İsrail niçin yargılanamıyor?
HALİL GÖKSAN*  

Bu bağlamda, uluslararası adalet mekanizmalarının varlığının ciddi bir tarihi olduğunu söylemek mümkün değil. Küreselleşme diye tabir ettiğimiz, özellikle komünizmin bitmesiyle 90’lardan başlamak üzere dünya genelinde yaşanan gelişmeler uluslararası adalet mekanizmalarının da varlığını artırdı. 90’lı yıllar öncesinde Lahey Adalet Divanı dışında –ki onun da uluslararası adaletin sağlanmasında çok etkin bir rol oynadığı söylenemez– küresel ölçekte etkin adalet mekanizmalarından ve mahkemelerinden söz etmek pek mümkün değildi. Daha önce geçici mahkemeler kurulmuş olsa da küreselleşme ile başta Dünya Ticaret Örgütü Mahkemesi (Anlaşmazlıkların Çözümü Organı–1994) Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi, (1994) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (2002) olmak üzere küresel veya bölgesel ölçekte yetkileri olan birçok mahkeme kuruldu ve bu mahkemeler uluslararası adalet mekanizmalarının tarihsel sürecine bakıldığında çok yeni olarak değerlendirilebilir. Az önce saydığımız mahkemeler arasında Uluslararası Ceza Mahkemesi ayrıca dikkat çeken bir kurum olarak telakki edilebilir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi aslında uluslararası savaş suçlularının cezasız kalmaması için, geçici mahkemeler daha önceleri kurulmuştu. Eski Yugoslavya’da, Sierre Leone’de, Ruanda’da yaşananlar için kurulan mahkemeler bu amaca hizmet etmekteydi. Ancak ilk defa daimi bir ceza mahkemesi olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü olarak da bilinen anlaşmanın yeterli sayıda ülke tarafından kabul edilmesiyle 2002 yılında vücut buldu.

Bu anlaşmaya göre UCM’nin yetki alanına giren 4 ana suçtan bahsedebiliriz ki bunlar sırasıyla; soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçudur. Bu suçların işlendiğine dair bir şikâyet, durum, şüphe var ise ve mahkemenin tamamlayıcılık kuralı çerçevesinde bu suçları işleyenler ulusal mahkemeler tarafından ele alınmıyorsa UCM devreye girebilmektedir. Ayrıca UCM’nin devreye girebilmesi için suçun işlediği ülkenin ya da suçu işleyen kişinin vatandaşı olduğu ülkenin, UCM’nin kurucu anlaşması olan Roma statüsüne taraf olması gerekiyor.

Şimdi UCM’nin sahip olduğu bu yetki alanı çerçevesinde Filistin–İsrail arasındaki gelişmeleri ele alalım: İlk olarak şunu belirtmeliyiz ki; İsrail, bir devlet olarak Roma statüsüne taraf değil. Bu yüzden İsrailli yetkililer ancak Filistin’in taraf olması halinde, anlaşmaya taraf bir ülkede işledikleri suçlardan dolayı UCM önüne getirilebilirler. Ancak Filistin’in bir devlet olarak UCM ile ilişkilerinin çetrefilli olduğu söylenebilir. 2008 yılı sonu başlayan ve 2009 yılı Ocak ayı boyunca devam eden İsrail–Filistin savaşı akabinde (Dökme Kurşun Harekâtı) Filistinli yetkililer, o zamanki UCM savcısı Luis Moreno-Ocampo nezdinde gerekli başvuruları yapmışlar ve UCM’nin yargı yetkisini Filistin olarak tanıdıklarına dair 2009 Ocak ayında imzayı atmışlardı. Bu imza ile beraber doğal olarak, UCM savcısı Moreno-Ocampo’yu Filistin topraklarında işlenen savaş suçları ile ilgili soruşturma açmaya resmi olarak da davet etmişlerdi.

Moreno-Ocampo ise 3 yıldan fazla bir süre düşündükten sonra 2012 yılının Nisan ayında Filistinli yetkililere verdiği cevapta ancak bir devletin Roma statüsüne taraf olabileceğini ve UCM olarak hangi teşekkülün “devlet” olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine kendilerinin karar veremeyeceğini ve bu açıdan BM Genel Sekreterliği’nin tavrını esas alacaklarını belirtti. O zaman itibarı ile Filistin, BM Genel Kurulu nezdinde “üye olmayan gözlemci ülke” konumuna sahip değildi; bu konumu kazanmak için yaptığı başvuruya cevap bekleyen bir “gözlemci” konumundaydı. Bu duruma dayanarak 2012 yılında Savcı, BM nezdinde Filistin’in durumu netleşinceye kadar UCM’nin Filistin toprakları üzerinde bir yetkisinin olmasının mümkün olmadığını belirtti.

Bu olumsuz gelişmenin akabinde yaşananlarla aslında 2012 yılının Filistin için güzel bir son ile bittiği söylenebilir. 2012 yılı Kasım ayında BM Genel Kurulu’nda yapılan oylama ile Filistin “üye olmayan gözlemci ülke” konumuna kavuştu. Bu aslında tam da Savcı Moreno-Ocampo’nın cevabında belirttiği noktaydı ve cevaptan 6 ay kadar sonra görünürde Filistin’in UCM’nin yetkilerini tanıması ve UCM’nin Filistin toprakları üzerindeki yetkisi hususunda tüm engeller kalkmış durumdaydı.

BM nezdindeki bu konumun Filistin’e verilmesi ile birlikte kimi hukukçular Filistin tarafından 2009 yılında yapılan başvurunun yeniden ele alınabileceğini belirttiler ve bu konuyla ilgili yeni Savcı Fatou Bensouda’ya mektuplar yazdılar, telkinlerde bulundular. Filistinli avukatlar da aynı şekilde 2009 yılında yapılan başvurunun işleme alınması için istekte bulundular. Bensouda ise Filistin’in uluslararası hukuk açısından ancak 2012 Kasım itibarı ile bir devlet olarak telakki edilebileceğini ve 2009’daki başvuruda Filistin’in devlet olmaması sebebiyle yeni bir başvurunun yapılması gerektiği görüşünde olduğunu belirtti. Bu yüzden şu anki durum itibarı ile İsrail’e karşı UCM nezdinde bir hukuki sürecin başlayabilmesi için topun Filistinli yetkililerde olduğunu söyleyebiliriz.

Filistin’in yeni bir başvuru yapıp yapmaması ile ilgili değerlendirmeye geçmeden önce bu başvuru ile iki ülke arasındaki tüm hukuki meselelerin netlik kazanmayacağını da belirtmek gerekiyor. İlk olarak UCM 2002 yılından itibaren yürürlüğe girdiği için bu tarihten önce işlenen hiçbir suç ile ilgili Mahkeme’nin yetkisinin olmadığını belirtmekte yarar var. Geriye dönük yetkiler ile ilgili asıl mesele Mahkeme’nin Filistin’in devlet olmadan önceki, yani Kasım 2012 öncesi için kendini yetkili kılıp kılmayacağı. Bu konu da tam netlik kazanmış değil. Ancak Roma statüsünün 11 (2) ve 12 (3) maddeleri uyarınca Filistin, yeni başvurusunda anlaşmayı imzaladığı tarihten itibaren değil 2002 itibarı ile UCM’nin yetkisini tanıdığını belirtebilir. Bu açıklamaya rağmen UCM’nin geri yürümeyi 2012 Kasım öncesine götürmemesi de ihtimal dahilinde.

İsrail’in son saldırılarından sonra UCM yetkilerinin yeni bir başvuru vesilesiyle tanınması tekrar gündeme geldi. Bu konuda Filistin hükümetinin kendi içinde bir uzlaşmaya varması gerekiyor. Hamas ve Abbas üzerinde ise bu başvurunun yapılmamasına dair Amerika ve İsrail tarafından ciddi bir baskı olduğu bir gerçek. Filistin’in ateşkes görüşmelerinde bu kozu kullanmaya çalıştığı da bilinen bir durum. Bu bağlamda Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el Maliki, ağustos ayı başındaki ateşkes görüşmeleri sürecinde Lahey’de UCM Savcısı Bensouda’yı ziyaret etti ve yaptığı açıklamada, İsrail’in kendilerine başka seçenek bırakmadığını söyledi.

Aslında bu açıklamanın Filistin için birkaç açıdan talihsiz bir açıklama olduğu söylenebilir. İlk olarak, UCM’nin yetkilerini tanıma hususunda şu an Filistin’in çekingen davranmasının ve bu tarz bir açıklama yapmasının sebebi, UCM Filistin toprakları üzerinde bir yetki elde ederse kendi vatandaşlarının da yargılanabilecek olması, yani bir manada kendilerinin de bazı savaş suçları işlemiş olma ihtimali. Talihsizliğin ikinci yanı ise bu kozu ateşkes görüşmelerinde kullanmaya devam etmek istemeleri.

Açıkçası, UCM yetkisinin tanınması ile İsrail üzerinde oluşabilecek hukuki baskının ulaşabileceği boyutlar göz önüne alındığında, mahkemeye başvurunun ne ateşkes görüşmelerinde bir koz olarak harcanmasının ne de kendi ayağına sıkma korkusu ile başvuru adımını atmamanın bir mantığı olduğunu söylemek güç. Bu açıdan bakıldığında Filistinli yetkililer, UCM yetkilerinin tanınması için neden bir an önce gerekli başvuruyu yapmıyor sorusuna mantıklı bir cevap bulmak da güç. Bu bağlamda aslında İsrail’in yargılanabilmesi için atılması gereken ilk adımın Filistin hükümetinin yapacağı UCM başvurusu ve bu başvurunun neredeyse 2 yıldır yapılmamış olması dikkat çekici. Sonuç olarak, İsrail’in yargılanabilmesindeki en temel engelin Filistin’in atmadığı adımlar olmasına şaşırmamak elde değil.

*Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktora öğrencisidir ve uluslararası hukuk alanında araştırmalar yapmaktadır.

Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.