Önce restorasyon sonra reform ve yeni anayasa
Geride bıraktığımız genel seçim, çok partili siyâsî hayata geçişten sonraki en uzun süreli tek parti iktidarını sona erdirmiş olması bakımından çok değerlidir.
Hatırlayalım: Cumhuriyet'in ilânından 1950'ye kadar, 27 yıl boyunca otoriter tek-parti rejimiyle yönetilen Türkiye'de siyâsî iktidar ilk kez 1950'de seçimle değiştirilmişti. Bundan sonra gelen 10 yıllık kesintisiz Demokrat Parti iktidarı ise bir askerî darbe ile yıkılmıştı. Şimdi, Cumhuriyet târihinin seçimle iş başına gelmiş en uzun süreli (yaklaşık 12,5 yıllık) tek-parti iktidarı, yine seçimle sona ermiş bulunuyor. AK Parti, kuşkusuz bundan sonraki dönemde de Türkiye'nin en önemli siyâsî aktörlerinden biri olmaya ve belki de “iktidar ortağı” olarak hükûmette yer almaya aday ama, artık tek başına iktidar değil. Bu, tam da Türkiye'de artık bir hâkim tek-parti sisteminin yerleşmekte olduğu düşüncesi yaygınlaşırken gerçekleşen çok önemli bir demokratik dönüşümdür. Bu bakımdan 2015 genel seçimi, Türkiye'de seçmenin elinden sandıkta irâdesini ortaya koyma imkânı alınmadığı takdirde, her kritik dönemeçte demokrasi yönünde tercih yaptığı yargısını pekiştiren bir seçim olarak tarihe geçmiştir.

Hiç kuşkusuz, Türkiye demokrasinin en önemli kazanımlarından biri olan bu sonuçta, yurttaşların oylarına sâhip çıkma yönündeki örgütlü veyâ bireysel ama her halükârda yüksek bir siyâsî bilinç gerektiren gayretlerinin belirleyici önemi olmuştur. Bunun yanında, seçim kampanyası sürecinde, Sayın Cumhurbaşkanı'nın Anayasa tarafından kendisine çizilmiş olan “tarafsızlık” ve “siyâset dışılık” sınırlarını yok sayarak giriştiği yoğun kampanyasına karşı etkisiz kaldığı için haklı olarak eleştirilen Yüksek Seçim Kurulu'nun da, üzerine düşen kuşkuları giderecek ölçüde iyi bir performans gösterdiğini de teslim etmek gerekiyor.

Seçim sonuçları, Türkiye demokrasisinin artık geriye döndürülmesi mümkün olmayan bir biçimde olgunlaşmış olduğunu kanıtlamanın yanında, sanırım aklı başında hiçbir gözlemcinin inkâr edemeyeceği sonuçlar çıkarmamıza da imkân vermiştir. Bunlardan ilki, Sayın Cumhurbaşkanı'nın yoğun propagandasına rağmen “başkanlık sistemi”nin reddedilmiş olmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanı'nın başkanlık sisteminin Türkiye toplumunun “genlerine” daha uygun bir sistem olduğu yönündeki inancı te'yid edilmemiştir. Aksine yurttaşlar, tek adam yönetimi yerine, Osmanlı döneminden gelen “meşveret” vurgusunu ve “millî mücâdele” döneminin “meclis üstünlüğü” ilkesini temel alan bir parlâmentarizm tercihini ortaya koymuşlardır. Buna bağlı olarak, seçimin ikinci sonucu “koalisyon korkusu”nun ciddîye alınmadığı biçiminde tespit edilebilir. Yurttaşlar siyâsî elitlere “uzlaşma çağrısı” yapmışlar, başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidar partisinin muhalif siyâsî görüş sâhiplerini tahkir ve tezyif edici üslûplarına onay vermemişlerdir.

Koalisyon, ama ne için?

Şimdi, “koalisyon zamanı”dır. Ancak, kamuoyunun haklı olarak çok merak ettiği koalisyon ortaklarının kimler olabileceğinden önce, ne için koalisyon sorusunu cevaplandırmak daha doğru olacaktır. Kanımca “ne için koalisyon” sorusunun biri kısa, diğeri orta vâdeli iki boyutta cevaplandırılması gerekmektedir.

Kısa vâdede Türkiye'de parlâmenter demokratik hukuk devletinin restorasyonuna girişilmelidir. 2002-2010 arasında gayet başarılı demokratik reformlar yapmış olan AK Parti, 2011 seçimlerinden itibaren izlediği politikalarla bu reformları boşa çıkaran, hattâ bâzılarını geri almaya yönelik uygulamalara imzâ atmıştır. Bunlara ek olarak, Cumhurbaşkanı'nın doğrudan halkoyu ile seçilmesinden sonraki süreçte Anayasa'nın “Cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisi ile ilişkisi kesilir ve TBMM üyeliği sona erer” düzenlemesini getiren hükümlerinden başlayarak, Cumhurbaşkanlığı'nın milletin birliğini temsil eden, siyâseten tarafsız ve icrâî yetkileri son derece kısıtlı bir makam oluşunu ihlâl edici nitelikteki uygulamaların, Türkiye'de hukuk devleti nosyonunu zedeleyici sonuçlar yaratmıştır. Tüm bu icraatın seçmen nezdinde, AK Parti'nin tek başına iktidar olmasına ve başkanlık sistemine geçilmesine izin verilmemesi gerçeği karşısında, hüsnü kabul görmediği açıktır. Bu durumda, bir “koalisyon hükümeti” kurulmasından bağımsız olarak, yeni TBMM'de CHP, HDP ve MHP gruplarının parlâmenter demokratik hukuk devletini restore edecek yasal düzenlemelere yönelmeleri gereklidir ve kanımca mümkündür. Bunun için mutlaka bir hükûmet oluşumu üzerinde anlaşmak şart değildir zirâ bu üç parti de seçim kampanyalarında hukuk devleti ilkesinin ihlâllerinden duydukları rahatsızlığı açıkça vurgulamışlardır.

Türkiye'nin hukuk devletinin restorasyonu kadar âcil olmayan ama uzun boylu geciktirilmesi de mümkün görünmeyen daha temel sorunlarının çözümü için ise mutlaka yeni bir anayasa yapılması şarttır. Bu yeni anayasanın yapılması sürecinde iki hususun ihmâl edilemeyeceği açıktır. Bunlardan ilki Türkiye'nin AK Parti iktidarının son dönemlerinde âdetâ unutulmuş (hattâ yüz çevrilmiş) olan Avrupa ile yeniden ve aktif bir biçimde yakınlaşmanın sağlanması gereğidir. Seçmenin demokratik müdahalesi olmasaydı Türkiye'yi bütünüyle Kopenhag siyâsî kriterlerinin dışına düşürecek olan bir gelişme yönünün şimdi tersine çevrilmesi ve yeniden Avrupa'ya mensup olmanın gerektirdiği çoğulcu ve demokratik siyâsî düzenin kurumsallaştırılması âciliyet kazanmış durumdadır.

İşte bu noktada, 2015 seçimlerinin bir diğer mesajı ve bu mesaj üzerinden de ortaya konabilecek olan demokratik kalitesi en büyük “müşevvik”tir. İzin verin, açayım: Yurttaşlar, bu seçimle birlikte sâdece başkanlık talebini ve AK Parti iktidarını değil, iktidarın “Kürt sorunu yoktur” söylemini de reddetmiştir. Seçimin en başarılı siyâsi aktörü olan HDP, oy oranını 6,57'den 13'lere yükseltirken, bu başarısını büyük oranda bölgedeki ve metropollerdeki Kürtlerin oylarıyla ve kısmen de demokratikleşme yönünde kararlı gördüğü partilere oy vermeye hazır seçmen gruplarına borçludur. HDP'nin bu başarısının ortaya koyduğu bu gerçekliğin anlamı şudur: HDP, Kürt ayrılıkçılığı ile eş anlamlı olan Kürt milliyetçiliğinin siyâsî örgütü değildir. Dahası, Türkiyeli Kürtler, ayrı bir Kürt millî devleti peşinde de değildir. Aksine, Türkiyeli Kürtler, kültürel ve siyâsî düzeylerde, çokkültürlü ve çoğulcu demokrasinin gereği olan dil ve özyönetim (demokratik özerklik) haklarını talep etmektedirler ki bunlar, Türkiye'de demokrasi talep eden tüm ezilen, dışlanan ve baskı altında tutulan kesimlerin de talepleridir. HDP, bu taleplerin siyâsî aktörü olduğu için bugünkü başarı noktasına ulaşmıştır. 2015 seçimlerinin HDP üzerinden verdiği mesaj, Türkiye'de “Kürt sorununun demokratik çözümü” ve bu çözüm ile birlikte topyekûn demokratikleşmenin gerçekleşmesi anlamında bir yeni anayasanın yapılması gerektiğidir. Türkiye'nin, hukuk devletinin restorasyonu ile birlikte, başta Kürtler olmak üzere, baskı gören, dışlanmış kesimlerinin verdiği bu demokratikleşme mesajını anlayan bir reform sürecine adım atması önümüzdeki dönemin en âcil gereğidir.


LEVENT KÖKER / ZAMAN
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.