İletişim özgürlüğümüz tehdit altında mı?

Doç. Dr. Vedat Demir İstanbul Üniversitesi 

Peki durum nedir? Türkiye'de basın özgürlüğü ve genel olarak iletişim özgürlüğümüz tehdit altında mı? Türkiye, gittikçe otoriter bir sistem mi oluyor? Tam da Türkiye'de demokratikleşme istikametinde ciddi anayasal değişikliklerin, Avrupa Birliği (AB) sürecinde basın özgürlüğü lehine çok müspet iyileştirmelerin yapıldığı bir dönemde basın özgürlüğüyle ilgili tek taraflı iddiaların haklılık payı olabilir mi?

Bu suallere cevap aramaya başlamadan önce şu hususları vurgulamakta fayda olduğu kanaatindeyim:

Son dönemde, klasik kitle iletişim vasıtalarını, gazete ve dergileri içine alan ve gazetecinin haber alma hakkını ifade eden sınırlı basın özgürlüğünün yerine televizyondan internete çeşitlenen pek çok iletişim vasıtasını ifade eden ve daha çok vatandaşın haber alma hakkına vurgu yapan iletişim özgürlüğü mefhumu kullanılmaktadır. Ben de bu yazıda iletişim özgürlüğünü kullanmayı tercih edeceğim. İletişim özgürlüğü kadar belki ondan daha önemli olan bir kavram da hukukun tarafsızlığı ve hukukun üstünlüğü mefhumlarıdır. Hukukun tarafsızlığının temin edilmediği, sağlıklı bir şekilde işlemediği bir toplumda, sistem hiçbir şekilde demokrasiye hizmet etmeyecektir. Aksine hukuk müessesesi hukuksuzluğun devamının en önemli destekleyicisi olabilecektir.

Hukukla alakalı bir başka mefhum da mahkeme kararıyla suçlu olduğu kararı verilinceye kadar kişilerin sadece 'zanlı' olduğu, 'suçlu' ilan edilemeyeceği karinesidir. Bu prensip tutuklu veya zanlıları koruma amacı güttüğü gibi aynı zamanda soruşturmanın etki altına alınmamasını da gerektirir. Ancak Türkiye'de son dönemdeki tartışmalarda da görüldüğü üzere meseleler doğru ve sağlıklı bir zeminde ilerlememekte, herkes bulunduğu siyasi pozisyona göre tavır almaktadır. Türkiye'de en ağır hukuk ihlallerinde medyanın bir kısmı hiç sesini çıkarmaz, hatta bunlara destek olurken, bazı konularda da bir kaşık suda fırtınalar koparabilmektedir. Açıkça çifte standart uygulanmaktadır.

Bütün bu tartışmaların ana eksenini, sürmekte olan "Ergenekon Davası" teşkil etmektedir. Türk demokrasi tarihinin en önemli hukuk süreçlerinden ve yargılamalarından biri sürmektedir. Dört askerî müdahalenin, darbe, muhtıra, post-modern şekillerde gerçekleştiği, iki darbe teşebbüsünün olduğu ve onlarca cuntanın bu amaçla kurulduğu bir ülkede ilk defa darbe teşebbüsleri hukuk önünde yargılanmaktadır. Bu çerçevede aralarında muvazzaf generallerin, kuvvet komutanlarının da bulunduğu subaylar ve çeşitli meslek grubundan insanlar yargılanmaktadır. Bunların pek çoğu da tutuklu olarak cezaevlerindedir. Tutuklu olarak yargılananların arasında gazetecilik mesleğine mensup kişiler de bulunmaktadır. Bütün bu insanların yargılanmalarındaki temel iddia 'darbe yapma amacıyla kurulan bir terör örgütüne üye olmak'tır.

ERGENEKON'U HABERLEŞTİRME HÜRRİYETİ

Asıl soruya gelecek olursak, birilerinin iddia ettiği gibi Türkiye'de iletişim özgürlüğü tehdit altında; hukuk, siyasetin etkisinde ve ülke, otoriter bir sürece doğru mu savrulmaktadır? Evet, Türkiye'de iletişim özgürlüğünün tehdit altında olduğunu, gazetecilere yönelik ciddi baskılar bulunduğunu söyleyebiliriz. Ama bu, müddeilerin iddia ettiği gibi "terör örgütüne üye olduğu" için tutuklanan gazeteciler sebebiyle değil, tam tersine Ergenekon yargılamaları sebebiyle yaptıkları haberler, yazdıkları yazı ve yorumlardan dolayıdır. Bu davayla ilgili yaptıkları haber ve yorumlar sebebiyle 200'den fazla gazeteci hakkında 7 bin dava sürmekte ve binlerce sene ceza talep edilmektedir.

Peki, bu gazetecilerle ilgili meslek örgütlerinden ciddi bir ses duyduk mu bu süreçte? Gazeteciler sokaklara döküldü, yolları kesti, basın özgürlüğümüz tehlikede tarzında manşetler attılar, köşe yazılarını bu konuya ayırdılar mı? Maalesef buna gönül rahatlığıyla 'evet' cevabı veremiyoruz. Peki, son hadiselerle ilgili medyada bu kadar yüksek ses çıkmasını, köşe yazarlarının bu konuda endişelerini bu kadar yüksek sesle dile getirmelerini nasıl izah etmelidir? Darbe teşebbüsü sebebiyle yargılanmalar başladığından beri, hukuk sürecini sulandırmaya, zayıflatmaya, önemsizleştirmeye, etkisizleştirmeye matuf yayınlar yapan, yazılar yazan başını Doğan Grubu gazetecilerinin çektiği bir grup medyada zaten mevcuttu. Ancak son tutuklanmalardan sonra, kendini liberal, demokrat hatta muhafazakâr olarak tarif eden bir kısım gazeteciler de bu gruba katıldı. Bu gazetecilerin büyük kısmı, ilk grupta yer alan ve aslında basın özgürlüğü konusunda samimi olmayan, çifte standart uygulayan gazetecilerin mahalle baskısı ve etkisi altında tutuklanan gazeteciler konusunda endişelerini izhar ediyorlar. 'Medya mahallesi'nde mahalle baskısı o kadar yoğun sürüyor ki, bu gazeteciler sanki tutuklu gazetecilere sahip çıkmadıkları takdirde arkadaşlarına ihanet etmiş olacaklarını düşünüyorlar. Bazıları da demokratlık ve liberalliklerini birilerine teyit ettirme imkân ve fırsatı bulmuş olmanın mutluluğuyla yapıyor bunu. Aslında Ergenekon davası sürecinde bir yandan mahkeme safahatı sürerken, bir yandan da psikolojik bir mücadelenin devam ettiği söylenebilir. Ancak son hadiselerde görüldüğü gibi, zayıf bir nokta bulduklarını düşünmüş olacaklar ki, öncekilerden daha yoğun biçimde bu meseleyi gündeme taşıyorlar, sokaklara dökülüyorlar. Daha önce hiçbir demokratik hak mücadelesinde sokaklarda görmeye alışık olmadığımız simalar, duayenler, elit gazeteciler fildişi köşklerinden çıkıp, iletişim özgürlüğünün müdafiliğine soyunuyorlar. Aslında bunu da demokrasimiz açısından önemli bir gelişme kabul etmek gerekiyor. Ancak ikinci gruptaki gazetecilerin kullandıkları argümanların hiçbiri demokratik, hukuki mülahazalar taşımıyor. Söyledikleri kabaca şu: "O gazetecileri tanırım. Böyle bir şey yapmazlar."
 
Yasadışı örgüt üyeliği ifade özgürlüğü mü?

Peki, "Ben o gazetecileri tanırım. Böyle bir şey yapmazlar." anlayışı, hâkim ve savcıların bu kadar yıpratılması, hukukun zaafa uğratılması konusunda gerekçe olabilir mi? Veya bu konuda destek veren gazetecilerin, tutuklanan gazetecileri tanıyor olması, onların masumiyeti konusunda bir karine olabilir mi? Bu mantık aslında kendi içinde sakat ve elitist bir yaklaşım sergileme tehlikesi barındırmıyor mu? Mahkeme sonuçlanıncaya kadar tutuklu olanlar hakkında 'masumiyet' karinesi hukukun en temel ilkesi. Ama bu karine, savcıların talebi üzerine tutuklanan gazetecilerin suç işlemeyeceği manasına da gelmez. Aksi takdirde hukukçuların değil, gazetecilerin yürüttüğü bir mahkeme süreci ortaya çıkar ki, bu da hukuk devleti anlayışının tamamen ortadan kalkması manasına gelir. Bu gazeteciler, gazetecilik faaliyetleriyle ilgili herhangi bir suçtan dolayı tutuklanmadılar. Kendilerine atfedilen suç çok vahim bir suç: "Ergenekon terör örgütüne üye olmak".

Demokratik parlamenter sistemi silah zoruyla değiştirerek, 72 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hukukunu tamamen ortadan kaldıracak, başta yaşama hakkı olmak üzere en temel haklarını gasp edecek, insanları hapislere koyacak, işkence ve teröre maruz bırakacak kanlı bir terör örgütü bu. Ayrıca bu terör örgütünün geçmişte yaptığı hunharca cinayetler, komplolar, infazlar ve hukuk dışı faaliyetler de var. Bu gazetecileri savunan meslektaşlarının elinde, onlarla ilgili iyi niyet temennileri dışında bir bilgi, belge ve veri bulunmamaktadır. Sadece şahsi kefaletleriyle, bu gazetecilere sahip çıkıp, hukuku zedelemek ne kadar iletişim özgürlüğüne sahip çıkmaktır? Böyle önemli bir davayı, bu kadar küçümsemek ve sadece meslektaşlık saikiyle, hâkim ve savcıları suçlamak ne kadar doğrudur? Ayrıca böyle bir tavır, yıllar önce Şemdinli Davası'nda meslektaşlarına sahip çıkıp, "Ben bunları tanırım, iyi çocuklardır." diyen eski bir genelkurmay başkanının tavrından ne kadar farklı görülebilir?

Burada hassas olunması gereken husus, hukuk sürecinin sağlıklı işleyip işlemediğidir. Bu davada hukuk sürecinin tamamı herkesin, hem iç hem dış kamuoyunun ve bütün medyanın gözü önünde şeffaf biçimde işlemektedir. Hata yapanın hatası eninde sonunda ortaya çıkacaktır.

İletişim özgürlüğü gazetecilere imtiyaz sağlamak için değil, toplumun sağlıklı haber ve bilgiye ulaşabilmesinin engellenmemesi için tanınmış bir haktır. Gazeteci bunu toplum için kullandığı zaman, bu meşru bir hak olur. Diğer türlü bir gazetecilik elitizmi tehlikesi söz konusu olacaktır. İletişim özgürlüğüne müdahaleye, çifte standarttan kaçınarak tavır almak, itiraz etmek ama Türk demokrasisinin en önemli davalarından birinde hukuki süreci etkileyecek, zaafa uğratacak bir tavırdan da uzak durmak burada en makul yol olarak görünmektedir. (Zaman)



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.