MİT Kanunu'nun düşündürdükleri
Levent Köker 

18 Şubat tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren bu değişikliğe göre, "MİT mensuplarının veya belirli bir görevi ifa etmek üzere kamu görevlileri arasından Başbakan tarafından görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı" veya özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma açılması Başbakanın iznine bağlı" kılınmış, geçici madde düzenlemesiyle de değişikliğin "halen devam eden soruşturma ve kovuşturmalar hakkında da" uygulanacağı belirtilmiştir. 

MİT Kanunu'ndaki bu değişiklik ile ilgili eleştiri ve tartışmaların pek çok boyutu bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını şu iki başlık altında toplayabiliriz: (1) Değişikliğin gerekçesi ve (2) Değişikliğin yapılış usûlü. 

Değişikliğin gerekçesi 

MİT Kanunu'ndaki değişikliğin gerekçesi hakkında kamuoyuna yansımış pek çok ifâde bulunmaktadır. Siyasî iktidarın kendisine hiyerarşik olarak bağlı bir biçimde çalışan istihbarat elemanlarını himaye etme amacından başlayıp, "Türkiye'nin bekası" için gizli kalması gereken istihbarat faaliyetlerinin böyle bir soruşturma nedeniyle deşifre edilmemesi gerektiğine kadar uzanan bir dizi sebep bu değişikliğin gerekçeleri arasında sayılmıştır. Kamuoyu önünde dile getirilen bu gerekçelerin tartışılabilirliği bir yana, asıl ilginç noktalardan biri, anılan değişikliği TBMM'ye bir kanun teklifi olarak veren değerli milletvekilinin "Gerekçe"sidir. TBMM'ye sunulan teklifin "resmî" gerekçesine göre, "Teklif ile, Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının veya özel bir görevi ifa etmek üzere Başbakan tarafından görevlendirilen kişilerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlar sebebiyle haklarında yapılacak soruşturmalar ile bunların Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250. maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında yapılacak soruşturmaların Başbakanın iznine bağlanması öngörülmektedir." 

Görüldüğü gibi "resmî gerekçe" bundan ibarettir ve maatteessüf gerekçe denmesi mümkün olmayan bir ifâdedir. Teklif edilen ve nihayetinde kanunlaşan düzenlemenin gerekçesi, bu düzenlemenin "neden" teklif edildiğini, böyle bir değişikliğe neden ihtiyaç duyulduğunu açıklamalıdır. Değişiklik çok açık bir biçimde Başbakan'ın iznine bağlı soruşturmaların kapsamını, soruşturmaya konu olan kamu görevlileri ve soruşturmanın konusu olan fiiller bakımından genişletmektedir. Buna neden gerek duyulmuştur? "Gerekçe", bu soruya cevap vermek zorunda iken sadece değişiklik metnini tekrar etmekle yetinmektedir. İki bakımdan üzücü bir durum. Yargı kararlarında görmeye alıştığımız gerekçe zafiyetinin yasama sürecine de sirayet ettiğini görüyoruz, bir. İki, gerekçesi resmen ve açıkça belirtilmeyen bir kanun üzerinde müzakere yapmaya çalışıyoruz. Buradan sağlıklı bir yasama sürecinin işlediği sonucu çıkarılabilir mi, acaba? 

Değişikliğin asıl gerekçesinin gayri resmî formülasyonlarına gelecek olursak, burada da bir-iki noktanın vurgulanması gerekiyor. Şöyle: Her devlet gibi Türkiye'nin de istihbarat teşkilâtları aracılığıyla gizli kalması gereken birtakım faaliyetler yürütmekte olduğu bir gerçek. Bu gerçekten hareketle, istihbarat faaliyetlerinin denetimsiz bir biçimde gerçekleştirilebileceği sonucuna da varmamız mı gerekiyor? Tabiî ki hayır. Üstelik Türkiye gibi, son yıllarda devlet içinde örgütlenmiş suç örgütleriyle mücadele etmeye çalışan, zorlansa da bunda belli bir aşamayı geride bırakmayı da başarmış olan bir toplumda, bazı faaliyetlerin gizliliğinin "Türkiye'nin bekası" kavramıyla savunulmak istenmesi ikna edici olmaktan uzak bir gerekçe. Bir ara oradan buradan bomba ve silah fışkıran topraklarda şimdi de faili meçhullerin aslında o kadar da meçhul olmadığını gözümüze sokan insan kemikleri çıkıp duruyor. Böyle bir ülkede, bir taraftan devlet içindeki gizli suç odaklarını açığa çıkarıp yargılamaya yönelirken, diğer taraftan bazı devlet örgütlerini bu yargılama sürecinden muaf tutmaya dönük düzenlemelere yönelmek, en hafif deyimiyle iyi görünmüyor. Değişikliğin kamuya açıklanmamış asıl gerekçesini artık bütün Türkiye merak ediyor ve bu değişiklikle ifâde vermeleri şu an için engellenmiş bulunan MİT mensupları, acaba ifâde vermeye gitselerdi hangi konularda ne gibi sorulara muhatap olacaklardı ve ne söyleyeceklerdi ve bunların sonucunda ortaya çıkacak olan yargılama sürecinde iddianame nasıl düzenlenecek, yargı ne karar verecekti? Bu soruların cevabı, bu değişiklik nedeniyle, artık hepimizin yapacağı spekülasyonlara veya dedikodulara kalmış durumda. Asıl vahamet de bence bu, meğerki Başbakan şimdi sâhip olduğu genişletilmiş izin yetkisini soruşturma izni verme yönünde kullansın. 

Değişiklikte izlenen usûl

Değişiklikte izlenen usûl de, en az değişikliğin gerekçesi kadar dikkat çekici. Değişiklik, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, Başbakan'ın isteğiyle gerçekleşti. Ancak, bu süreçte Cumhurbaşkanı ile ilgili kamu görevlilerinin de devreye girdiği görüşmeler yapılarak devletin en üst makamı da hem bilgilendirildi hem de zannederim onayı alınmış oldu. Zannederim diyorum, çünkü Sayın Cumhurbaşkanı kanun değişikliğini gayet hızlı bir biçimde onaylayarak yürürlüğe girmesini sağladı. Bu, kanun metninin kısalığından kaynaklandığı kadar, konu hakkında kendisinin daha önce bilgilendirilmiş ve belki de olumlu görüşünün alınmış olmasından da kaynaklanmıştır.

Başbakan'ın istihbarat ile ilgili kamu görevlileri hakkında soruşturma açılmasında sâhip olduğu izin yetkisinin kapsamını genişleten bu değişikliğin özü ve gerçek gerekçesi kadar, yapılış usûlü, özellikle de buradaki "hız", Türkiye'de zaman zaman gündeme getirilen sistem tartışmaları bağlamında da dikkat çekicidir. Ünlü siyaset bilimcisi Maurice Duverger, neredeyse kırk yıl kadar önce tercüme edilmiş olan bir eserinde, parlamenter sistemde hem yasama çoğunluğunu hem de yürütme organını kontrolü altına almış bulunan Başbakan'ı anlatmak üzere "seçimle gelen kral" tâbirini kullanmıştı. MİT Kanunu'ndaki değişikliğin yapılış usûlü ve özellikle de hızı, parlamenter sistemin aslında nasıl yürütme organının kontrol ettiği bir sistem olarak işleyebildiğini de çarpıcı bir biçimde göstermiş olmaktadır.

Peki, bu iyi bir şey midir? İktidarın temerküzü yâni tek bir merkezde yoğunlaşması, demokratikleşme açısından kuşkusuz istenmeyen bir durumdur. Lâkin, paradoksal olarak, Türkiye gibi toplumlarda iktidar temerküzüne dayalı bu sistemi demokratik bir yönde tasfiye edecek olan da yine siyasî iktidarın kendisidir. Asıl esef verici olansa, siyasî iktidarın hızlı ve etkili değişiklikler yapabilme kapasitesini, bürokratik otoriterliğin kendisini gizlemek için taktığı bir maskenin ifâdesi olan "devletin bekası"ndan yana kullanmasıdır. Oysa aynı kapasite, özgürlük ve demokrasi önünde kaya gibi duran, Türkiye'nin uluslararası camiada boynunu büken, TCK, TMK, SPK gibi rumuzlarla gündemde duran bir dizi mevzuatı parçalayıp yok etmek için de kullanılabilmeliydi.
 


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.