Kuşatılan yargıda hangi reform?

Geçtiğimiz haftanın konusu yargı üzerinden yürütülen güç mücadelesi oldu. Tuhaflıklar zinciri içinde devam eden bu çekişme en çok yargıyı yıprattı. Erzincan ve Erzurum savcıları arasında, bir husumete dayalı arka planı da olduğu anlaşılan çekişme, özel yetkili Erzurum savcısının girişimi ile Erzincan başsavcısının makam odasının, evinin aranması ve tutuklanmasıyla son buldu.
Erzincan savcısı hakkındaki iddia, medyada Ergenekon davası olarak adlandırılan dava ile bağı olması idi. Burada ironik olan, Ergenekon bağı ile suçlanan yargıcın, JİTEM’i soruşturan ilk savcı olarak bilinmesi ve Ergenekon davası sanıklarından biri hakkında geçmişte soruşturma başlatmış olmasıydı. Bu durum kendi başına, Erzincan savcısı hakkındaki iddiaya kuşkuyla yaklaşılmasını gerektiren bir vakıa olarak karşımıza çıktı. 

Yetki tartışması
Erzurum savcısının birinci sınıf bir savcı hakkında soruşturma yapmaya yetkisi var mıydı sorusuna ceza hukukçuları cevap vereceklerdir. Benim uzmanlık alanım olan Anayasa ve insan hakları hukuku bakımından en azından şunu söylemek mümkün: arama ve tutuklama yetkisi bu kadar hoyratça kullanılmamalıdır. Tutuklama kişi özgürlüğünü sınırlayan bir tedbir olarak, başvurulacak en son çaredir. Özellikle bir savcının diğer bir savcı hakkında bu tür tedbirler için başvurması daha da vahimdir. Yargı bağımsızlığı, sadece yargının yasama ve yürütmeden bağımsızlığı değildir, yargıç ve savcılar kendi meslektaşlarına karşı da bağımsızdırlar.
Özel yetkilerle donatılmış bazı savcılara, ayrıcalıklı roller verilmesi, yargı içindeki hiyerarşiyi pekiştirmektedir.
Ardından bir yetki aşımı olduğu gerekçesi ile HSYK Erzurum savcısının yetkisini kaldırdı. Bu durum vahametin diğer boyutunu oluşturdu. Olağan olan, bir savcı ya da yargıç hukuku kasıtlı bir biçimde veya ağır ihmal ile yanlış uygulayarak kişi hak ve özgürlüğünü açıkça ihlal ettiğinde, bu durumun Adalet Bakanlığı tarafından başlatılacak bir inceleme ve soruşturma sonucu ele alınması ve disiplin cezası verilmesi için dosyanın HSYK’ya gönderilmesidir. Bu yolun dahi istisnai olarak kullanılması gerekirken, HSYK’nın aceleci bir biçimde olağandışı bir yönteme başvurması, soruşturmaya müdahale olarak algılandı. Burada da ironik bir durum yaşandı. Yargı bağımsızlığı, yargının, öncelikle diğer erklere, özellikle de yürütmeye karşı bağımsızlığı iken, yargı üyeleri yerine, yürütme organının kendisi yargı bağımsız değil diye yakındı.
Bu yakınma doğal olarak yürütme organının Ergenekon davası ile fazla yakınlık kurması olarak görüldü. 

HSYK’nın bakışı
HSYK neden bu yola başvurmaya gerek duyduğunu dolaylı olarak dile getirdi. HSYK’ya göre, Adalet Bakanlığı soruşturma veya inceleme başlatmak konusunda keyfi hareket etmekteydi, gereken yerde harekete geçmemekteydi. Bu gerekçe, HSYK’nın yaptığı işlemi haklı kılmamakla birlikte doğru bir yakınmaydı. Gerçekten de yargıç ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma yapma yetkisinin Adalet Bakanlığı iznine tabi olması ve bu yetkinin yine Adalet Bakanlığı’na bağlı müfettişler eli ile kullanılabiliyor olması, inceleme ve soruşturmanın nesnelliğine gölge düşürmekte, Adalet Bakanı’na yargı üstünde tahakküm kurma olanağı sağlamaktadır. Demokratik ülkelerde örneğin ABD’de bu yetki federal düzeyde bölge başyargıcına, İtalya’da başsavcıya aittir ve bu kararlara karşı itiraz olanağı vardır. Siyasi bir kişilik, yargıç ve savcılar hakkında soruşturma izni verip vermemeye yetkiliyse, yönlendirebileceği müfettişler eliyle soruşturmayı yaptırabiliyorsa, orada yargı bağımsızlığından söz edilemez.
Diğer yandan, Adalet Bakanlığı soruşturma başlatıp disiplin cezası verilmesi için HSYK’ya gönderse, bu durumda da başka bir sorun ortaya çıkmaktadır. HSYK önünde hakkında disiplin cezası istenen yargıç veya savcının savunma hakları son derece kısıtlıdır ve verilen cezaya karşı yargı yolu kapalıdır. Meslekten çıkarılan eski savcılar Ferhat Sarıkaya ve Sacit Kayasu olayında olduğu gibi, HSYK’nın ne kadar ölçülü cezalar verdiği de tartışma konusudur. HSYK kararları gizli olduğundan, hangi durumda ne ceza verdiğini, her olayda tutarlı davranıp davranmadığını anlamak mümkün değildir.
Sonuç olarak yargıç ve savcılar, hem Adalet Bakanlığı hem de HSYK tarafından kuşatma altındadır. Nesnel bir yapılanma oluşturmak için, yargıç ve savcıların soruşturma işlemleri, meslekte ilerlemeleri ve disiplin işlemleri hakkındaki kararların, Adalet Bakanlığının hiçbir müdahalesi olmayan, sadece yüksek mahkemelerden seçilmemiş, daha geniş üyeye sahip HSYK altında oluşturulacak ayrı daireler tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. HSYK kararlarının denetime açılması ve şeffaflaştırılması (ki bu kamu denetimi sağlayarak, kurulu tutarlı kararlar vermeye zorlayacaktır), hakkında disiplin cezası istenen yargıç veya savcının HSYK önündeki savunma haklarının genişletilmesi, disiplin meselesinin yanı sıra, hal kağıdı düzenleyerek yargıç ve savcıların meslekte ilerlemelerini de yönlendiren müfettişlerin, Adalet Bakanlığı’na değil HSYK’ya bağlı hale getirilmesi, HSYK’ya özerk bir örgütlenme için bütçe verilmesi de yapılması gerekenler arasındadır. 

Siyasilerin bakışı
Ne yazık ki, siyasiler sadece HSYK’ya üyeliğin nasıl olması gerektiğiyle ilgilenmektedirler. Bu yaklaşım şaşırtıcı değildir, gündemde olan kavganın uzantısıdır. Her siyasi taraf, kendine yakın üyelerin hakim olduğu bir yapılanmayı nasıl sağlarım düşüncesi içinde, gerçek bir yargı bağımsızlığından çok, kendine yakın bir yargıyı nasıl kuracağının ya da koruyacağının peşine düşmüştür. Yargının her türlü güç odağından gerçekten
bağımsız olması isteniyorsa, HSYK’nın üyelerinin nasıl belirleneceği, yargı bağımsızlığıyla ilgili diğer konular kadar önemli olmalıdır, daha fazla değil.
HSYK üyelerinin belirlenme usulüne ilişkin en önemli tartışma konularından birincisi, HSYK’da yürütme üyelerinin yer alıp almaması meselesidir. Uluslararası belgelere baktığımızda, yürütme üyelerinin HSYK’da yer almaması gerektiği konusunda hiçbir kuşku yoktur. Bu konudaki uluslararası yaklaşım, yargıya atamalarda, yargı üyelerinin güvencelerinde ve yargının işleyişinde yürütmenin müdahalesi olmaması gerektiği konusunda hemfikirdir. Nitekim geçmişte yürütmenin müdahaleleri olabilen ülkelerde, örneğin İngiltere ve Fransa’da 2000’li yılların ikinci yarısında yürütme organının etkisini ortadan kaldırıcı reformlar yapılmıştır.
Uluslararası belgelerde, yasamanın, HSYK gibi kurullara üye seçebilip seçemeyeceği konusunda da kaygılar vardır. Bu kaygı, yargıyı siyasi etkiye açık hale getirme riskinden kaynaklanmaktadır. Örneğin Avrupa Konseyi bünyesinde kurulmuş olan Avrupa Yargıçları Danışma Kurulu’nun (AYDK) Görüşü bu kaygıyı yansıtır. Bu nedenle, bu tür kurullarda yargıç ve savcı üyelerin çoğunlukta olması ve yasama veya yürütmenin müdahalesi olmaksızın kendi içlerinde serbestçe seçim yaparak üyeleri belirlemelerinin altı çizilir. Çünkü yargıç ve savcıların yasama organı tarafından seçilmesi halinde, seçilebilmek için yasama organı gibi siyasi bir organ önünde kulis yapmaya başlamaları yargıyı siyasallaştırabilecektir.
Fakat yine AYDK’nın görüşünde, HSYK gibi kurullarda yargıç ve savcı olmayanların da, sınırlı sayıda olmaları kaydıyla, üye olarak bulunması, yargı üyelerinin birbirini koruyan korporatif bir yapıya bürünmemesi için faydalı görülür. Hukukçu öğretim üyesi veya avukat gibi üyelerin seçiminde ise, meslekten yargıç veya savcı olanların seçiminden farklı olarak yasama organının belirleyici olabileceği belirtilir. 

Üye seçiminde sorunlar
Bununla beraber, AYDK görüşünde, yasama organının devreye girmesi halinde dikkatli olunması gereğinin altı çizilmekte ve bu tür dışarıdan üyelerin seçilmesinde yasama organında nitelikli çoğunluğun aranması gereği üzerinde durulmaktadır. Diğer bir deyişle, avukat veya öğretim üyesi gibi meslekten yargıç veya yargıç olmayanlar, yasama organı tarafından üçte iki gibi yüksek bir çoğunlukla seçilmelidir. Aksi halde, sürecin, sadece basit çoğunlukla iktidara gelmiş bir partinin, yüksek kurula atama yapması haline dönüşme riski vardır.
Oysa yasama organı devreye girecekse muhalefetin de söz hakkı korunarak tarafsız üyelerin seçilmesi güvence altına alınmak zorundadır. Türkiye gibi muhalefet-iktidar uzlaşmasının çok güç olduğu ülkelerde nitelikli çoğunluğa ulaşmanın zorluğu yadsınamaz. Bu durumda sorunun çözümü nitelikli çoğunluktan vazgeçmek değil, yasama organının seçimi tamamlayamadığı durumlarda, hukukçu öğretim üyesi ve avukat üyelerin seçimini Üniversitelerarası Kurul’a ve Barolar Birliği’ne bırakmak olabilir.
Bağımsız yargı için, Anayasa değişikliği şarttır, fakat mevcut siyasi ortamdaki öfke ve tahammülsüzlük, uzlaşma ile Anayasa değişikliği yapabilmeyi neredeyse imkansız hale getirmektedir. Uzlaşma olmadan referanduma giderek Anayasa değişikliği yapmak mümkün ise de bu tür bir girişim toplumun geri kalanında ciddi bir tepki oluşturacaktır. Çoğulcu demokrasi uzlaşmalar olmadan güç gösterileriyle, tehditlerle, dize getirmelerle yürütülebilecek bir rejim değildir. Ne yazık ki şu günlerde, hedefi küçülterek, ilk adım olarak, karşılıklı hoşgörü ve saygıyı aramakla yetinmekten başka çare görünmemektedir. (Radikal)

Prof. Dr. Sibel İnceoğlu: İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.