Katılımcı bir anayasa yapmak ne kadar zor?


Seçim sürecinde hemen hemen bütün partilerin liderleri yeni bir anayasa vaadinde bulundular. 12 Eylül darbe anayasasıyla yönetilmekten yorulmuş bir toplumun yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğu çok açıktı. Hem bu anayasanın otoriter bir devlet-toplum ilişkisi çerçevelemesi ve hem de Türkiye toplumunun bu süreçte çok değişmiş olması yeni bir anayasayı toplumun geneli açısından arzulanan bir konu haline getirmişti. Nitekim hemen hemen bütün siyasi liderler bu ihtiyacı gördüler ve topluma yeni bir anayasa sözü verdiler ve bu düşüncelerini açıklarken de bir kelimeyi özenle ve özellikle vurgulayarak konuştular: katılım!

Dolayısıyla seçim sonrası yeni bir anayasa hazırlanacaktı ama bu anayasa “katılımcı” olacaktı. Doğrusu seçim sürecinde topluma muştulanan bu haberde sık sık “katılımcılığın” altı çizilmekle birlikte siyasi liderler bu katılımcılığın ne anlama geldiği üzerine pek bir şey söylemediler. Seçim bitti ve anayasa konusunda adımlar atılmaya başlandı. Şimdi toplum bu sürecin nasıl olacağını, daha doğrusu anayasanın nasıl “katılımcı” olarak hazırlanacağını merak etmekte.

Anayasanın “katılımcı” bir biçimde yapılması gerektiği düşüncesi her şeyden çok bugünün toplumlarının dünün toplumlarından farklılaştığı ve bu nedenle de dünkü anayasa yapma tekniklerinin artık gerekli ve yeterli meşruiyeti sağlayamadığı değerlendirmesiyle ilgili. Gerçekten de bugünün toplumları yaşadıkları ulus devlet çatısı içinde onlara biçilmiş homojen bir “vatandaşlık” kimliği altında yaşamak istemiyorlar. Kendi farklılıklarını yaşatabilecek yeni bir toplum arayışı içindeler. Varolan demokrasi mekanizmaları bu yeni taleplerin yaşanabilir olmasına izin verse neyse! Sorun kendiliğinden çözülmüş olacak. Bu nedenle de kendilerinin değil vekillerinin kendilerini temsil ettiği bir demokrasi mekanizmasıyla bu yeni taleplerin karşılanmasındaki zorluklar aslında demokrasinin değişimine ilişkin yeni bir talebi de beraberinde gündeme getirmekte. Bir başka ifadeyle varolan temsili demokrasinin meşruiyet zemini toplumda farklı olanların yeni taleplerini kapsayamadığından meşruiyeti de sorunlu hale gelmiş durumda.

Bütün bu nedenlerle de anayasanın eski tarz yapımı, yani ya seçilmiş bir kurucu meclis, ya halkoylaması ya da her ikisiyle sağlanan meşruiyetle bu yeni taleplerin karmaşıklığı ve farklılığı kapsanamayınca toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla yeni bir meşruiyet arayışı, yeni anayasa konusunu “katılımcılık”la buluşturdu. Katılımcılık bu nedenle de farklılıkların yüksek olduğu ve temsili demokrasilerin de yeterince çalışmadığı toplumlarda anayasa gibi temel bir metnin hazırlanmasında meşruiyet sağlayan ya da meşruiyet artıran bir unsur.

Toplumun yapılacak olan anayasaya katılımını şart gören bir anlayışın doğrudan bir sonucu ise anayasa metninden çok anayasa yapma sürecini önalana çıkarmasıdır. Bir başka deyişle eğer siz katılımcı bir anayasa yapma konusunda karar vermişseniz o zaman metnin nasıl olacağından çok metnin nasıl hazırlanacağı noktasına yoğunlaşmanız gerekir.

Toplumun farklılıklarıyla birlikte nasıl yaşamak istediğiyle ilgili düşüncelerini, tercihlerini ve taleplerini nasıl bu sürece katacağı katılımcı bir anayasa yapma süreci bakımından çok önemli.

Burada bu yöntemlerin ve araçların neler olması gerektiğine girmeyeceğim. Ama bu konuda özellikle Güney Afrika ve Uganda Anayasalarının hazırlanması sürecinde katılımın sağlanması için neler yapıldığına ilişkin çok çeşitli çalışmalar var ve bunlar ayrı bir yazının konusu olmalılar. Burada altını çizmek istediğim konu, anayasanın uzmanlarca hazırlanmış olması değil o uzmanların yazacakları anayasa maddelerinin ne ima ettiğinin toplumun her ferdi tarafından bir kez düşünülmüş ve başkalarıyla tartışılmış olması gerekliliğidir. Ancak o zaman toplumun sahici bir katılımından söz etmek mümkündür.

Günümüzün yeni anayasa dalgası büyük ölçüde 1989’da Sovyetler Birliği yıkıldığında ortaya çıkan irili ufaklı çok sayıda devletin kendi anayasalarını yapmak ihityacıyla ortaya çıktı. Polonya, Macaristan gibi. Bir de Güney Afrika ve Uganda gibi içinde çok sayıda farklılığı barındıran, iyi kötü bir temsili demokrasileri de olmayan toplumların çabalarını da bu dalgaya katmak gerek.

‘Atatürk milliyetçiliği’ ne olacak?

Bütün bu anayasa yapım süreçlerinin herbirinin kendilerine özgü özellikleri var kuşkusuz. Ama hepsinin de bir ‘katılımcılık’ perspektifinde hazırlanmaya çalışıldığı biliniyor. Bu hepsinin ortak özelliklerinden biri. Ama bence dağılan Sovyetler Birliği sonrası devletlerin de diğer otoriter ya da ırkçı rejimlerden çıkmaya çalışan devletlerin de en önemli özelliklerinden birinin toplumdaki yönetici elitlerin tümünün sistemin değişmesi konusunda hem fikir olmuş olmalarıdır denebilir.

Örneğin Güney Afrika’da varolan ‘apartheid’ rejiminin yürüyemeyeceği, beyazların partisi olan “Milli Parti” ile “Afrika Ulusal Kongresi” arasında paylaşılan ortak bir görüş oldu. Buradan “Demokrat Güney Afrika Konvansiyonu” oluştu ve bu konvansiyon geçici bir anayasa hazırladı ve süreç böylece devam etti. Polonya, Macaristan gibi ülkelerde süreç başka biçimlerde ilerlemiş olsa da oralarda da varolan rejimin değişimi konusunda eski rejimin siyasi aktörleriyle değişim talep eden yeni aktörler arasında uzlaşmalar oluştu ve anayasa yapma süreçleri öylece başladı.

Bu deneyimler ışığında baktığımızda Türkiye’de henüz başlamış olan anayasa yapma sürecinin katılımcılığından önce belki de şu soruyu değerlendirmek gerekiyor. Bizdeki rejimin siyasi elitleri arasında rejimin değişimine yönelik gerçek bir irade var mıdır? Bu soruyu sormamın nedeni, her ne kadar yazının başında seçim sürecinde hemen hemen her siyasi partinin yeni bir anayasa konusunda istekli olduğunu söylemiş olsam da tartışmalar başlar başlamaz örneğin CHP’nin mevcut anayasasının üç değişmez maddesinin muhafaza edilmesi gerektiğini konuşmaya başlamış olması siyasi elitler arasında rejimin değişimi konusunda bir uzlaşma olmadığını düşündürüyor. Oysa bu üç madde değişmezse hazırlanacak olan anayasanın yeni olması da pek mümkün olmaz. Çünkü bugünkü Türkiye’yi “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ibaresiyle ifadelendirmek ve buradan bir uzlaşma üretmek çok zor.

Bir diğer zorluk siyasi partiler arasında ‘çatışmacı’ bir siyaset anlayışının varolmasıyla ilgili. Bu yalnızca AKP-CHP arasında değil, AKP-MHP ve AKP-BDP arasında da var ve birbirleriyle konuşmayı dahi mümkün olmaktan çıkarma potansiyeline sahip.

Bir diğer zorluğun düşünceyi suç sayan yasaların ve düzenlemelerin varlığından kaynaklanacağını söyleyebiliriz. Katılımcılığın istendiği bir anayasa yapım sürecinin amaçlanana uygun gerçekleşebilmesi insanların serbestçe dilediklerini söyleyebilecek bir ortamda olmalarını gerektiriyor. Oysa TMK’nın, TCK’nın ve diğer düzenlemelerin düşünceyi açıklamayı kısıtlayan ya da engelleyen maddelerinin kaldırılması ya da bu süreç için etkisiz bırakılması sağlanmadan gerçek bir ‘katılımcılığı’ sağlamak çok zor. Bu zorluklara bir de anayasa yapma süresinin bir yılla sınırlandırılması gibi bir düşünceyi de eklemek gerekiyor. Diğer adlarını andığım ülkelerde bu sürecin dört-beş yıl aldığını da unutmamak gerek.

Günümüz anayasa yapma süreçlerinin en önemli özelliği ‘katılımcı’ bir biçimde hazırlanma gerekliliği. Katılımcılık, değişen toplumsal yapıların yönetilmelerinde varolan “temsili demokrasi” mekanizmalarının yetmezliğinin yarattığı meşruiyet sorunlarını aşmanın bir yolu. Ancak ‘katılımla’ bir toplumda anayasa gibi temel bir metin oluşturulabilir.

Bizdeki süreçte, siyasi partilerin bu konuda belirli bir duyarlılığa sahip olduğu ileri sürülebilirse de rejimin değişimi konusunda olması gereken temel uzlaşmanın olmadığına bakarak bu duyarlılığın gerçek boyutu konusunda kuşkulu olmak gerek.

erolkatircioglu@gmail.com


Star

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.