Referandumda yargı ve sol

BASKIN ORAN

Gecenin saatinde müzik dinliyoruz, yanımızdaki masa kalkarken bir genç kadın yaklaşıyor, “Yetmez Ama Evet” tişörtüme bakarak: “Bunu giymenizi çok ayıpladım. Oysa, faşizme karşı olmayı Mülkiye’de okurken bize siz öğretmiştiniz”. Önce bir şaşırıyorum, “solcu” Mülkiyeli kardeşim nasıl bir ilgi kurdu acaba? Hemen, Bartın’da referandum konuşması yapan Ertuğrul Günay’a “Burada niçin Atatürk rozeti bulunmuyor?” diye fena çıkışan Kemalist kadını (Radikal, 18.08.10), ardından da, fena sıkışan adamın eczaneye girip “Burada Kadri Şençalar’ın plağı bulunur mu?” dediği fıkrayı hatırlıyorum. Sonunda da hakikaten başarısız bir hoca olduğum kanaatine varıyorum...
Rezil bir süreç yaşadık. Erdoğan başta, tüm liderler herkesi kışkırttı. Toplum karpuz gibi yarıldı. Nihayet bitiyor olmasına seviniyorum. Beni en rahatsız eden şey, hayırcıların içinde, 1930 tipi milliyetçi oldukları halde, ‘solcuyum’ diyenlerin de bulunması. Bunların bu kadar hırçın olması iki slogana dayanıyor: 1) “AKP’den iyi şey çıkmaz”. Herkesin içinde bir kabahat kaçırınca, tebessüme çalışarak, “İyi adamdan kötü şey çıkmaz” diyebilmek kadar orijinal. 2) “Bağımsız Türk yargısı siyasallaşıyor, elden gidiyor”. Bunun, kendilerinin bile farkında olmadığı tercümesi: “1930’u son savunma hattımızı da elden kaçırıyoruz”. Bu hat’a bakalım. 

Bugünkü yargıyı TSK böyle yaptı
Bir şeyin elden kaçması için, önce ele geçirilmesi lazım.   Bağımsız Türk yargısı, ilk askeri darbe tarafından ele geçirilmişti. 27 Mayısçılar derhal tasfiyeye giriştiler. Danıştay’daki 54 yargıçtan 28’ini (yani, yarısını), Yargıtay’daki 241 yargıçtan 66’sını (yani, dörtte birini), yerel mahkemelerdeki 3123 yargıç ve savcıdan 520’sini (yani altıda birini) resen emekliye sevk ettiler (bkz. Prof. Osman Doğru, 27 Mayıs Rejimi, Ankara, İmge, 1998). Ayrıca, Yassıada gibi bir hukuk dışı mahkeme kurarak, ‘doğal yargıç’ gibi en temel hukuk ilkelerini “devrim” adına iğdiş ettiler.
Hayırcıların iki büyük iddiasından birincisi: “Cumhurbaşkanı ve TBMM’nin seçeceği ek üyeler yargıyı siyasallaştıracak!” Oysa, üç askeri darbe yargıyı değil siyasallaştırmak, resmen askerileştirdi.  Kenan Evren’e darbecilikten dava açmak isteyen Savcı Sacit Kayasu Şubat 2003’te Yargıtay tarafından, Şemdinli davasında KKK Org. Büyükanıt’ı suçlayan bir iddianame yazan Savcı Ferhat Sarıkaya da Nisan 2006’da HSYK tarafından meslekten atıldı. Şemdinli davasında 2 astsubay ile 1 itirafçıyı mahkûm eden Van 3. Ağır Ceza heyeti yine HSYK tarafından dağıtıldı (Radikal, 29.06.07) ve dava bizzat Yargıtay tarafından askeri mahkemeye nakledildi. Şu anda da HSYK, askerleri darbe hazırlığından yargılayan Ergenekon yargıç ve savcılarını yerinden atmaya çalışıyor da, siyasi otorite (Adalet Bakanı ve müsteşarı) bunu önlüyor, seviniyoruz. Anlayın; yargının bağımsızlığını savunagelmiş bizler ne günlere kaldık.



Kuvvetler dengesi filan yok
Hayırcıların ikinci büyük iddiası: “Yargı organlarındaki sayı artırımı kuvvetler dengesini yok edecek”. Bunu söylemek büyük marifet, çünkü bu denge yok.
1) İdari Yargı: Yürütmenin yerine geçti. Anayasa md. 125/4’e göre, “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır”. Danıştay bir kararın/yasanın iyi mi kötü mü olduğuna karar veremez. Yani, ‘yerindelik denetimi’ yapamaz. İdarenin takdir yetkisine karışamaz. Ama karışıyor. Geçenlerde, Ankara’da 2003’te yapılmış otobüs zammını iptal etti, fiyatları 7 yıl önceki haline döndürdü.
2) Yargıtay: Yasamanın yerine geçti. Ne yasa, ne anayasa, ne uluslararası antlaşma dinliyor. Bir Rum vakfının TC vatandaşı olan mütevellisini ‘Türk olmayan’ ilan ederek (hem de üç ayrı tarihte!), “Türk”ün tanımını yapan anayasa md. 3’ü ihlal ediyor. Kürtçe seçim propagandası yapanı mahkûm ederek, “tüm açık toplantılarda her vatandaş istediği dili kullanır” diyen kurucu antlaşmamız Lozan’ın md. 39/4’ünü ihlal ediyor. Ayrıca, anayasanın “uluslararası antlaşma yasaların üzerindedir” diyen 90/5. maddesini ihlal ediyor. Bu açıdan bütün yerel mahkemeleri de etkiliyor çünkü onlara karne notu vermekte. Tabii, unutmayalım: “Hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığının teminatı olan Cumhurbaşkanımıza Yargıtay’ın şükran duygularını sunuyoruz” (Y. Oğur, Taraf, 07.09.10) diyerek 1985’te K. Evren’e şilt vermişlerdi.
3) Anayasa Mahkemesi (AYM): yasamanın yerine geçti. Anayasa md. 148 “AYM, anayasa değişikliklerini ancak şekil bakımından denetleyebilir, esasa giremez” dediği halde hem meşhur 367, hem türban, hem de bu Referandum kararıyla esasa girdi. Tabii, unutmayalım: AYM, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi’yle birlikte, 12 Eylül darbesi olur olmaz darbecilere başarı mesajı çekmişti.
4) HSYK: Bütün bu ihlallerin merkez üssü ve dağıtım merkezi. Bütün yargıya egemen. ‘82 darbe anayasasına göre tam bir “Seç beni, seçeyim seni” ilkesiyle işliyor: Danıştay ve Yargıtay tarafından seçiliyor; kendisi de Yargıtay’ın tamamını ve Danıştay’ın dörtte üçünü seçiyor. Tam bir özel kulüp düzeni. Sonucu özetleyelim:
A) Şu andaki yüksek yargı devleti tamamen denetliyor, ama kendisini denetleyen makam yok. Yargının bağımsız olması ama tarafsız olmaması, bu kuvvetler dengesi yokluğunu vahimleştiriyor.
B) 27 Mayıs döneminde “Menderes iyi adamdı” demeyi suç sayan bu yapı (T. Akyol, Milliyet, 28.05.10) zaman içinde evrilerek “Sayın Öcalan” (yani, “Mr. Öcalan”) diyenleri 2.5 yıl hapse mahkûm etmeye başladı (Milliyet, 07.05.09). Çünkü Yargıtay başkanları Adli Yıl’ı açış konuşmalarında şöyle ilan etmekte: “Hâkimler üniter devletten, bölünmez bütünlükten yana taraftır. Taraf olmuştur, olacaktır” (CNN Türk.com, 26.12.2007). Bu inanç, TESEV araştırmasında (Prof. Mithat Sancar/Eylem Ümit) şöyle dile geliyor: “Ben devletçi hukukçuyum”; “Devlet olmazsa hukuk olmaz, biz de olmayız”; “Devletim olmadıktan sonra benim bireysel özgürlüğüm hiçbir işe yaramaz”, “Benim ülkem söz konusu olduğunda hukuk mukuk dinlemem” (E. Özcan, Bianet, 28.11.07)

Niçin bu kadar hırçınlık şimdi?
Bu referandum paketinden bin kat daha radikali, AB Uyum Paketleri olarak 2001-04’te CHP’nin onayıyla çıkmıştı. Mesela, Mayıs 2004’teki anayasa değişikliğinde uluslararası sözleşmelerin ulusal yasalara üstünlüğü ilan edilmişti (md. 90/5). O halde, niçin bu hırçınlık şimdi?
Çünkü 1913’ten beri bu ülkeyi eline geçirmiş İttihatçı zihniyet (Tepeden İnmecilik + Ulusalcılık + Laikçilik), o tarihte, reformları istediği an durdurmak için üçlü bir savunma hattına güveniyordu ve bu hatlar artık avucunda değil: 1) Cumhurbaşkanı; 2) TSK. Kendi ayağına durmadan ateş etmek yüzünden kendi kendini tasfiye etti; 3) Yeni anayasadan önce ‘son çıkış’ olarak Yüksek yargı. Güvendiği bir tek o kaldı ama o da verdiği korkunç tarafgir kararlarla TSK’nın yanına doğru hızla ilerliyor ve referandumun getireceği değişikliklerle Özel Kulüp olmaktan çıkıyor. Bu referandumdaki vahşiliğin sebebi işte bu kadar basit.
‘Sol’la başladık, öyle bitirelim. ‘Boykot’ diyenlere Mihail Vasiliadis dostumdan vaktiyle öğrendiğim bir şeyi aktarayım: Yunanistan’da 1950 seçimlerini, sol cephe EPEK, Plastiras liderliğinde kazanmış fakat bütün çabalarına rağmen, Komünist Partisi ileri gelenlerinden Nikos Beloyiannis’in İngilizler tarafından istenen idamına engel olamamıştı. Çok kızan Komünist Partisi, 1952 seçimlerinde Nikos Zahariadis’in meşhur “Ha Plastiras, ha Papagos” sloganıyla boykot ilan etti. Ilımlı ve bilge kesimlerden gelen, boykotun kötü neticeler doğuracağı uyarılarına kulak asmadı. 1952 seçimlerinde açılan yol, faşist cuntanın 1967 darbesine kadar gidecektir. Olay bugüne dek unutulmamış ve Komünist Partisi bu töhmetin altından hâlâ kalkamamıştır.


Radikal


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.