Korunması zorunlu bir değer olarak hukuk
LEVENT KÖKER  

Bir organizmanın yaşamını sürdürebilip sürdüremeyeceğinin belirsizleştiği bir durumu ifâde ediyor. Bâzı siyâsî parti temsilcilerinden akademik dünyâya ve medya mensuplarına kadar uzanan geniş bir yelpâze içinde yer alan pek çok kişinin son günlerin siyâsî gelişmelerini bir “devlet krizi” diye nitelendirmesine bu açıdan baktığımızda, Cumhuriyet’in yine bir “hayâtî dönüm noktası”na geldiğini söyleyebilmekteyiz.

Bu dönüm noktasında her zaman olduğu gibi yine “hukuk” merkezli konular ön plâna geçmektedir. Bunlar arasında, “Adlî Kolluk Yönetmeliği”nin değiştirilmesi, değişikliğin yürütmesinin durdurulması, HSYK’nın bu süreçteki Genel Kurul kararının açıklanması, iktidar partisi mensubu milletvekillerinin HSYK’nın işleyişinde yürütmenin etkisini çok büyük ölçüde artırmaya yönelik olarak vermiş oldukları kânun teklifi, adlî kolluk olarak görev yapan emniyet mensupları ile ilgili büyük ölçüde yer ve görev değiştirme olarak görünen kapsamlı idârî tasarruflar (ve tabiî bunların idârî yargıda dâvâ konusu yapılmaları), Cezâ Muhakemesi Kânunu’nda (CMK) yapılması muhtemel başta adlî kolluk ile ilgili değişiklikler hemen akla gelenler. Tabiî bütün bunlara, içlerinde kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla Yargıtay’da temyiz aşamasında bulunan, kamuoyunda kısaca “Balyoz” ve “Ergenekon” adlarıyla bilinen dâvâlardaki mahkeme kararlarının meşrûiyetinin, hiç de müdellel olmayan bir tarzda ortaya atılan “millî orduya kumpas” iddiâsıyla, en hafif deyimle, zayıflatılmasını da ekleyebiliriz. Nisan 2007’deki Cumhurbaşkanlığı krizinden beri tüm toplumca yaşamakta olduğumuz bölünme eksenlerini keskinleştiren bu meşrûiyet zaafiyeti, Roboski soruşturmasında askerî savcılığın tâkipsizlik kararıyla bir kat daha artarken, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’nın “yeniden yargılama” başlığıyla özetlenen önerilerin sunuluş ve tartışılma tarzı hukukun aldığı darbelere yenilerini eklemektedir.

Bu hercümerç arasında, serinkanlı ve sağlıklı bir değerlendirme yapma imkânımız olabilir mi? Zor, ama deneyelim. Böyle bir denemeye de, kuşkusuz, olup bitenlere biraz mesâfelenerek girişebiliriz ve bu mesâfelenmeyi sağlamanın en iyi yollarından biri de kavramlara yeniden müracaat etmektir. Bu bağlamda öne çıkan kavram ise “hukuk devleti” kavramı olmaktadır.

Hukuk devleti”ni, en yalın bir biçimde, “eylemlerinde ve işlemlerinde hukuka bağlı olan devlet” diye ifâde edebiliriz. Bu son derece yalın ve bir o kadar da soyut ifâdeyle aslında pek çok şey anlatılmak istenmektedir. Bunlar arasında hiç tartışma götürmeyecek olanı ise, devletin tüm eylemlerinde ve işlemlerinde bağlı olmakla yükümlü bulunduğu “hukuk”un kendi içinde hassasiyetle gözetilmesi gereken bir “değer” olduğudur. Bir diğer deyişle hukuk devletinde devlet, bütün eylemlerinde ve işlemlerinde bir değer olarak hukuka hassasiyetle bağlı kalmakla yükümlüdür. Aksi hâlde devlet, devlet olmaktan çıkar ve bu hukuksuzluğun en uç noktasında da bir “suç örgütü”ne, bir “haydutluk çetesi”ne, vb. dönüşür.

Şimdi, sormamız gereken soru şu: En basit anlamıyla bir kurallar düzeni olan hukuk, farklı toplumlarda farklı muhtevâlarla karşımıza çıkabildiğine ve bu anlamda örneğin İngiliz, Amerikan, Alman, Türk, İran, Çin, Rus vb. hukuk düzenlerinden söz edebildiğimize göre, tüm bu somut târihî ve toplumsal farklılıklardan arındırılmış bir soyutlama içinde, hukuku hukuk olarak değerli kılan bir öz var mıdır? Soruya “evet” demek şu anlama gelmektedir: Farklı toplumlarda, farklı inanç ve değer sistemlerine, farklı ahlâk ve siyâset anlayışlarına göre, şekillenen farklı normlardan oluşan farklı hukuk düzenleri olsa da, bu düzenlerin hepsini “hukuk” kavramı etrafında birleştiren ortak bir öz bulunmaktadır ve bu öz “hukuku hukuk olarak hassasiyetle korunması gereken bir değer” hâline getirmektedir.

Peki, hukukun hukuk olarak sâhip olduğu bu değer nasıl îzah edilebilir? Çağımızın en önemli hukuk felsefecilerinden Lon Fuller’a göre bu değer şu ilkelerden oluşmaktadır: (1) Hukukta kurallar genel terimlerle ifade edilmelidir. (2) Kurallar alenî olarak yürürlüğe konulmalıdır. (3) Kurallar, istisnalar dışında, geleceğe şâmil olmalı, geçmişe etkili hukuk kuralı olmamalıdır. (4) Kurallar anlaşılabilir biçimde ifade edilmelidir. (5) Kurallar birbirleriyle tutarlı olmalıdır. (6) Kurallar, kişilerin gücünü aşan, onların yapamayacağı şeyleri emretmemelidirler. (7) Kurallar, onlara tâbi olanların, onlara güvenemeyecekleri sonucunu doğuracak şekilde sık sık değiştirilememelidir. (8) Kurallar  lâfızları ile tutarlı bir biçimde icra edilmeli, kuralda ne deniyorsa o yapılmalıdır.

Hukukun “ahlâkî değeri” olarak da ifâde edebileceğimiz bu kavram açısından baktığımızda, böyle bir değerin hassasiyetle korunması için önemli olan kurumsal ilkeler arasında normlar hiyerarşisi kavramının ve yargı bağımsızlığının öne çıktığını görmekteyiz. Bir diğer deyişle hukuk, kendi içinde bir değer olarak muhafaza edilecekse, hukuk düzenini meydana getiren kuralların bir alt-üst ilişkisi içinde, alttaki kuralın ancak üstteki kurala uygun olması hâlinde geçerli olabileceği ilkesine uygun olarak kurulması gerekmektedir. Buna ek olarak, böyle bir hukuk düzenini muhafaza için, bu düzene aykırılıkları denetleyecek, hukuka uygun olmayan eylem ve işlemleri kesin hüküm yoluyla karara bağlayacak organ olarak yargının bağımsız hareket edebilmesi elzemdir.

Şimdi, son hâdiseler içinde olup bitenlere bakarsak, şunları görmekteyiz. Bir kere, bir kısmı son üç yıl kadar kısa bir süre içinde olmak üzere, son on yıl içinde gerçekleştirilmiş olan bir dizi Anayasa, kânun ve sâir mevzûat değişikliği ile getirilmiş olan kurallar ve kurumlar şimdi yeniden değiştirilmek istenmektedir. Bu, getirilmek istenen değişikliklerin niteliğinden tümüyle bağımsız olarak, yukarıdaki yedi numaralı ilkeye açıkça ters düşmekle, hukukun hukuk olarak değerini zayıflatmaktadır. Gerçekten de, “Şimdi gerçekleştirilmek istenen değişiklikler yapıldığında, bunların birkaç sene içinde tekrar değiştirilmeyeceğinden nasıl emin olabileceğiz?” sorusu, yapılmak istenen değişikliklerin muhtevâsı kadar önemli bir ‘hukuk güvenliği’ sorusudur.

HSYK ile ilgili olarak gündemde olan ve HSYK’nın tasarruflarında Adâlet Bakanı’nın yetkilerini yargı bağımsızlığı aleyhine artıran yeni teklifler, mensubu bulunduğumuz Avrupa Konseyi normlarına aykırılığın yanında, içinde bulunduğumuz “hukuk güvensizliği” sorununu iyice derinleştirecektir. Bu süreçte, “Balyoz” diye bilinen dâvâda kesinleşmiş mahkeme kararlarının mevcut CMK’da vâr olan yeniden yargılama nedenleri dışında, bir kânunî düzenleme yapılarak gündeme getirilmesi, doğal yargıç ilkesine aykırılık nedeniyle (DGM’ler ve Terörle Mücâdele Kânunu temelinde yapılan yargılamalar da dâhil) tüm özel yetkili mahkeme kararlarını içermemesi hâlinde, Türkiye’nin yaşamakta olduğu hukuk güvenliği sorununun derinleşmesine katkı yapacaktır. Benden söylemesi.



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.