Şiddetin sarmalındaki Türkiye
ÜMİT KARDAŞ
Dr., Emekli Askerî Hâkim

İşte, kaderin bir cilvesi olarak sömürgeciler, bu kez Afrikalının ruhunda yaşamaktaydılar artık… Afrikalı, düşmanını ‘içine çekmişti' de diyebilirsiniz, bu sendroma.” Mim Kemal Öke, yaşananın öfke ve nefretin siyasallaştırılması yöntemiyle kimliğini, ruhunu bulmayı içerdiği ölçüde aslında Batı'nın o lanetlenen deneyimini tekrar ettiğini, bunun da “Batılılaşmanın” ta kendisi olduğunu belirtiyor. Aslında bu tespitler sadece Afrika özelinde değil, tüm “öteki”nin elinden mağdur edilip, kurbanlaştırılanlar açısından da geçerli. Kurbanlaştırılanlar bu olguya duygusal ve zihinsel olarak yönelmekte, bir süre sonra şiddet kullanan ötekinin ruhunu içselleştirerek bilinçsizce mağdur olandan mağdur edene dönüşmektedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki; Türkiye'de Kürtlere karşı uygulanan inkâr ve imhaya dayalı ırkçı, asimilasyoncu şiddet politikaları karşısında Kürt toplumu içinden şiddet yöntemini benimseyen bir örgütlenmenin çıkması hiç beklenmedik bir gelişme değildi. Aslında Öke'nin tespit ettiği gibi şiddete dayalı ırkçı, asimilasyoncu politikalar Batı'nın lanetlenmiş deneyimi ve Batılılaşmanın bir başka veçhesiydi. Türkiye, aynı coğrafyada yaşayan Kürtler özgürlüklerini ve haklarını talep ettiklerinde, onları Batı'nın kolonyal anlayışıyla şiddetle susturuyor, varlıklarını inkâr ederek, asimile etmeye çalışıyordu. Türkiye'nin 1921'den bu yana geldiği bir arpa boyu yol, Kürt denilen bir etnik kimliğin varlığını kabul etmekten öteye geçemiyor, açılan bir TV kanalı ile övünülüp duruluyordu.

Adalet değeri ile çıplak bir pozitivizm arasındaki mücadele, ahlakla siyaset arasında, akıl ve vicdanla ihtiraslar arasında, hukuk devleti ile totaliter devlet arasında ortaya çıkar. Son bir analizle bu mücadele insaniyet ile siyasi yarar ve çıkarlar arasındadır. Devletler çoğunlukla adalet ve insaniyet değerleriyle hareket etmemişlerdir. Bu nedenle “adalet devletin temelidir” cümlesi bir çelişkiyi barındırmaktadır. Bu cümle belirli bir iddiayı içeren bir beyandır. Oysa çelişmeyi ortadan kaldırmak için “adalet devletin temeli olmalıdır” demek gerekir. O zaman bu cümle ahlaki bir talep haline gelir. Bazen yaşam idelere başkaldırır, yaşam ile ideler arasında bir uyuşmazlık, bir gerilim oluşur. İşte insanın görevi yaşamın canlı dinamizmi ile idenin dinamizmini bağdaştırıp, bu gerilimi yumuşatmak, mümkünse ortadan kaldırmaktır. Sonuç olarak insanın gerçekleştirmeye çalışacağı hukukun regülatif (ayarlayıcı) ideleri hakikat, özgürlük ve adalettir. Kanunlar adalet ve özgürlük ile birlikte yürür ve bu değerlerden ayrıldığı durumlarda geriye sadece kanun görüntüsünde bir irade, bir kaba güç kalır.
 
Cumhuriyetin yurttaşı yaratamadığı, demokrasi eksikliğinin bireyi ortaya çıkaramadığı, kurmaca bir hukuk düzeni ile yargının adaletten koptuğu 90 yıllık bir dönemin sonunda geldiğimiz nokta nedir? Kutuplaşmış ve çözüm üretmeyen bir siyaset, çok kutuplu bir toplum, gerilim ve şiddet üreten bir kültür. Bu gerilimden beslenen ve dindar kesimin bir bölümünün de katıldığı devlete endeksli, ırkçı bir milliyetçilik. Ayrıca, cezaevlerinde bulunan 700 kadar insanın siyasi taleplerle ölüme yattığı bir ülkede toplumun bir bölümünün adeta ölümleri memnunlukla bekler duygular geliştirmesi üzerinde düşünülmesi gereken hastalıklı bir durumdur. Bu kültürel gelenek içinde ve bu şiddet ortamında çoklu-çoğulcu bir felsefeye dayanan, barışı ve özgürlükleri güvence altına alan bir anayasa inşa etmek mümkün müdür? Bu anayasa yapıldıktan sonra Siyasi Partiler Kanunu'ndan Seçim Kanunu'na, Türk Ceza Kanunu'ndan Terörle Mücadele Kanunu'na, Ceza Muhakemesi Kanunu'ndan İnfaz ve Güvenlik Tedbirleri Kanunu'na, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'ndan Jandarma Teşkilat Kanunu'na kadar birçok kanunda ve diğer mevzuatta anayasal ilkelere uygun değişiklikler yapılabilecek midir? Askerî bürokrasi ve sivil güvenlik bürokrasisi, bir demokraside olması gerektiği şekilde yapısal değişimlere tabi tutulabilecek midir? Yargı mekanizması, adil yargılanma görevini yerine getirebilecek yapısal ve zihinsel bir dönüşüme uğrayabilecek midir? Bu da yetmez. Tüm bu anayasal ve kanuni düzenlemelerin ve yapısal değişikliklerin hayata yansıyabilmesi için algı düzeneğimizin de değişmesini sağlayacak, zihniyet dünyamızı değiştirecek bir eğitim sistemine geçilebilecek midir? Bütün bu sorular, kuşkular ortada dururken bugün içinde bulunduğumuz şiddet ortamı, siyasetin ve medyanın kullandığı savaşı özendirici dil ve üslup barış içinde yaşayabilme umudunu kırmaktadır. Demokratik bir rejim kurma amacıyla sorunların çözümünün ipuçlarını ilkeler halinde tespite giderken yeni bir felsefeye dayalı sivil bir anayasanın yapılması sürecinin katılımcı olması ve anayasanın demokratik bir süreçle inşa edilmesi ve bu sürecin en önemli aktörlerinden birinin Kürtler olması gerekirdi. Türkiye'nin kadim sorunu olan Kürt sorunu, bir anlamda Türk veya Türkleştirme sorunu yukarıda öngördüğümüz değişime ivme kazandıracak önemdedir. Her sorunda ve çözümünde olduğu gibi bu sorunun ve çözümünün de bir dinamiği vardır. Sorunun dinamiği yapılan hatalar, tekrarlar, iç ve dış dinamiklerin etkisi ile sürekli değişmekte, her anlamda ödenen bedel artmakta ve kuşkusuz çözümün dinamiği de değişmektedir. Her gecikmeniz ve yaptığınız her hata çözüm olarak düşündüğünüz şeyin artık çözüme yetmediğini size gösterir. O zaman da yanlış olduğunu bildiğiniz şeyi tekrar yapmaktan başka çareniz kalmaz. Bu ise insanların yaşamlarına, toplumların huzurlarına ve refahlarına mal olan akıl ve vicdan dışı bir kısır döngüdür. Bunun bedelini siyasetçi, bürokrat, medya patronu, savaş kışkırtıcısı yazar, savaş ve gerilimden yararlananlar ödemez. Bunun bedelini sadece günlük yaşam derdine düşmüş insanlar öder. Peki, toplum bu bedeli hâlâ ödemek istemekte midir? Kesinlikle hayır. Nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanlar barış ve huzur içinde, özgürce, insan yerine konarak, hukuk güvenliği altında, yaratıcılıkları ve girişimcilikleri engellenmeden gerçek bir demokraside yaşamak istiyorlar. Peki, siyaset kadroları ve özellikle iktidar bunun farkında mı? Türkiye'de siyaset alanında demokratik bir sol geleneği temsil eden bir parti olmadığı, bu nedenle bu taleplere çözüm üretebilecek bir sol partinin bulunmadığı açıktır ve Türkiye'nin en büyük açmazı da budur. Bunun karşısında gerçek bir demokrasiyi ve hukuk devletini içselleştirmiş sağ ya da muhafazakâr bir parti geleneği de yoktur. Milliyetçilik hastalığıyla sakatlanmayan ve İslam dininin milliyetçiliğe değil evrenselliğe yaslandığının bilincinde olan dindarların bu gidişi değiştirmeleri gerekmektedir.

Kürt sorununun demokratik yaklaşımlarla çözülmesi merkezin bölgelere yetki devrini gerektirmektedir. Mesele çoğu insanın algıladığından farklı olarak belediyelerin güçlendirilmesinden daha önemli ve daha farklı bir çözümü işaret etmektedir. İşte bu noktada Kürt sorununun çözümü yeni bir sentezi gerektirdiğinden geniş bir toplumsal katılımla yeni bir anayasa yapmadan Türkiye'nin barışa ve huzura kavuşması imkânsızdır. Demokratik, sivil ve özgürlükçü bir felsefeye dayanması gereken bu anayasa erkler arası ilişkileri yeniden düzenlerken, bölgesel özerklikleri hangi anlamda tanıyacağını, yetkilerin merkezle bölgeler arasında nasıl paylaşılacağını da gösterecektir. Belediyeler ile merkez arasındaki boşluğu yetkili bölgeler dolduracak, demokrasi bölgelerde bireyi yaratacaktır. Avrupa, bu nedenle Bölgeler Avrupası olarak adlandırılır. Türkiye merkezde topladığı yetkiler ve rant dağıtma tekeli nedeniyle demokrasiye evrilememekte giderek otoriterleşmektedir. Hükümetin söz konusu meseleye ifade özgürlüğünün sınırlarının genişletildiği bir ortamda tüm boyutlarıyla yaklaşılacağını ve her türlü çözüm modelinin tartışılabileceğini açıkça belirtmesi zorunludur. Ayrıca bugüne kadar 24 ülke tarafından imzalanan Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı'nı Türkiye imzalamamıştır. Bu şart ana dille yaşamanın tüm boyutlarını ortaya koymuştur. (Ana dille eğitim almak, kültürünü geliştirmek, ticaret yapmak, resmi dairelerde iş görmek, savunma yapmak gibi.) Bölgesel özerklik ve bölgede ana dille yaşamak iç içe geçmiş ve birbirinden ayrılmaz iki kavrama işaret etmektedir.

Türkiye bu meseleyi yeni bir anayasa inşası süreci içinde çözebilme başarısını gösterir ve üniter devlet içinde bölgesel devleti yaratabilirse bölünme korkusundan kurtularak siyasi birliğini güçlendirir ve tekçi anlayıştan çoklu anlayışa, otoriter bir rejimden demokrasiye, kuldan bireye geçerek sivilleşebilir. Kuşkusuz bununla birlikte “Toplumsal Barışın Sağlanması Hakkında” başlıklı bir kanun çıkartılarak örgüt mensuplarının hiçbir koşul aranmadan ve herhangi bir adli soruşturmaya tabi kılınmadan gruplar halinde dönüşleri sağlanmalı, bu insanlara barınak ve iş sağlanarak sosyal uyumlarının temini bakımından da psikolog ve sosyal hizmet uzmanı desteği verilmeli ve siyasi hakları kullanmaları imkânı tanınmalıdır. Başta hükümet olmak üzere siyasi kadroların somut projelerle ortaya çıkıp hem Kürtlere hem de örgüt mensuplarına güven vermesi ve toplumun geneline barış diliyle hitap etmesi gerekir. Savaş çığırtkanlığı yapan hükümet üyelerinin süreç dışına çıkartılması zorunludur. Medya savaşı değil, ahlaki bir değer olan barışı teşvik etmelidir. Örgüt mensuplarına güvence verecek kanun çıkartıldıktan ve anayasal süreç hızlandırıldıktan sonra örgütün silah bırakarak ülkeye dönmesi sağlanmalıdır. Savaşı başlatmak kolay ancak barışı inşa etmek zorlu ve uzun bir süreçtir. Türkiye'nin bölgesinde yönetemeyeceği, müdahale edemeyeceği ve etkilenmekten kurtulamayacağı fiili durumlarla karşılaşacağı görülmektedir. Daha fazla insan ölmeden Hükümet ve siyaset kadrosu barış için inisiyatif almalı, ülkenin siyasi birliğini hangi siyasi teknikle sağlayacağına, gerçek bir demokrasiyi nasıl gerçekleştireceğine odaklanmalıdır.



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.