Sami Selçuk\'tan çarpıcı açıklamalar

Cezaevlerinde 120 bin kişi var, yüzde 55’i tutuklu. Hükümlüden fazla tutuklunun olduğu bir ülkede sağlıklı bir soruşturma, kovuşturma, kısaca yargılama yapıldığı söylenebilir mi? Yetkinizi kimseyi incitmeden, yaralamadan güzel kullanın, güç gösterisi izlenimi vermeyin. Bir yerde arama yapılıyor, polisten önce basın gidiyor. Bu nasıl bir şeydir? İşte bu güç gösterisi izlenimidir, yanlıştır!

* Sonunda Türkiye’de yargı da kutuplaştı galiba?

Ne yazık ki öyle bir hava yaratıldı ki, sanki Erzurum özel yetkili savcısı ve başsavcısı iktidardan yana, iktidarın hizmetinde; Erzincan Başsavcısı, tutuklanan meslektaşımız iktidara karşı. Bu çok yanlış! Bu görüntüyü yaratan onlar değil...

* Kimler peki?

Savcılar değil... Yapılan eleştiriler, basında çıkan yayınlar bu görüntüyü yarattı. Bu arkadaşların da bundan çok rahatsız olduklarını düşünüyorum. Bir yargıç olarak benim başıma gelseydi başkaldırırdım. Yargıcı, savcıyı rahat bırakmak gerekir.

* İyi ama tek kabahatli basın mı?

Hayır, siyasetçi de katkıda bulundu buna. Danıştay bir karar verdi biliyorsunuz katsayı sorunuyla ilgili. Kıyamet koptu. “İdeolojik karar verdi” diye... Peki, ama nasıl kanıtlayacaksınız bunu? Ben hep bir ilkeyi dile getiriyorum. Bu bir tartışmadır, hiçbir tartışmada insanların iç dünyası yargılanmaz. “Ben siyasi karar verdim kardeşim” demediğim sürece siz bunu kanıtlayabilir misiniz? İçimden ne geçtiğini bilebilir misiniz? Bu son derece doğuluca bir yaklaşımdır. Bunu hep söyledim, “Bundan vazgeçin. Ayıp oluyor” dedim ama yapılıyor... Burada bir şey daha ekleyeyim, 1887 tarihli İtalyan Ceza Yasası Raporunda bir hukuk özdeyişi vardır: “Hukuk, insanların iç dünyasıyla ilgili değildir.” Lütfen, bundan vazgeçelim. Belki Danıştay ideolojik bir karar verdi. Kanıtlayın o halde. Kanıtlayabilir misiniz? O halde kanıtlanamayacak bir savı ileri sürmeyin.

İkincisi de, Danıştay bu kararı verdikten sonra dikkat ettim, bir kişi tam bir devlet adamı gibi davrandı. Kendisiyle telefonla konuşmuşluğum var, ama hiç yüz yüze görüşmedim. YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan dedi ki, “Daire karar verdi, itiraz hakkımızı kullanacağız. Böyle bir hakkımız var.” İtiraz hakkını kullandıktan sonra dedi ki, “Bir oy farkı ile karar alındı, belki Danıştayı ikna ederiz.” O kadar! Ne “İdeolojik karar verdiler”, ne “Yanlış yaptılar” diyor. Bu durumda tek doğru davranış onunki. Biz sürekli olarak insanların iç dünyasını yargılıyoruz ve ben diyorum ki “O, Allah’a ait bir alan, rahat bırakın. Allah’ın alanına karışmayın.”

Bu insanlar susamaz mı!

* Ama biz gazeteciler de hep o alanlarda sorular soruyoruz...

(Gülüyor) Ve ben diyorum ki, eğer Tanrı’nın karşısında “Ben insanların akıllarından geçeni bilirim” deseydim bu bir yetki gaspı olurdu. Çünkü Tanrı’nın bileceği bir şeyi bildiğimi söylemiş olurdum. Bu tartışmalar sona ermeli, çünkü hem yargı yıpratılıyor hem yargıçlar. Yargı da yanlış yapar. Ama yargı kararları bilimsel olarak eleştirilir. Sözgelimi ben her yerde şunları söyledim, “Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı, bir noktadan değil, birçok noktadan yanlıştır.” Ve bu konuda en uzun yazıyı ben yazdım, 98 sayfa... Kitapçık olarak yayımlandı. Ama bir tek yerde bile “Siz ideolojik karar verdiniz” demedim. Ama şunu dedim, “Şu, şu demeçler ideolojik davrandığınızı ileri sürenlerin eline koz verdi.” Bunlar yanlış diye de uyardım.

* Peki Erzincan ve Erzurum dava süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dönemin Erzincan Valisi diyor ki “Bana da böyle bir duyum geldi. Başsavcı ile beraber aynı toplantıdaydık. ’Ben bunu bir inceleyelim’ dedim. Başsavcı da kendi açısından inceletmiş.” Ne demek bu? Savcı bir suçun işlendiğine ilişkin kuşku bulunduğunda kendiliğinden soruşturmaya başlamak zorunda. Herkesin bunu bilmesi gerekir. Yani savcı, o kişilere çok yakın bir kişi olsa bile, işin doğrusunu araştırmak zorunda. Araştırırken objektif olacak; hem lehte hem aleyhte kanıtları toplayacak. Görevi bu. CYY’nin 160. maddesi ona takdir yetkisi vermiyor, sadece emrediyor, diyor ki “Bu işi araştır.” Bitti. Özgürce araştıracaksınız, doğruyu bulmaya çalışacaksınız, maddi gerçeğe ulaşacaksınız. Ama savcının bir görevi var, bütün savcılar için konuşuyorum, bu maddi gerçeğe ulaşırken insan haysiyetini çiğnemeyeceksiniz, adaletten, doğrudan ayrılmayacaksınız, dürüstlük kurallarına uyacaksınız ve yasanın öngördüğü biçimde soruşturma yapacaksınız. Gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşmak için değil, kurallara uyarak yürüteceksiniz soruşturmayı.

* Bu soruşturma süreçlerinde dikkatinizi çeken başka noktalar var mı?

Önce şunu söyleyeyim; bir ülkede ceza yargılamasının nasıl yapıldığına bakarak, o ülkenin uygarlık düzeyi hakkında bir bilgi edinebilirsiniz. Bu çok önemlidir. Bugün elimizde önemli bir veri var, Türkiye’de cezaevlerinde 120 bin kişi bulunuyor, yüzde 55’i tutuklu. Bu ne demek biliyor musunuz, istisna kural olmuş demek. Çünkü tutuklama bir istisnadır. Eğer bir ülkede hükümlüden fazla tutuklu bulunuyorsa, bir yerlerde yanlış yapılıyor demektir. Çünkü tutuklamak, ceza değildir, bir önlemdir. Adam kaçacaktır, kanıtları karartacaktır, bir suç işlendiği kuşkusu çok güçlüdür, onu tutuklarsınız. Bu nasıl bir ülkedir ki böyle bir önlemi cezaya dönüştürmüştür, istisnayı kural haline getirmiştir! Böyle bir ülkenin sağlıklı bir soruşturma ve kovuşturma yaptığına inanabilir misiniz? Mümkün değil, veri ortada.

* O zaman nerede hata yapılıyor?

Daha geçen gün İstanbul Başsavcı Vekili, ki deneyimli bir hukukçu olması gerek, “Kuşkuluların daha önce anlatımlarını aldık, kaçmadılar, bu yüzden serbest bıraktık” demedi mi? Bu nasıl bir tutumdur? Konuşmak zorunda mısınız? Gizli soruşturma bu. Bu bir. Bunun anlamı tutuklama asıldır, serbestlik istisnadır, demek. Bu iki. Böyle bir anlayışta “suçsuzluk karinesi ilkesi” ters yüz edilmiştir. Suçluluk asıldır, suçsuzluk istisnadır; her insan suçsuzluğunu kanıtlamak zorundadır, demektir. Bu da üç. Yineliyorum. Tutukluluk bir önlemdir, tedbirdir, istisnadır. Cezaya dönüştürdüğünüz anda yanlış yapıyorsunuzdur. Size verilen yetkiyi yanlış kullanıyorsunuzdur. Bu kadar basit.

Kısacası gizli soruşturma sırasında bu sözler edilmez. Lütfen herkes ağırbaşlı olsun, dilini tutsun. Yargı konusunda değerlendirme yaparken dokuz ölçsün, bir biçsin. Çok duyarlı, ölçülü olsun. Bu tür sözleri duyunca dehşete düşüyorum. Bu insanlar susamazlar mı?

***


Türkiye her gün yanlış yapıyor

* Peki soruşturma yöntemleri hukuka uygun mu?

Ceza Yargılaması Yasası, hem eskisi hem yenisi, nasıl soruşturma yapacağınızı, nasıl arama yapacağınızı, her şeyi açık biçimde açıklamıştır. Ben diyorum ki, ’Yetkilerinizi güzel, sevimli kullanın. İnsanların haysiyetiyle oynamayın. Bir arama yapacaksanız, bunu sessizce yapın. Yani insanların iç çamaşırlarına kadar arıyorsunuz, ürkütmeden yapın. Eğer bu yetkinizi güzel kullanırsanız size kimse karşı çıkmaz, “Buyurun” der. Ama biz öyle yapmıyoruz, biz bu işi adeta bir güç gösterisine dönüştürüyoruz. Eski bir başsavcının evini arıyorsunuz. Başsavcıya soruluyor, “Arama mı yapılıyor?” diye, “Yo, öyle bir şey yok” diyor, dışarıya çıkıyor kendinden önce oraya bütün basın gelmiş. Böyle bir şey olabilir mi? İşte bu bir güç gösterisidir, yanlıştır.

Merve Kavakçı’yı hatırlayın

* Kimin güç gösterisi?

Bilmiyorum... Bakın, şimdi siz bir ifade alacaksınız, bakıyorsunuz karşınızdaki insan yüksek yerlere gelmiş, sorumluluğunu bilen, veya yaşını başını almış 80 yaşında, mesela bir İlhan Selçuk, saat 5.30’da evini basıyorsunuz. Daha uyku halinde. Üstelik kalp hastası... Bu kişi kaçar mı? İşte, ’Haberi olsa kanıtları yok edermiş!’ O saatte zaten uyuduğu belli. Tamam, arama yapılsın, ama İlhan Selçuk olayındaki gibi niye saat 5,5’ta? Merve Kavakçı olayındaki gibi niye saat 21’de? Sonra niye o insanları kaçacaklarına ilişkin bir belirti olmadığı halde hoyratça kelepçeleyip götürüyorsunuz? Bunların hiçbiri sevimli değil. Dikkat edin aynı yanlışlıkları biz sürekli yineliyoruz. Bunca uyarıya karşın! Ondan sonra Türkan Saylan olayını düşünün. Ben diyorum ki yetkiyi kullanın ama güzel kullanın, şirin kullanın. İnsanların haysiyetlerini örseleyecek biçimde kullanmayın, çünkü size verilen yetki, yasal bir yetkidir. Diyarbakır’da DEP milletvekillerinin, belediye başkanlarının götürülüşünü düşünün. Dehşet verici...

* Hitler dönemine benzetilmişti zaten...

Biz bunları anımsatıyoruz. Yetkilerinizi kullanmayın demiyoruz, soruşturma yapmayın demiyoruz. Tam tersine mutlaka yapın ama güzel yapın. Şimdi geliyorsunuz, üst mevkilerde bulunmuş insanın gece yarısı evini kuşatıyorsunuz. Bakın, ben demokratik bir ortamda yaşamak istiyorsam sabahleyin evimin zilini çalan insanın ya sütçü olması gerekir ya gazeteci; o kadar. Bunlar anormal, olağanüstü durumlardır. Ha, olmaz mı? Olur. Kaçacak durumu vardır, tamam. Gerekli önlemleri alırsınız, yakalarsınız.

* Diyorsunuz ki bütün bu olumsuzluklar yaşanmayabilir?

Tabii... Siz beni savcılığa çağırdığınızda korkmamalıyım, severek gelmeliyim. Yani, “Demek ki ihtiyaçları var, konuşurum” diye düşünebilmeliyim. Benden kuşkulansalar bile korkmamalıyım. Yargıya güvenmeliyim. Niye insanlara o andan itibaren “Avukatını da getir” denmiştir? Niye “Susma hakkı” tanınmıştır? Biz DEP’lilerde ne gördük! Bir başsavcı düşünün, DEP’liler yakalanırken balkondan bağırıyor, “Şu vatan hainlerini yakalayın, götürün!” diyor. Bu dehşet verici! Siz böyle bir başsavcıyı orada bir saniye tutamazsınız. Ama yıllarca tutulmuş. Ve bir insana bir başsavcı “Vatan haini” diye sövemez, suçtur. Ama sövmüştür. Bir insan başsavcı olmakla, yargıç olmakla kuşkululardan, sanıklardan nefret edemez. Siz savcısınız, yargıçsınız, ne tiksinebilirsiniz ne de onlara aşık olabilirsiniz. Hekim hastadan tiksinme hakkına sahip olabilir mi? Bu kadar yalın. Her gün yanlış yapıyor Türkiye. Bakın gazeteleri okuyun, komutanların darbe teşebbüslerine ilişkin “Seminer olmadığı kanıtlandı” diyor. Bunu duruşma yapan yargıç söyleyecek, onun tekelinde bu. 40 yıl savcılık, yargıçlık yaptım, ben bile bunu söyleyemem, duruşma yapan adam ben değilim çünkü. Basın da koca koca harflerle ilan ediyor mahkûmiyet kararını. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir ülkede yargıcın işi gerçekten çok zor. Mahkemelerin yerine geçerek hükümler kuruyoruz. Olacak şey değil!

***


Komutanların yerinde olsaydım ben de ifade vermezdim

* Komutanlar gözaltına alındığında üç gün boyunca kendilerini başsavcı ya da onun vekili sorguya çeksin diye beklediler. Bu konu da çok tartışıldı. Sizce doğrusu ne?

O, maslahata uygun bir genelgedir, bence yerinde bir genelgedir. Bir polis memuruna ’Git cumhurbaşkanını sorguya çek’ diyemezsiniz. Bu toplumu da rencide eder. Neden? O kişi cumhurbaşkanlığı yapmış. Cumhurbaşkanlığı makamında oturmuş, o makamın gerektiği saygıyı da kollamak zorundasınız. Bu doğru bir genelgedir.

* Dolayısıyla askerlerin tavrı da doğru bir tavırdı?

Tabii... Benim başıma böyle bir şey gelse polise kesinlikle ifade vermem. Benim ya başsavcı ifademi alır ya da yargıç. Susma hakkım var, kullanırım. Adalet Bakanlığı genelgesi, doğru bir genelge. Öyle, eşitlik kavramıyla filan ilgisi yok bunun. Eski bir cumhurbaşkanı sade bir yurttaşla eşit olmaz. Hukuk da onu öyle görmez. Çünkü aynı konumda olmadınız siz. Hukuk, cumhurbaşkanlığı makamını da düşünmek zorundadır. Kişiyi düşünmüyor dikkat edin! Cumhurbaşkanlığı makamını ayaklar altına alamazsınız. Geçmişte de olsa o makamda kalmış bir insandır o. Onu ortadan kaldırabilir misiniz? Yani doğada olmuş olan şey, olmamış sayılmaz. Hukukta olmuş olan şey de olmamış sayılmaz.

Türkiye hukuk devleti olmaya özeniyor

* Peki Türkiye hukuk devletidir diyebilir miyiz?

Diyemeyiz. Ben hiçbir zaman demedim zaten, ona özeniyor. O kadar. Zaten hukuk devleti dediğiniz zaman, hukukun içinde olmadığınızı dolaylı şekilde itiraf ediyorsunuz. Ben onun için hep “hukukun üstünlüğü” derim, dikkat ederseniz. “Hukukun üstünlüğü ilkesi” dediğiniz zaman, üstün olan hukuktur ve yukarıdadır, devlet de birey de onun altında ve karşısında eşittir. “Hukuk devleti ilkesi” dediğiniz zaman ise, devletin adeta size bir lütfu gibidir hukuk. Onun için hukukun üstünlüğü Anglo-sakson sisteminde doğmuştur, çünkü demokrasinin beşiği oradadır; hukuk da, devlet de, birey de orada eşit düzeydedir hukukun karşısında. Onun için Kamu Hukuku yoktur, Özel Hukuk yoktur.

“Hukuk devleti” kavramı Kara Avrupa’sında özellikle Fransa ve Almanya’da doğmuştur. Orada hukuk, devletin tekelindedir, hukuku devlet üretir. Anglo-sakson ülkelerinde ise hukuku devlet üretmez, halk üretir. Devlet, hukuku kendi ürettiği için sürekli olarak hukuku kendisine göre şekillendirir, biçimlendirir kara Avrupa’sı ülkelerinde. Bakarsınız günün birinde size bir tebligat gelmiş, “Kamu yararı nedeniyle eviniz, bahçeniz kamulaştırıldı” diye. Siz sorarsınız, “Bu kamu yararı da ne ola ki?” Kimse tanımlayamaz. Hukuk buna benzer kavramlarla sizi kuşatma altına alır. Bu kavramları Anglo-sakson sisteminde göremezsiniz.

* Peki Türkiye nasıl hukuk devleti olacak?

Şu andaki Anayasa’ya göre bile Türkiye’nin her şeyiyle hukukun içerisinde olduğunu söylemek olanaksız. Bunları elbette başaracağız ama böyle alışkanlıklarla gidersek zor başarırız. Durmadan tökezliyoruz.

* İktidarın yapması gereken en temel şey ne sizce?

Yargının bağımsızlığını muhalefetle uyuşarak sağlamak ve yargının önüne gelen konularda görüş bildirmemek. Sanki Ergenekon’u iktidar yürütüyormuş, Ergenekon’a karşı çıkanları da muhalefet sahipleniyormuş havası var... Bunların hepsi yanlış! Türkiye bu alışkanlıklarından vazgeçmeli.

VATAN


\'12 Eylül asla yargılanamaz ama 28 Şubat yargılanabilir\'



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.