İleri ama yorgun bir kanun!
Kadın ve çocuklara yönelik şiddetin bir türlü önlenememesi, bu konuda kamuoyunun beklentilerinin karşılanamaması, çözüm yeri olarak görülen yürütme ve yargıyı bunaltmakta, aile mahkemelerinin ve kolluğun “aman sorumluluk benden gitsin” yaklaşımıyla verdiği koruma tedbirleri de çoğu zaman işe yaramamakta, taraflar sorumluluğun kimde olduğu konusunda zaman zaman birbirlerini suçlayabilmektedir. Nitekim Diyarbakır'da 3 kıza cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 150 yıl hapis cezasıyla yargılanan kişiye savcının ceza indirimi istemesi hakkındaki soruya, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam’ın yanıtına ilişkin gazete haberi şöyledir: “Kadına yönelik şiddetin ve çocukların istismarının önüne geçmek için en ileri yasaları çıkarttıklarına, ancak uygulamada sorunlarla karşılaştıklarına işaret eden İslam, "Uygulama sorunları derken bunları kastediyoruz". demektedir. Yani olan mevcut düzenlemeler, kadına ve çocuğa şiddetin önlenmesinde en etkili araç olması gereken 6284 sayılı kanunun yürütülmesinden sorumlu bakana göre  ‘en ileridir ve uygulamada sorunlar vardır.’

Kadına ve çocuklara yönelik şiddetin önlenmesi için çıkarılan 8.3. 2012 tarihli ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair kanun, İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen, 22 Kasım 2011 de TBMM tarafından onaylanan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nden büyük oranda esinlenmiştir. Bu itibarla selefi olduğu 4320 satılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanuna göre çok önemli yenilikleri içeren bu kanun, sanıldığı kadar ileri midir? Soruyu biraz değiştirirsek yasa gerçekten uygulanabilir midir? Ya da uygulanabilirdir de sorun uygulamacılarda mıdır? Bu yazıda bu soruya yanıt verilmeye çalışılacaktır. Çünkü bir yasayı istediğiniz kadar çağdaş normlara uygun kavramlarla  donatsanız da eğer yasanın koruduğu haklar uygulanabilir değilse, ondan istediğiniz verimi almanız, ancak uygulayıcıların üstün çabasına kalır. Hele bir de o yasada korunmak istenen hakkın  kötüye kullanımı halinde gereken önlemler alınmamışsa, o hakkın kullanımına, yarardan çok zarar vermişsiniz demektir.

“Bir yasayı istediğiniz kadar çağdaş normlara uygun kavramlarla  donatsanız da eğer yasanın koruduğu haklar uygulanabilir değilse, ondan istediğiniz verimi almanız, ancak uygulayıcıların üstün çabasına kalır.”

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı alanda olmalı

Örneğin esaslı bir çelişki, 6284 sayılı kanunun yürütülmesinden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sorumlu iken kanunun gereklerini yerine getirenlerin Adalet ve İçişleri bakanlığı mensupları olmasıdır. ÇÜnkü devletimiz konuya bir asayiş sorunu olarak bakmaktadır ve bu yüzden kadın ve çocuğa şiddetin önlenmesi görevini kolluk ve adliyeye vermiştir. Oysa kolluk ve adliye refleks olarak bir olayın önce suç olup olmadığıyla ilgilenir ve çokluk suç işlendikten sonra devreye girer. Bu durumda maça baştan bir sıfır mağlup başlanmış demektir. Yani önce illa kadın ölecek, gözü çıkacak, dayak yiyecek veya en hafifinden tehdit edilecek ki yasanın uygulayıcıları devreye girecek. Oysa sorunun sahibi yasada yer aldığı üzere  Aile ve  Sosyal Politikalar Bakanlığı çalışanları olmalıdır. Olay yaşandığı veya yaşanması olasılığı belirdiğinde o kadının veya çocuğun yanında sosyal çalışmacılar derhal yer almalı, gerektiğinde onu ve diğer sorumlu kamu görevlilerini aydınlatmalıdırlar. Böyle yapılırsa koruma kararlarında yasadaki şablon tedbirler değil,  o anda gereksinme ne ise ona göre verilecek olan tedbirler anlamlı ve etkili olacaktır. Yasada yer alan Şiddet Önleme Ve İzleme Merkezleri’ izleme dışında görev almamaktadırlar. Deyim yerindeyse konunun sahibi olan sosyal çalışmacılar alanda yoktur.

Diğer yandan bir hakka en büyük kötülük, o hakkın kötüye kullanımına fırsat tanımak  olacaktır. O halde kadınları ve çocukları korumak için çıkarılmış bir yasanın sağladığı olanaktan erkeklerin de azımsanamayacak sayıda yararlanması nasıl açıklanır? Daha önemlisi mahkemelerin verdiği tedbir kararlarının kötüye kullanımını önlemek için yasadaki düzenlemeler etkili değildir. Bir mahkemenin, örneğin 3 numaralı aile mahkemesi konunun aciliyeti nedeniyle dilekçe üzerine hemen verdiği tedbir kararına itiraz, neden kendisine değil de bir üst numaradaki yani 4 numaralı mahkemeye yapılır? İtiraza bakan hakim, “zaten bir hakim konuya bakmış”, diyerek, talebi üstün körü geçiştirmez mi?  hakimler arasında kişisel ilişkilerin olumlu olup olmaması itiraza bakışı- hele küçük ilçelerde- etkilemez mi? Oysa itiraz önce aynı mahkemeye yapılırsa, olayın gerçekliği, talebin salt karşı tarafa zarar vermek için yapılıp yapılmadığı daha iyi incelenecektir. Öte yandan, Kanundan ve gerekçesinden bir tedbirin ihlali halinde yaptırımı olan zorlama hapsinin neden ceza olmaktan çıkarılıp disiplin tedbiri haline getirildiği de anlaşılmış değildir.

Şiddet mağduru kadına verilen ekonomik destek kullanışsız

Şiddet mağduru kadına verilen ekonomik destek niçin bu kadar kullanışsız ve miktar olarak bu kadar düşüktür? Bakanlık yasadaki bu olanaktan kaç kişinin yararlandığını hiç merak etmiş midir? Benim bildiğim sadece bir tanedir. Yoksa konunun ekonomik boyutuna ilişkin olarak ülkemizde sorun yok mudur? Tüm bunlara yasanın adı başta olmak üzere,  şiddet mağduru kadın ve çocukları korumak için çıkarıldığı halde, söylemde ve uygulamada kadınla çıkarları çeliştiği durumlarda hâlâ ailenin ön planda tutulması eklendiğinde, mevcut yasanın o kadar da ileri olmadığını düşünmek için yeterli neden var demektir.

Buna karşın bakanın sözünü ettiği uygulama boyutu da ne yazık ki önemli ölçüde kadın ve çocuklara yönelik şiddetin önlenememesinden sorumludur. Tıpkı siyasetçiler gibi uygulamacıların da önemli bir bölümü, sorunun temelinde kadın ve erkek arasında eşitsiz güç ilişkisi olduğunun farkında değildir. Nitekim İstanbul’da aile mahkemelerinden birinde mal rejimin tasfiyesine ait bir davanın duruşmasında, bir boşluk anında Hakim, boşanmış kadınların da korunmasına ilişkin hakimliğim sırasında verdiğim tedbir kararlarım nedeniyle gülerek de olsa “4320 sayılı kanunu başımıza bela ettiniz.” demiştir. Sohbet ortamında espri olarak dile getirilen bu cümle, 6284 sayılı yeni kanunun getirdiği iş yükünün ağırlığı ve tedbir kararlarının kötüye kullanımının önlenememesi nedeniyle hakimlerin çoğunluğunun bakış açısını yansıtmaktadır aslında.

Yukarıdaki, 150 yıl yerine 10 yıl hapis istemine ilişkin olayda da görüldüğü üzere, uygulamadaki sorunlar hukukçuların toplumdaki genel algıdan ataerkil sistemin kadını konumlandırma biçiminden ve toplumsal cinsiyet bakışından uzaklaşamamalarından kaynaklanmaktadır. Örneğin haksız tahrik indiriminde, mağdurun boşanmak istememesi, kısa etek giymesi, sevgilisinin olması vb. haksız tahrik sayılmakta, failin öfkelenmesi yeterli görülmekte, hareketin gerçekten haksız olup olmamasına bakılmamaktadır.

“Kimi zaman işletilen sistemdeki aksaklıklar veya duyarsızlıklar nedeniyle bizzat hukukçular da şiddetin uygulayıcısı durumuna düşebilmektedirler.”

O halde yasalar eliyle toplumu düzenleyip değiştirmek olanaklı olsa da yasaların arkasındaki bakış açısının benimsenmemesi, bilinmemesi yasalardan umulan yararın sağlanmasını engellediği gibi kimi zaman işletilen sistemdeki aksaklıklar veya duyarsızlıklar nedeniyle bizzat hukukçular da şiddetin uygulayıcısı durumuna düşebilmektedirler.

Sonuç olarak kadına yönelik şiddetin önlenmesinde koçbaşı işlevi görmesi gereken 6284 sayılı Ailenin ve Kadının Şiddetten Korunmasına İlişkin Kanun, içindeki kimi aksaklıkların da etkisiyle ama en çok da benimsenmemesi ve uygulamacılara getirdiği iş yükü ve kötüye kullanıma müsait olması nedeniyle genç yaşına rağmen çabuk yorulmuştur.

(Kaynak: Av. Eray Karınca/Al Jazeera)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.