KHK'lerle reform... Kim, neden karşı?

Prof. Dr. Mustafa Şentop AK Parti İstanbul Milletvekili
M. Selim Bağlı Ankara Üniversitesi

Şu ana kadar çıkartılan 10'dan fazla KHK ile Cumhuriyet tarihinde ilk defa, "Kalkınma Bakanlığı", "Ekonomi Bakanlığı", "Gençlik ve Spor Bakanlığı", "Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı", "Şehir ve Çevrecilik Bakanlığı" gibi gelişmiş yönetim, küresel rekabet ve sosyal devlet ilkesine uygun yapılar ortaya çıkartılmıştır. Kurulan yeni bakanlıklara ve bunların üstlendikleri rol ve sorumluluklara bakıldığında, AK Parti'nin üçüncü döneminde, sosyal devleti daha fazla öne çıkartan, bürokratik-merkeziyetçi planlama yerine yerel-katılımcı ve demokratik yönlendirmeyi esas alan, kamu aygıtını rant üreten ve rant dağıtan bir aygıt olmaktan çıkartıp kamuya hizmet ve değer üreten bir araç haline getirmeyi hedeflediği görülmektedir. Kurulan yeni bakanlıkların isimleri bile bu tezi desteklemeye yetmektedir.

KHK'lerle gerçekleştirilen değişim ve dönüşümü incelemeden önce ülkemizdeki idarî yapının kronik sorunlarına bakmak gerekmektedir. İdarî yapımız, II. Mahmut'tan bu yana kamusal değer ve hizmet üretmekten ziyade topluma şekil verme, toplumu yukarıdan aşağıya zecri yöntemlerle değiştirme, rant üretip bu rantı siyasî sistemin yakınındakilere ve yandaşlarına dağıtma amaçlı tasarlanmıştır. Tahakküm ve birikim aygıtı olarak tasarlanan kamu yönetimi, 1950'den sonra millet iradesinin siyasal sistemde belirleyici olmaya başlaması ile birlikte, kendi içinde bürokratik oligarşik yapıya bürünerek sivil siyasetin belirleyiciliğinden kendini muaf tutmaya başlamış ve 27 Mayıs darbesi ile kurumsallaşan vesayetçi-milli güvenlik devleti konseptine paralel olarak kapalı devre çalışan bir "özerk" oligarşiye dönüşmüştür. Giderek "kendisi için bir sınıf" olma niteliğine bürünen kamu yönetimi, 1980'den sonra tamamen yönetilemez duruma gelmiş ve seçimle belirlenen siyasî iktidarların program ve politikalarını uygulamakla yükümlü bir aygıt olmaktan çıkarak fren-denge sistemi içerisinde askerî ve yargı bürokrasisiyle birlikte sivil siyaseti kısıtlayan, siyasi iradeyi engelleyen ve başkalaştıran bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Kamu yönetiminde çok başlılık, aynı mahiyetteki kamu görev ve yetkilerinin birden fazla bakanlık arasında paylaştırılması, bakanlıklarda görev ve yetkilerin karışıklığı, millet iradesi ile şekillenmiş bakanlıklara paralel özerk üst kurul örgütlenmeleri bir taraftan modern yönetimin temel ilkeleri olan saydamlık ve hesap verebilirliği imkânsızlaştırırken, bir taraftan da siyasi sorumluluk sahibi olan hükümetin TBMM'ce güvenoyuna mazhar olmuş programını ve TBMM'den onay almış bütçesini uygulamasını fiilen engellemekteydi. 1960'tan bu yana, özellikle Milli Eğitim, Diyanet, Kültür Bakanlığı ve Vakıflar gibi ideolojik rol üstlenen kurumlar ile Maliye, Gümrük, Dış Ticaret ve Hazine gibi rant yaratma ve dağıtma imkânına sahip birimlerde örgütlenen kimi çevrelerin oluşturduğu çekirdek kadroları yönetmek ve yönlendirmek imkânsız hale gelmişti. Bütün bu gerçeklikleri ve sorunları sekiz buçuk yıl boyunca müşahede eden AK Parti, millet iradesini, sivil siyaseti ve TBMM'nin üstünlüğünü tesis amacıyla merkezî hükümet yapısında değişikliklere gitmeyi gerekli görmüştür. Anayasa'da belirtilen şekil ve içeriğe uygun olarak hazırlanan ve TBMM'de kabul edilen 6.4.2011 tarih ve 6223 sayılı kanun, hükümete bahsi geçen konularda KHK çıkartmak suretiyle düzenleme yapma yetkisi vermiştir.

Merkezî hükümetin yeniden yapılanmasının KHK'lerle düzenlenmesine itiraz edenlerin itirazlarına ve itiraz sebeplerine bakmadan önce 1982 Anayasası'nın düzenlediği bir kurum olan KHK'ler hakkında birkaç söz söylemek gerekmektedir. KHK, TBMM'nin verdiği yetki kanununa dayalı olarak çıkartılmakla, esasen, TBMM'nin yasama fonksiyonuna dayanmakta, Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe girmekle de yürütmenin bir fonksiyonu olarak tezahür etmektedir. Yürütmeyi "görev ve yetki" olarak tanımlayan 82 Anayasası yürütmeyi yasamanın bir türevi olarak görmekte ve yürütmeye belirli şekil ve içerik şartları ile KHK çıkartma yetkisi vermektedir. Temel hak ve özgürlüklere müteallik konular, bütçe, vergi vb. hususlar KHK ile düzenlenemediği gibi KHK'ler Anayasa Mahkemesi denetimine de tabidirler. 1980'lerden bu yana KHK'lerin daha çok idarenin yeniden yapılandırılması amacıyla çıkartıldığını görmekteyiz. Yani anayasa koyucu yürütme organına, yasamadan alacağı şekil, süre ve kapsamı belirlenmiş bir şekilde kendi iç örgütlemesini KHK ile yapma imkânı vermiştir. Temel hak ve özgürlükleri ilgilendirmeyen, sivil siyasete dokunmayan, parlamentonun ve yargının işleyişini etkilemeyen, tamamen idarenin kendi iç örgütlenmesinin, bırakın KHK'leri, idarenin tamamen kendi tasarrufu olan Bakanlar Kurulu kararı ile dahi düzenlenmesi gerekli hatta kaçınılmazdır. Fakat 82 Anayasası sivil siyasete olan güvensizliği nedeniyle bu hususların kanunla düzenlenmesini önce zorunlu kılmış, sonra da işin gereği olarak bu konularda KHK çıkartma imkânı tanıyarak belirli düzeyde esneklik sağlamıştır. Bu durumda seçimlerde % 50 civarında oy alan bir partinin kurduğu hükümetin, kendi parti programını, seçim beyannamesini ve TBMM'den güvenoyu almış bulunan hükümet programını yürütecek idarî aygıtı yine TBMM'den almış olduğu yetki kanununa dayalı olarak yeniden yapılandırması kadar tabii ve hukukî bir durum olamaz.

Çıkartılan KHK'lerde, esasa müteallik olmamak şartıyla, kanun tekniği açısından bazı sorunlar bulunduğu inkâr edilemez. Bu ise siyasî iktidarın bir zaafı ya da eksikliğinden öte, siyasî iktidarın yeniden yapılandırmaya çalıştığı kamu bürokrasisinin ne kadar zayıf ve yetersiz olduğunun açık bir delilidir. Yani çıkartılan KHK'lerin içinde mevcut olan hukuk tekniği bakımından yetersizlikler bile bu KHK'lerin ne kadar gerekli ve zorunlu olduğunu ispat etmektedir.

Bütün bunlara rağmen hükümetin merkez ve taşra yapılanmasını yeniden düzenleyen KHK'lere karşı çıkılmasının ve bunların belirli çevrelerce sert bir şekilde eleştirilmesinin üç temel sebebi olduğunu düşünmekteyiz. Bunlardan birincisi, 1960'tan bu yana kamuda belirli köşe başlarını tutmuş ve kendilerini dokunulmaz, hesap sorulmaz bir şekilde devletin sahibi/milletin efendisi olarak gören bir zihniyete sahip bürokratik yapıların ve onlara yakın, onlarla işbirliği içinde olan kimi çevrelerin son çıkartılan KHK'lerle birlikte, sahip oldukları kadro, unvan, yetki ve imkânlardan mahrum bırakılma riski ile karşı karşıya kalmalarıdır. İkincisi, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı örneğinde, eğitim gibi temel bir kamu hizmetini bile "milli güvenlik" konsepti ve vesayet rejimi içerisinde toplumsal mühendislik aracı olarak kullanmak isteyenlerin ellerinden bu imkânın ve aygıtın alınmış olmasıdır. Üçüncüsü ise siyasî iktidarların kendi programlarını uygulamasını engelleyerek siyaset içinde siyaset üretmeye çalışan, adeta "dükkân içinde dükkân" açmaya alışmış bürokratik oligarşinin, "ustalık dönemi" hedeflerinin gerçekleşmesini zora sokma yönündeki iradesidir. Kısaca, ortada geniş bir bürokrat, siyasetçi, işadamlarından oluşan yapının yıkılmasından kaynaklanan itiraz ve bir direnç söz konusudur. Yoksa sesi yüksek çıkanların, KHK'lerdeki hukuk tekniğine dair sorunları dert edinenler olduğu söylenemez.


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.