Sadece 12 Eylül değil 27 Mayıs da oylanıyor


OSMAN CAN

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı 

Geçen haftaki yazımızda (12 Eylül’de neyi oylayacağız?) 12 Eylül 2010 tarihinde oylanacak birinci konunun egemenliğin asker ve sivil bürokrasiden ulusa geçmesi olduğunu dile getirmiştik. Egemenliğin ulusa ait kılınmadığı yerde, ‘herkes’in temel hakkının korunamayacağı, korunmaya değer görülmeyeceği Türkiye örneğinde sıkça rastlanılan bir durumdur. Alevi’nin cemevi talebinin, “cemevi ibadethane değildir, o halde ibadet özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez” söylemiyle; Kürtlerin demokratik taleplerinin “olmayan insan hakları sorunu yaratmak suretiyle ayrımcılık yapmak” biçiminde, başörtülülerin taleplerinin “başörtüsü takmak bir özgürlük kullanımı değil, cumhuriyete başkaldırıdır” şeklinde anlaşıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Egemenlik belirli bir zümrenin elinde olduğu sürece, topluma ait özgürlük talepleri tehdit olarak algılanacak, özgürlük belirli bir yaşam tarzına sahip olanların bu tarzı sürdürme ayrıcalığının rafine bir ifadesine dönüşecektir. Oysaki yalnızca bir toplumsal kesime ait ayrıcalık özgürlük değildir, bu ayrıcalığın egemen bir siyasal söyleme ve zorlayıcılığa sahip olması ise demokrasi değildir. Görüntüde çalışan bir parlamento, serbest seçimler yoluyla ortaya çıkan bir hükümet olsa da, temel siyasal kararları almaktan yoksun bir iradenin ‘egemen’ olduğundan söz edemeyeceğiz. İşte yeni anayasa değişikliği, askeri yargının görev alanını daraltma, tüm askeri rütbelerin hukuk devleti gereklerine uygun olarak yargılanabilirliğini sağlamakla askeri alandaki denetimsizliğe son vermektedir. Diğer yandan yetersiz de olsa demokratik yargıda meşruiyetin sağlanması yoluyla, yargının ideolojik kapalı alanlara mahkûm olmaktan çıkarılması ve toplumsallaşması mümkün hale getirilmektedir. Bu da yargı ekseninde Avrupa’da 65 yıl önce gerçekleşmiş bulunan ulusal egemenlik ilkesinin yaşama geçmesini kısmen sağlamaktadır.

Türkiye siyasal kültürü, kuruluştan bu yana demokratik bir sürecin belirleyici olmadığı bir kültürdür. Kuruluş döneminin olağanüstü koşullarındaki mazur görülebilirliğini bir yana bırakırsak, bu kültürü inşa eden kurumsallaşmanın 27 Mayıs darbesiyle ortaya çıktığını açıkça ifade etmek gerekir. 27 Mayıs Darbesi, Meclis iradesini belirleyici olmaktan çıkarmış, siyasi partilerin varlığını devam ettirmelerini, darbe ideolojisine ve orduya sadakate bağlamış, aksi yönde davranma eğilimindeki partileri ise kapatmayla tehdit etmiştir. Nitekim 1961 Anayasası döneminde ağırlıklı olarak ideolojik gerekçelerle altı siyasi parti kapatılmıştır. Bu durum siyasi partilerin varlıklarını devam etmek için, toplumsal taleplerden çok, bürokratik ve militer hassasiyetlere odaklanmalarına yol açmıştır. Siyasi parti temsilcileri genel seçimlerin ardından Ankara’ya geldikleri andan itibaren Ankara’nın üniformalı-cüppeli realitesiyle karşılaşmaktadır. Partiler ya onlarla çatışır ve kapatılır, yer altına itilir; bir ihtimal daha güçlü bir şekilde iktidar olur. Ya baştan onaylıdır ve sistem taşıyıcısıdır. Ya da zaman içinde sistemle uzlaşır. Bu durumda süreç içinde tükenir.

Siyasete büroratik kıskaç

‘Uzlaşma ve onay’ seçeneklerinde bürokratik kıskaç içindeki siyasi partiler toplumsal dinamiklerden beslenmediğinden, yani “siyaset yapamadığından” dolayı siyasette yozlaşma ve etik dışı operasyonların merkezine dönüşmeye başlarlar. Siyasi partilerle ekonomi arasındaki ilişki, bütçe kaynaklarının paylaşımıyla sınırlı bir ilişkidir. “Derin devlet” yapılanmalarının sivil uzantılarının ortaya çıkmasını bu bağlamda irdelemekte yarar vardır. Anayasa değişikliğiyle, bürokrasi önemli ölçüde siyaseti belirleme imkanını yitirecek,  ve demokratik siyasetin uygulayıcısına dönüşmeye başlayacaktır. Bu, siyasal algı ve kültürde ciddi dönüşümlere yol açar.

İlk olarak siyasi partiler toplumsal dinamiklerden beslendiğinden ve toplumsal taleplere karşı hiçbir bahaneleri kalmadığından dolayı, siyasetin işleyişi Ankara’dan yerele doğru değil, yerelden Ankara’ya doğru işlemeye başlar. Siyasi partilerin sorumluluk üstlenme süreçleri başlar. Bu siyaseti normalleştirir.


Topluma yabancılaşan siyaset

İkinci olarak, bu sorumluluk ekonomiyle ilişkiyi de demokratik ülkelerdeki standartlara çekmeye başlar. Siyasi partiler ulaştıkları toplumsal onay ölçüsünde zenginleşir, bu ölçüde ekonomik kaynaklara hükmeder. Ekonomi aktörleri ise bu eksende siyasi partiler ile iletişim kurur. Yani Ankara’da bütçenin bürokrasi pazarlıklarıyla paylaşımı üzerinden yürütülecek bonapartist siyasete imkân kalmayacak, ekonomi yönetimi, kamusal-toplumsal denetim ve etkileme süreçlerine bağımlı hale gelecektir.

Üçüncü ve daha önemlisi, Türkiye özelinde, bazı siyasi partilerin bürokrasiyle aralarındaki ideolojik özdeşlik nedeniyle siyasal muhalefetlerini, kimi zaman açık veya örtülü bir askeri müdahaleye teşvik veya Anayasa Mahkemesi’ne başvuru üzerinden yaparlar. Toplum eksenli siyaset yapma ihtiyaç ve alışkanlığını ortadan kaldıran bu eğilim, söz konusu partilerin siyasal muhalefetini yok eder. Türkiye’de sol muhalefetin ortaya çıkmamasının bununla ilişkisi üzerinde durmak gerekir.

Diğer yandan da daima etkin bürokratik engeller, ideolojik-siyasal yargı engelleri nedeniyle toplumsal eksenli siyaset yapamayan, elindeki iktidar imkânlarına rağmen toplumsal taleplere yanıt veremeyen iktidar partisi, süreç içinde, muhalefet partisi/partilerinde olduğu gibi, topluma yabancılaşmaya başlar. Kimi durumda bu, siyasetin sertleşmesine, daha güçlü ve radikal iktidarların doğmasına yol açar, kimi zaman da partinin Ankara’ya teslim olmasına ve ardından yozlaşmasına yol açar.

Kesin olan şu ki, iktidar veya muhalefetiyle siyasi partiler topluma yabancılaşır. Demokrasi ve özgürlük taleplerinin seçimler yoluyla ortaya çıkmış temsilciler tarafından yerine getirilme olanağının kalmadığını gören toplum da yalnızca siyasi partilere değil, siyasete, parlamentoya ve demokrasiye yabancılaşır. İşte bu yabancılaşma, olağanüstü yönetimlerin, iç kargaşaların nedeni ve tabii ki darbelerin de beslendiği önemli bir kaynağa dönüşür. Türkiye gibi, asker-sivil bürokrasinin devletin tüm etkin unsurlarını bağımsız şekilde kullanabildiği ülkelerde, bu yabancılaşmanın biraz da “kurumsal” olarak üretildiği söylenebilir.

Dolayısıyla referandumda oylanan ikinci konu, 27 Mayıs Darbesiyle üretilen bu yabancılaşma kültürünün sona ermesi ve demokratik bir devlet kültürüne imkân tanınmasıdır. Türkiye hak edilmemiş iktidar ve muhalefet kültürünü tarihe gömme aşamasındadır.

ananassoslukarides@gmail.com



Star

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.