyle idamını bekleyen 392 kişi var. Hakkında idam karar verilen mahkûmlar yaklaşık 5 metrekarelik tek kişilik bir hücrede ömürlerinin kalan kısmını geçiriyorlar. Haftada iki gün 2,5 buçuk saat hapishanenin bahçesine çıkabiliyorlar. Radyo ve küçük ekran bir televizyon bulundurmalarına izin veriliyor. Kapalı devre TV yayını ile hapishanenin kilisesinden yapılan ayinleri takip edebiliyorlar. Mahkeme safhaları bitip, infaz kararı eyalet valisi tarafından imzalanan mahkûmlar damardan zehir enjektesi veya elektrikli sandalyeden birisini seçerek ölüme gidiyorlar. Kanun koyucu infazdan bir gün önce idam edilecek kişiye, maliyeti 40 doları aşmamak kaydıyla, dışarıdan özel yemek siparişi imkânı sunuyor. (Gerçi bunu idam mahkûmlarına acıyıp son bir defa dahi olsa dünya lezzetlerinden nasiplenmelerine fırsat vermek için mi yoksa bir daha tadamayacağı dünyevi lezzetleri hatırlatıp daha çok acı çektirmek için mi yapmışlar anlamış değilim.)

Hapishaneye girerken dikkatimi çeken ilk şey güvenlikti. Altı tane sürmeli demir kapıdan geçtikten sonra ziyaretçi kayıt odasına ulaştım. Giriş kaydı yapıp, güvenlik cihazından geçince, iki demir kapıyı daha aşmam gerekti mahkûmlara ulaşmak için. Üç katlı binaydı mahkûmların kaldığı yer. Her katın çok uzun koridoru var. Koridorun sağında pencereler var. Solunda ise idamlıkların hücreleri. Mahkumlar 2 - 3 metre uzaktan koridor penceresinin gösterebildiği kadarıyla dünyayı seyredebiliyor. Hücrelerin kapısı aralarında bir karış kadar boşluk olan demir parmaklıklardan yapılmış. Hemen sonrasında bir metre genişliğinde servis koridoru var. O da koridor boyunca uzanan demir parmaklıklarla örülmüş. Dolayısıyla ziyaretçilerin mahkûmlarla temas etme imkânları yok. Demir parmaklıkların arasından yüksek sesle konuşarak iletişim kurabilir. Gardiyanlara zorluk verenleri barındıran ikinci katta demir parmaklıklar da yok. Onun yerine kalın cam kapılarla kapalı bir kutu şeklinde hazırlanmış her bir hücre. Camlarda açılan küçük deliklerden mahkûmlarla iletişim kuruluyor.

Uslu mahkûmları barından en üst kattan başladım. Koridor boyunca biraz yürüyüp, etrafı seyrettikten sonra, mahkûmlarla birebir sohbete koyuldum. Koca koridorda benden başka kimse yoktu. Selam verip, kapısında durduğum her bir mahkûm sevinçle karşılıyordu beni. Sorduğum sorulara uzun uzun cevaplar veriyorlardı. Sohbetin bitmesini hiç istemedikleri her hallerinde belliydi. Akşama kadar ancak iki katı dolaşabildim. Aklıma gelen her soruyu sordum. Çok ilginç cevaplar aldım. Hepsini yazmama imkân yok. Birkaç kişiyi anlatmakla iktifa edeceğim. Bunlardan birisi Hanif. Kırk iki yaşında zenci biri. Tam 20 senedir aynı hücrede idamını bekliyor. Yetiştirme yurdunda büyümüş. Küçük yaşta içki ve uyuşturucuya bulaşmış. Çocuk yaşta kötü işlerin peşine düşmüş. Küçük suçlardan birkaç defa içeri girmiş. 22 yaşındayken adam öldürmeden idama çarpılmış. Hanif, Genç yaşta idama mahkûm olunca hayatın manasını sorgulamaya başlamış. Hapse girdikten iki sene sonra Müslüman olmuş. Dostlarından ayrılığının acısını Allah'la dostluk kurarak telafi etmeye çalışmış. Kendi tabiriyle, "idama mahkûm olup içeri girmem benim için büyük bir lütuftu aslında. Çünkü, öncesinde çok berbat bir hayatım vardı. Hayvani arzu ve isteklerimin esiri olmuştum. Hayatımın gayesini düşünmeye bile vaktim yoktu. İçki, uyuşturucu, kadın peşinde kaybolup giden bir yaşantım vardı. İslamı tanıdıktan sonra benim için her şey değişti. İsmimi bile değiştirdim. Çünkü, ben artık o eski insan değilim. Bambaşka biriyim. "Yeni ben", mazide kalan "eski ben"in cezasını çekiyor."

Gerçekten de Hanif değişmişti. İnsan öldüren cani gitmiş, yerine adeta melek ruhlu bir insan gelmişti. Davasının ne aşamada olduğunu sordum. Hüzünlü bir sesle şöyle cevap verdi, "Mahkeme süreçleri bitti, her şey Vali'nın insafına kalmış. Ne zaman ölüm fermanımı imzalarsa o zaman idam edecekler." Çok üzülüyor musun, dedim. "Hayır, Allah'ı ve ahireti bulmakla gerçek idam olan ölümden kurtulduğum için hapse girmem ilahi lütuf olmuş." Doğrusu, Hanif'in tevekkül dolu cevapları beni hayrette bırakmıştı. Yanından ayrılırken, "demek ki, idam bile kimisi için ihsan olabilirmiş," dedim kendi kendime.

Koridorun sonunda karşılaştığım Mike isimli gencin hikâyesine geçmek istiyorum. Mike, 24 yaşındaydı henüz. İki sene önce hakkında idam kararı verilmiş. Hücresinin yanına gidince, yatağında uzanmış televizyon izliyordu. Beni fark edince kalkıp, demir parmaklıkların yanına geldi. Televizyonla gününü öldürmeye çalışıyordu. Bir anlık ömrünün önemli kısmını televizyon başında veya bilgisayar başında oyunlarla geçiren insanlar aklıma geldi. Bu idam mahkûmundan ne farkları vardı acaba? İkisi de daracık bir mekânda ömür öldürüyordu. Kısa bir tanışmadan sonra, idam kararının kendisini nasıl etkilediğini sordum. "İyi bir avukat bulup, kararı bozmaya çalışıyorum", dedi. "Seni idamdan kurtaracak kuvvetli bir avukat bulursan yüz çevirir misin?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Deli miyim? Niye yüz çevireyim? Öyle bir avukatı tutmak için her şey yapmaya hazırım." Anladığım kadarıyla, önünde ortalama 15 yıl süren mahkeme süreci olduğu için idamını pek düşündüğü yoktu. Çok rahatız etmek istemedim. Allahaısmarladık deyip, ayrıldım. Orta kattaki mahkûmların yanına uğradım.

Yirmi iki sene önce henüz yirmisindeyken hapse giren David ile muhabbet ettim. Zenci biriydi. Hanif gibi hapse girdikten sonra Müslüman olmuştu. Camlı kapıdaki deliklerden zorlukla iletişim kuruyorduk. Bir ara, ses netleşti ancak görüntü kayboldu. İyicene bakınca kapının altından ses geldiğini fark ettim. David (veya Müslüman ismiyle Davut), tam yarım saat boyunca yere uzanıp, kapının altından sesini bana ulaştırarak sorularıma cevap verdi. Hapis hayatını sorduğumda, zorluklara rağmen, haline çok şükrettiğini söyledi. Neredeyse her cümlesine şükürle başlıyordu. Hatasını anlamış, hayatını tamamen değiştirmişti. Hayli dersler çıkarmıştı yaşadıklarından. Büyük bir samimiyetle paylaşıyordu. Yirmi iki senedir küçük bir hücrede idamını bekleyen biri olarak dışarıdaki insanlara mesajının ne olacağını sorunca şöyle cevap verdi: "İdamlık olacağımı hiç aklımdan geçmiyordu eskiden. Ufak tefek kötülüklere bulaşmakla başladı her şey. Rüzgâr önüne kapılmış yaprak gibi yaşıyordum. Hayatımı sorgulamıyordum. Derken bir gün birkaç dakikada yaptığım bir hatanın bedelini 22 yıldır ödüyorum. Hayatıma mal olacak. Bazen düşünüyorum da, yaşadıklarıma inanasım gelmiyor. Birkaç dakikalık bir hatanın bu denli pahalıya patladığına akıl erdiremiyorum. Biraz derinlemesine tahkik edince, o birkaç dakikadan ziyade, beni oraya götüren tehlikeli yolda yıllarca düşüncesiz yürüdüğüme veriyorum. Küçük hataları küçümsediğime veriyorum. Keşke imkânım olsa, sokakta büyüyen anne-babasız çocuklara bunu anlatabilsem." Davut, birkaç dakika içinde işlediği cinayeti düşünüyordu galiba bu sözleri ağlamaklı bir ses tonuyla aktarırken. Doğrusu, ibret alınması gereken bir hakikatti söyledikleri. İnsan, bazen yaptığı birkaç dakikalık bir hatanın bedelini bir ömür boyu ödemek zorunda kalıyor. Bazen bu dahi kafi gelmiyor.

İdamlıklar hapishanesinden dönerken yol boyunca derin düşünceler aldı beni. Aslında, bizim idam mahkûmlarından pek farkımız yoktu. Biz daha doğmadan ölüm fermanımız yazılmıştı. Ziyaret ettiğim "beşeri hapishane" ile içinde yaşadığımız "dünya hapishanesi" arasında ilginç benzerlikler vardı. İkisinden de kaçmak imkânsız gibiydi. Birincisinin demir sürmeli kapılarına, ikincisinin kat kat olan atmosfer tabakaları mukabil geliyordu. Birincisinin 150 dolar karşılığında kiralanan cellâtlarına, ikincisinin "ecel celladı" mukabil geliyordu. Birincisinin idam öncesi "özel yemeği"ne ikincisinin "özel zevkleri" mukabil geliyordu. Birincisine giren ortalama 15 yıl içinde idam olunurken, ikincisine giren ortalama 67 yılda idam ediliyordu. Birincisine girenlerin çok azı iyi bir avukat tutuğunda idamdan kurtulurken, ikincisine girenler de sağlam semavi mesajların yardımıyla idamdan kurtuluyordu. Ancak iki hapishanenin sakinleri arasında çok önemli iki farkı vardı. Birincisine girenler idam edileceğini hatırlayıp, umumiyetle dünya zevklerine küserken, ikincisine girenler, idam gerçeğini unutup, dünya zevkleri peşinde koşuyordu. Birincisine girenler, en iyi avukatları tutup, idamdan kurtulmayı birinci gaye edinirken, ikincisine girenler devekuşu misali başını gaflet ve sefahat kumuna sokup ecel cellâdını sözümün ona göz ardı ediyordu. Oysa , Mike'ın yaptığı gibi, ebedi idam gibi görünen ölümden kurtulmak için her yolu denemeleri gerekirdi. Hanif'in yaptığı gibi, her ne pahasına olursa olsun Allah'ı ve ahireti bulup ebedi idamdan kurtulmaya çalışmaları gerekirdi. İlginçtir, üç sene önce "Tanrı Yüce Değildir" isimli bir kitap yazan meşhur ateist Christopher Hitchens yakında yakalandığı boğaz kanseriyle gücünü kaybedip, ölüme giderken, "sağlığın nasıl?" diye soran birine şöyle cevap vermişti: "Nasıl olacak. Ölüyorum. Ancak, sen de öleceksin. Benimkisi birazcık hızlı olacak. Hepsi o kadar." Evet, Hitchens doğru söylüyor. Sadece ölümcül hastalar ve idam mahkûmları değil, hepimiz öleceğiz. Ne yazık ki, insanlığın büyük çoğunluğu bu aleni gerçekten habersizce yaşıyor. Allah'ın kudretine bak ki, kendisini aleni inkâr edeni bile gönderdiği semavi mesajının ilanında istihdam ediyor. Gafletle ölümü düşünmeyip ömrünü heba edenlere ders verdiriyor. Kaldı ki, Jean-Paul Sartre'nin dediği gibi, "sonsuzluğu kaybeden için bu dünya hayatı birkaç saat veya birkaç yıl olmuş, hiç fark etmez." (Zaman)


Dr.Furkan Aydıner - Florida State Üniversitesi

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.