Polemiğin ötesindeki referandum

Bu polemikçi dilin içinden bakarsak, ne referandumu ne sonucun nereye bağlanacağını anlarız. Oysa referandumun daha soğukkanlı değerlendirmeyi hak eden bir esası var. Seçmenin kararı için de önemli olan bu.

Referandum, her şeyden önce Türkiye'deki iktidar ilişkileri bakımından anlam taşıyor. Bir ülkenin toplumsal durumu, ekonomisi, siyaseti, bunlara paralel olarak elitleri ve nihayet kolektif aklın olayları muhakeme etme biçimi değişiyorsa, beraberinde iktidar ilişkilerinin de değişmesi kaçınılmazdır. Ortada iki iktidar çevresi var. Bunlardan birincisi, büyük sermaye, onlarla dünya görüşü ortak yüksek bürokrasi, nihayet geleneksel politik elitler. Bu üç kesimin ittifakında zaman zaman gerilimler ve çatlamalar yaşansa da özellikle iktidar bloklarını tehdit eden gelişmeler olduğunda hızla bir araya gelebiliyorlar. Ellilerden itibaren merkez sağ olarak adlandırılan ve seksen ihtilaline kadar ağırlıklı olarak iktidarda bulunan partileri, onların temsilcilerini hatırlayalım. Bunların iki derdi vardı: Ülkenin kalkınması, gelişmesi, halkın siyasette daha fazla etkin olması. Ancak mevcut güç ilişkilerinde büyük sermaye ve yüksek bürokrasi ile işbirliği içinde "yapabildikleri ölçüde" bu amaçlara ulaşmaya çalıştılar. Hatta bugünkü manzara bize gösteriyor ki, merkez sağın içinden kimi elitler, tam tersi bir anlayışla, büyük sermayenin ve yüksek bürokrasinin vesayetini sürdürmesinin bir ideolojik meşrulaştırıcısı olarak "halkın etkin failliği"ni "sözde" talep etmişler. Halkı manipüle ederek mevcut iktidar biçimini tahkim etmişler. Nitekim bugün "gerçekten" halkın önem kazanmasına yaklaşıldığında bir anda geleneksel iktidar elitlerinin safında yer almaktan kaçınmıyorlar. Bugüne kadar halkı, halk iradesinin üstünlüğünü dillerinden düşürmeyenlerin 12 Eylül referandumu için gözlerini kırpmadan "hayır" safına geçmelerinin izahı budur. Bu tutumu sadece her türlü fikrin ve tavrın önüne çıkan bir iktidar arayışı ile açıklayamayız. Söz konusu olan, tarihin kritik anlarında politik tutumları aşkın "ideolojik uyuşma ve hayat tarzı ortaklığı"dır. 28 Şubat sürecinde CSO'nun Beethoven'in 9. Senfoni'sini icra etmesinin ardından "İşte çağdaş Türkiye!" diyen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in tavrı bu manada veciz bir örnektir.

İkinci iktidar çevresi ise seksen sonrası yükselişe geçen yeni iktisadi elitler, yine eğitim marifetiyle mobilize olmuş yeni okuryazarlar ve aynı sosyal kesimlere dayanan politik elitlerdir. Bu kesim hem nicelik olarak büyümüş hem de maddi ve moral derin bağları bulunan halkın desteği ile gitgide etkin hale gelmiştir. "Değişim, demokrasi ve özgürlükler" gibi sık sık dile getirilen sözler, bu sözlerin talep ettiği yeni Türkiye, bu kesimlerin halkla birlikte iktidara yürüdükleri yolun nitelikleridir. Seçmenin oyu geçmişe nispetle daha fazla önem kazandıkça, sandıktan çıkan irade iktidar ilişkilerinin en egemen unsuru haline geldikçe, ikinci iktidar blokunun da gücü artmakta, kendisinde yeni Türkiye'yi biçimlendirmek için daha fazla cüret bulmaktadır.

Birinci iktidar ittifakında, yüksek bürokrasinin dışındaki büyük sermaye ve geleneksel politik elitler "sosyal değişme karşısında" zayıf halka durumuna düşmektedirler. Büyük sermaye için kendini bütünüyle ait hissettiği "modern dünya"nın önemli unsurlarından birisi demokrasi ve özgürlüklerdir. Büyük sermaye, bu değerlere yakın olmak kadar, bu değerlerin iktidar gücünü tehdit etmesinin gerilimini yaşamaktadır. Gerilimin nihai olarak bağlanacağı yer önemlidir. Başbakan'ın referandumla ilgili "konum belirleme" çağrısının sebebi, bu gerilimdir. Bu kesimin politik elitleri de "artık" iktidar yolunun "halktan" geçtiğini görmüşler, bu gerçeklikle yüzleşmenin temrinlerine başlamışlardır. Bir "değişim" gerektiğinin, "halka" daha fazla ilgi gösterilmesi lüzumunun farkındadırlar. Ancak uzun yıllar boyunca siyasete böyle bakmamış, kendisini "ideolojisiyle" meşrulaştırmış ve bunu yeterli görmüş bir siyasetin hemen bir anda değişmesi beklenemez. Fakat süreç başlamıştır. Geriye güçlü halka, "yüksek bürokrasi" kalmaktadır. İktidar ilişkilerinde etkinliğini "demokrasi, halkın rızası" gibi normlarla gerekçelendiremeyen yüksek bürokrasinin, "niçin yönetmeliyim"e başka bir alandan dayanak araması kaçınılmazdı. Onlar da bu dayanağı her zaman işlevsel olduklarını düşündükleri, kısmen kimi sivil çevrelerle dayanışmalarına da yaradığını fark ettikleri "Cumhuriyeti koruma ve kollama"da buldular. Bunun ifadesi şudur: "Yönetmeliyim, çünkü cumhuriyeti yolundan saptırmak isteyenler var." Aslında yolundan sapan sadece onların iktidarı ve imkânlarıdır. Böylelikle iktidar ilişkilerindeki gerçek arka planın bir örtmecesi olarak "cumhuriyet yandaşları ve karşıtları" polemiği hayat bulmuş olmaktadır.



Polemiğin tezlerinden birincisini herkes biliyor: Bizim halkımız cahil, bilinçsiz. Kendi çıkarlarını takdir edemiyor. Böyle dediğinizde demokrasinin meşruiyetini de tanımadığınızı dile getirmiş oluyorsunuz. İkincisi ise bunların gizli ajandası var, halkı kandırıyorlar. Gizli ajanda ve halkı kandırmak dendiğinde de, öteden beri merkezkaç siyasetler olan "İslamcılık ve bölücülük" gündeme getirilmektedir. Ancak her iki konuya ilişkin yeni sözler edilmeye çalışılmaktadır. İslamcılıkla ilgili, "Bunlar liberal ve demokrat görünüyorlar ama ellerine fırsat geçse biz liberalleri kıtır kıtır keserler"in değişik versiyonları üretiliyor. Muhafazakârlaşıyoruz, hayat alanlarındaki farklılıklar daraltılıyor, inanç eksenli bir Türkiye şekillendirilmek isteniyor vs. deniliyor. Bu ideoloji üretiminin bir başka ayağı da "cemaat heyulası" dolaşıma sokularak oluşturuluyor. Mesaj şu: "Az çok kabul edilebilir bir iktidar var, bir de onun içinde, onun imkânlarından faydalanarak dal budak salan bir "cemaat" var. Asıl tehlike onlar." Bu cemaat göndermesinin 28 Şubat sürecinde "Aczmendilere" atfedilen rolle akraba bir yanı yok mu acaba? Şartlar değişiyor ama bazı şablonlar her daim kullanılıyor. "Bölücülük" konusunda ise iddialar "PKK ile anlaştılar, bunlar Türkiye'nin bölünmesinde görev alıyorlar, Amerika onlara bu görevi verdi" tarzında. Delile ispata ihtiyaç hissetmeksizin Amerika, bölücülük, dış güçlerin hainane oyunları, onların yerli işbirlikçileri gibi klişeler yan yana getirilerek bu "entrikacı akıl yürütme"den medet umuluyor. Ancak unutulan şu: Seksen öncesi siyasal kamusla bugüne konuşmanın alıcısı olmaz. Kapalı toplumun korku ve duyarlılıklarına dayalı sözler bugün hedeflerini bulmaz. İnsanlar ikna edici bir anlatım, gerekçelendirme ve delil isterler. Kaybeden elitlerin trajedisi, "Adım Hıdır elimden gelen budur" çaresiz stratejisi ile anlaşılabilir. Ellerinden gelen budur.

Bugünkü referandum müktesebatındaki bu yüklü iktidar ilişkilerinin bir parçası olarak toplumun önündedir. Seçmen, bütün bunları hatırlayıp hesap ederek oy kullanacaktır. Vesayetini yitirmek istemeyen, hikmetinden sual olunamaz iktidar hallerine alışık olanların tehlikedeki iktidarlarını korumak için ürettikleri, "Cumhuriyet tehlikede" polemiğine mi kulak verilecektir? Yoksa demokrasinin, özgürlüklerin, halkın iradesinin safında mı yer alınacaktır? Buna cevap, partilerden bağımsız olarak yüzde yetmiş evettir. Yüzde yetmişi tayin eden de son otuz yılın siyasal değerlere ilişkin dağılımıdır. Ancak hayırcı partiler "siyasi asabiyeleri çalıştıran sert bir dille" propaganda yürüttükleri için bir kısım seçmenlerini hayır yönünde etkileyebileceklerdir. Yüzde yetmişin altındaki her puan, "gerçek seçmen konumları"nın değil, parti asabiyelerinin sonucu olacaktır. Fakat her halükarda bu oranın uzun yıllara dayalı siyasi müktesebatın temel parametrelerini değiştirecek, hayırı evetin önüne geçirmese bile ona şaşırtıcı bir kuvvet kazandıracak düzeylere ulaşması beklenmemelidir. (Zaman)

M. Naci Bostancı

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.